
Biyoloji mi kültür mü?
İnsan türü, tarihinde ilk kez doğaya uyum sağlamak yerine doğayı kendine uyarlayabilecek bir kültürel kapasiteye ulaştı. Ateşten tarıma, sanayiden dijital teknolojilere uzanan bu uzun süreç, insanın çevresiyle kurduğu ilişkiyi köklü biçimde dönüştürdü. Bu dönüşüm, yalnızca yaşam biçimlerimizi değil, insanın biyolojik evrimini de etkiledi.
Modern düşüncede sıkça karşılaşılan biyoloji ve kültür ikiliği bu dönüşümün temel itici gücü olmakta. Bu karşıtlık, insan söz konusu olduğunda büyük ölçüde yanıltıcı özellikler gösterir. İnsan, ne yalnızca biyolojik bir varlıktır ne de bütünüyle biyolojiden kopmuş kültürel bir öznedir. Aksine, insan türü tam da bu iki alanın sürekli etkileşimi içinde şekillenmiştir. Biyoloji ile kültürü birbirinden kopuk iki alan gibi düşünmek, insan evrimini anlamayı zorlaştırır.
Biyoloji ve kültürün iç içe geçişi insan türünün ayırt edici özelliği
Biyoloji, genetik miras, fizyoloji ve doğal seçilim yoluyla türlerin çevreye uyumunu açıklar. Kültür ise öğrenilen davranışlar, teknoloji, dil, normlar ve kurumlar aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılan bir yaşam biçimidir. İnsan evriminde bu iki alan hiçbir zaman birbirinden tamamen bağımsız olmamıştır. İnsan türünün ayırt edici özelliği, biyolojik evrim ile kültürel evrimin iç içe geçmiş olmasıdır. Kültür, biyolojinin alternatifi olarak değil, onun işlediği ortam olarak ortaya çıkmıştır.
Bu ilişkinin kırılma noktaları insanlık tarihinde açıkça görülebilir. Ateşin kontrol altına alınması, yalnızca beslenme alışkanlıklarını değil, çene yapısından bağırsak sistemine kadar birçok biyolojik özelliği etkiledi. Tarım devrimi, insanı yerleşik hayata geçirirken beslenme biçimlerini değiştirdi; yeni hastalıklarla birlikte yeni bağışıklık baskıları yarattı. Laktoz toleransı gibi genetik özellikler, kültürel bir pratiğin yani süt ve süt ürünleri tüketiminin biyoloji üzerinde yarattığı seçilimin doğrudan sonucudur.
Sanayi devrimiyle birlikte yaşam süresi uzadı, çocuk ölümleri azaldı ve doğal seçilimin işleyiş biçimi bir kez daha değişti. Modern tıp ise bu tarihsel çizgide en köklü kırılmalardan birini temsil etmeye başladı.
Günümüzde sıkça dile getirilen bir iddiaya göre, tıptaki ilerlemeler doğal seçilimi büyük ölçüde durdurmuştur. Eskiden yaşamla bağdaşmayan genetik hastalıklar artık tedavi edilebiliyor, ağır doğumsal anomalilere sahip bebekler yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde hayatta tutulabiliyor. Normal koşullarda birkaç gün ya da hafta yaşayamayacak bebeklerin, gelişmiş solunum cihazları, cerrahi müdahaleler ve ilaç tedavileri sayesinde yaşamlarını sürdürebilmesi, bu iddianın en sık verilen örneklerinden.
Evrimsel elenme artık nasıl yaşanacağı üzerinden şekilleniyor
Gerçekten de modern tıp, doğal seçilimin en sert ve acımasız biçimlerinden birini erken ölüm yoluyla elenmeyi önemli ölçüde yumuşatmıştır. Ancak bu durum, seçilimin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, seçilimin niteliği değişmiştir. Doğal seçilim artık yalnızca “yaşayıp yaşamamak” üzerinden değil, “nasıl yaşanacağı”, “hangi desteklerle yaşanacağı” ve “hangi koşullarda üreme gerçekleşeceği” üzerinden işlemekte.
Tedavi edilebilen genetik hastalıklar bu dönüşümün çarpıcı örneklerini içeriyor. Kistik fibrozis, bazı metabolik hastalıklar ya da doğuştan kalp anomalileri gibi durumlar, geçmişte çoğu zaman erken ölümle sonuçlanırken, bugün uzun süreli yaşamla uyumlu hale gelmiş durumda. Bu bireyler artık yalnızca hayatta kalmamakta, eğitim görmekte, çalışmakta ve kimi durumlarda çocuk sahibi olabilmekte. Bu da genetik çeşitliliğin korunmasını, hatta bazı durumlarda artmasını beraberinde getiriyor.
Benzer biçimde, yenidoğan yoğun bakım teknolojileri, prematüre doğan ya da ağır sağlık sorunlarıyla dünyaya gelen bebeklerin yaşama tutunmasını sağlamakta. Bu bebeklerin hayatta kalması, biyolojik evrimin doğal kabul edilen eleme mekanizmalarının kültürel ve teknolojik araçlarla dönüştürüldüğünü gösteriyor. Ancak bu dönüşüm, biyolojinin devre dışı bırakılması değil; biyolojinin yeni koşullar altında işlemeye zorlanması olarak değerlendirilebilir. Bu bireylerin yaşamları boyunca karşılaştıkları fizyolojik sınırlar, tıbbi destek ihtiyacı ve çevresel uyum sorunları, seçilimin farklı düzeylerde devam ettiğini gösterir.
Modern tıp doğal seçilimi durdurmadı
Dolayısıyla modern tıp, doğal seçilimi durdurmamış; onu ölüm merkezli olmaktan çıkararak yaşam süreci merkezli hale getirmiştir. Seçilim artık doğumda değil, yaşam boyunca, kronik hastalıklarla başa çıkma kapasitesi, sosyal destek ağlarına erişim, sağlık sistemleriyle etkileşim ve üreme olanakları üzerinden işlemektedir. Kültür ve teknoloji, biyolojiyi askıya almaz; biyolojinin hangi sınırlar içinde işleyebileceğini yeniden tanımlar.
Bugün içinde yaşadığımız dijital çağ ise bu süreci daha da karmaşık hale getirir. İnsan artık vahşi doğada değil; şehirlerde, ekranlar arasında, yoğun stres ve yapay uyaranlarla çevrili bir ortamda yaşıyor. Bu ortam, biyolojik evrim için yeni seçilim baskıları yaratıyor. Uyku düzenleri, dikkat süreleri, stres hormonları, metabolizma ve bağışıklık sistemleri bu yeni kültürel koşullara göre şekillenmekte. Seçilim artık yırtıcılardan ya da iklimden değil; çalışma temposundan, sosyal eşitsizliklerden, sağlık hizmetlerine erişimden ve teknolojik çevreden kaynaklanıyor.
İnsan evrimini benzersiz kılan bir diğer unsur ise, türün ilk kez kendi evrim sürecinin potansiyel öznesi haline gelmesidir. Tarih boyunca evrim, insan için kör, bilinçsiz ve geri döndürülemez bir süreçti; seçilim baskıları dışsal koşullar tarafından belirleniyor, insan bu sürecin farkında olmadan onun içinde şekilleniyordu. Ancak modern çağla birlikte bu durum köklü biçimde değişmeye başladı. Genetik mühendisliği, üreme teknolojileri ve biyoteknolojik müdahaleler, insanın yalnızca evrimin ürünü değil, aynı zamanda onun yönünü etkileyebilecek bir aktör haline gelmesini mümkün kılıyor.
Bugün genetik taramalarla embriyolar seçilebilmekte, bazı kalıtsal hastalıklar doğmadan önce elenebilmektedir ya da gen düzeyinde müdahalelerle düzeltilmeye çalışılmaktadır. Tüp bebek, preimplantasyon genetik tanı, gen terapileri ve CRISPR gibi teknolojiler, evrimin temel mekanizmalarından biri olan rastlantısallığı kısmen devre dışı bırakıyor. Artık hangi genlerin aktarılacağı yalnızca doğal seçilimin değil, insan kararlarının, etik tercihlerin ve toplumsal normların da konusu haline gelmiştir.
Biyolojik değişimler tercihlere dayanabilir
Bu durum, evrimin doğası hakkında temel bir kırılma yaratıyor. Artık insan eliyle yönlendirilen biyolojik değişimler, bilinçli tercihlere dayanıyor. Sağlıklı olmak, daha uzun yaşamak, bilişsel kapasiteyi artırmak ya da belirli fiziksel özellikleri tercih etmek gibi hedefler, biyolojik değişimin pusulası haline gelebilir. Bu noktada evrim, ilk kez normatif bir boyut kazanır: neyin “istenen”, neyin “istenmeyen” olduğuna insanlar karar vermeye başlar.
Kültürün başat olduğu evrim eşitsizlik doğurabilir
Bu gelişmeler tabii ki “doğal” ile “yapay” arasındaki sınırları giderek belirsizleştiriyor. Genetik bir hastalığın tedavi edilmesi doğal mıdır, yoksa biyolojiye müdahale midir? Görme bozukluğunu düzelten bir gen terapisi ile bilişsel kapasiteyi artırmaya yönelik bir genetik müdahale arasında ilkesel bir fark var mıdır? Bu sorular, evrimin artık yalnızca biyolojik değil, etik, politik ve toplumsal bir mesele haline geldiğini göstermekte.
Dahası, bu teknolojilerin eşit biçimde erişilebilir olmaması, insan evriminin sınıfsal ve coğrafi olarak parçalanabileceği bir geleceği de gündeme getiriyor. Eğer bazı gruplar biyolojik özelliklerini bilinçli biçimde iyileştirebilirken diğerleri bu imkanlardan yoksun kalırsa, biyolojik farklılıklar toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştirebilir. Bu durumda evrim, yalnızca türler arasında değil, aynı türün içindeki gruplar arasında da farklı hızlarda ilerleyen bir süreç haline gelebilir.
Biyoloji ve kültür gerilimi insan olmanın merkezine yerleşti
Özetle şunu söyleyebiliriz: kültür biyolojinin önüne geçmemiştir. Ancak biyolojinin işlediği zemini köklü biçimde dönüştürmüştür. Modern tıp, doğal seçilimi durdurmamış; onun yönünü, hızını ve görünür biçimlerini değiştirmiştir. İnsan evrimi sona ermemiştir; yalnızca doğanın ham koşullarından, insanın kurduğu kültürel ve teknolojik dünyaya taşınmıştır. Doğal seçilim hala işlemektedir.
İnsan, evrim tarihinde ilk kez bu sürecin farkında olan bir türdür. Bu farkındalık, insanı ne biyolojiden koparır ne de kültürü mutlaklaştırır. Aksine, biyoloji ile kültür arasındaki gerilimi insan olmanın merkezine yerleştirmiştir.
