Aktüel Yorum

Acıların toplumsal bellekte açtığı yaraları vicdan ve adalet duygusuyla sağaltmak için… (2)

aşanmışlıklar boşuna yaşanmış acıların toplamı değildir…

İbretliktir!..

Reklam

Okuyalım!..

“Ne hak hukukun ne insanlığın olduğu bir dönemdi” demiştiniz, bu dönemi derinleştirerek devam etsek…  

Evet, önce nasıl kalıyorduk, oradan başlayıp devam edeyim… Biz hücrede bazen dört kişi beraber kalıyorduk, bazen ikiye ayırıyorlar, bazen de hücrelerde tek tek tutuyorlardı.

Reklam

Mesela ben bir sefer görüşe gittim. Zaten hücredeydim, yine Kürtçe konuştuğum için bu sefer beni hücreden aldılar karanlık bir odaya kapattılar. Ziyaretçilerle Kürtçe konuşmamak bir kuraldı. Mesela tek kelime Türkçe bilmeyen annemize Kürtçe “iyiyim” desek bile bu kurallara karşı gelmek oluyordu.

Ama en azından bir noktada karşı gelmek zorundaydık. Bu denli kuralları ifrata vardırma ve bunda karanlık hücrelerle, copla, kalaslarla ısrar etme bir noktada gerçekten insanların cesaretini kıran bir şeydi. Kurallara uysanız da fark etmiyor, uymasanız da…

Mesela Avukat Şerafettin Kaya… Yanımda kendisine “İstiklal Marşı’nı oku” dendi. Bir iki sefer direndi, okumuyordu, işkenceden geçiyordu. Belli bir noktadan sonra çözülüyor insan ve psikolojik olarak dökülüyor. Ama işkence sürdürülüyordu.

Öyle bir noktaya geldi ki bazen “Şerafettin Kaya!” diye çağrıldığı zaman memelerinden vücuduna kadar yayılan bir titreme yaşıyordu. O direnen, o karşı çıkan insan başka bir insan oldu her şeyiyle…

Sonra bir avukat getirdiler yanımıza. Bütün ayaklarını muhtemelen kalçalarına kadar yakmışlardı. Geldi, hali perişan. Üzerinde elbise namına bir şey kalmamış. Ben bir fanila-gömlek verdim, korktu almadı. Israr ediyorum “al” diye, “hayır” diyor; “bizimle konuş” diyorum, konuşmuyor. Birkaç bisküvi almış, gece kendi kendine yiyor.

“Bizim koğuşta komünlerimiz, paylaştığımız şeylerimiz var, gel” diyorum, gelmiyor. Konuşmuyor, sohbet etmiyor. Gece yarısı olmuş, yatmıyor da. Saat 00.01’de tuvalete gidiyorum, arkamdan takip ediyor, bir şeyler söylüyor, kaçıyor. Hani birilerini görse şikâyet edecek seni… Böyle psikolojik baskı yaratılmış insanlar üzerinde.

Yaşatılanlar koğuştaki insanlar arasındaki güveni ortadan kaldırmış. Hiç yoktan ‘Arkadaşın seninle ilgili şunu söyledi’ deniyor. Belki arkadaş dediğinin haberi bile yok ama herkes bir şekilde güvensizlik içinde. Sohbet imkânı yok, derdimizi paylaşma imkânı yok.

Askerler gece yarısı bile olsa mazgal deliklerinden gözetliyor, eğer uyuyamıyorsan gelip sana hesap soruyor; ‘Niye uyumuyorsun, niye yatağın üzerinde duruyorsun?’ … Uyumuyorsanız bile üzerimize battaniyeyi çekip uyuyormuş gibi yapmak zorundasınız…

Büyük vahşetler gördük orada, insanların nasıl öldürüldüklerini de gördük. Bazı insanlar koğuşlarında kendilerini yakmak zorunda kaldı… Bütün bunlar yaşanılanlar. Ama bence en büyük vahşet, insanların kişiliğine, ailesine, yaşamına, bütün değerlerine yapılan hakaretler, işkenceler…

İşte insanlara ‘karını getir şöyle yapacağım’, ‘kız kardeşini getir böyle yapacağım’. Gerçekten hiçbir ahlakın ve ölçünün olmadığı bir cezaevi bir yaşamı…

ahmet türk 1.jpg
Ahmet Türk

 

– O koşullarda, bu denli vahşi, bu denli insanın ve hukukun bütünüyle yok sayıldığı uygulamaların sebebi olarak ne düşünüyordunuz, bunca vahşeti neden yapıyorlardı?

Faşizmin amacı nedir? Tek tip insan yaratmak, herkesi kendisi gibi düşünmek, farklı düşünenlerden intikam almak, Kürtleri bitirmek, Kürtleri konuşacak durumdan çıkarmak ister…

Tabii ki Kürtleri değil sadece, devrimcileri, bütün farklı düşünenleri de…  Türkiye solundan insanlar da vardı. Hatta bazı polisler yakalanmıştı o dönemde, aynı işkenceden onlar da geçiyordu.

Emniyet müdürü, komiser, gelip o vahşeti görünce onlar da “Senelerdir bu işin içindeyiz, böyle vahşet görmedik” diyordu. Polis bile o işkenceyi, o farklı dünyayı görüyor ve çıldırıyordu.

– Onlardan ismini hatırladığınız var mı?

Birisinin ismi Ali, komiser yardımcısının adı Oktay’dı herhâlde. Soyadlarını bilmiyorum. Bir de Necmi vardı, Neco diyorduk, 120 kiloluk bir polisti. Bir gün bizi çıkardılar, “Birinci sıra öne çıksın” dediler. Birinci sıra öne çıktı, biz arka sıradaydık. “Arka sıra ön sıranın sırtına binsin” dediler.

Ben cezaevinde 50-55 kiloya düşmüşüm. Polis 120 kilo, en iyisi onun sırtına bineyim diye düşündüm. Bindim, tınmadı bile… O 120 kilo, ben 55 kilo. Sonra “arka öne, ön sıra arkaya” dediler. Tabi o biner binmez altına yığıldım, o da betonların üzerinde dizüstü çöktü. Sonra “ne yapayım Ahmet Bey, ben biliyordum beni taşımayacaksın, dayak yiyeceksin”

Orada 22 ay kalmışsınız, her günü bir işkence. Mesela duruşmaya götürüyorlardı bizi, ellerimiz dizlerimizin üzerinde, hiçbir tarafa bakamıyoruz. Bahçeye bakmıyoruz, sinek konduğu zaman elimizi kaldırıp o sineği kovamıyoruz. Yargıçlar seni yargılıyor, bir yerimizi kaşıyınca askerler geliyor onların yanında kafamızı copluyor.

Oradaki yargıçlar, subaylar ki askeri hakimlerdi çoğu, hiç birisi askere “Sen neden bu mahkemede, adliyede dövüyorsun?” diye sormuyordu. Bu bile birçok şeyi gösteriyor.

Bize adliyenin bekleme salonunda işkence yapıyorlardı, kıyametler kopuyordu. Oradaki yargıç ve subayların hiçbiri buna müdahale etmiyordu. Birbirimize zincirlenerek, ring arabalarına bindirdikleri zaman garnizonun önünde askerin copları çalışıyordu.

O askerler çok farklıydı. Ast-üst olayı da değildi. Teğmenler işkenceyi yapıyordu ama başındaki yüzbaşı müdahale edemiyordu. Esat Oktay Yıldıran yüzbaşıydı, iç güvenlikten sorumluydu. Cezaevinden sorumlu bir binbaşı vardı, onun gelip tutukluları bile görme yasağı vardı. Esat Oktay Yıldıran, Binbaşı ile ilgili askerlere “s…r edin” diyordu. Bütün emirleri Esat Oktay Yıldıran veriyor, vermedikleri onun onayından geçiyordu.

– Uçak kaçıran siyasal İslamcıların hâl-i pürmelâli…

Uçak kaçıran dinci dört kişilik bir grup vardı. Yılmaz Yalçıner diye biri onların öncülüğünü yapıyordu. Onları bir müddet bizim koğuşumuza verdiler, bizimle beraber kaldılar. Hatta bir gün beni ihbar ettikleri için ceza yedim, çok ağır işkenceden geçirildim.

Başlangıçta farklı bir noktadaydılar. Ama belli bir müddet sonra düşürüldüler ve onları kullanmaya başladılar. İşkencecilerin bunlarla ilişkileri geliştikçe koğuştaki insanları ihbar etmeye, bizleri taciz etmeye, hepimiz için bir tehlike olmaya başladılar.

Bir müddet sonra çocuk koğuşlarına verildiler. Bu sefer onlara çocukların beynini yıkama görevi verildi. Bugün de merak ediyorum, bu insanlar acaba şimdi neredeler, hangi noktadalar, ne diyorlar? Gerçekten görmek isterdim, ama maalesef o en son geldikleri nokta buydu. Onları yaşadığımız şeyler için suçlayamıyorum, o işkenceden ve zulümden sonra o noktaya geldiler.

– Bütün bu işkenceler bir yana, cezaevine atılmış ama hiç davası bulunmayan, içerde altı ay kadar kalıp salıverilen insanlarda var. Niçin içeride olduğunu bilmeyenler de var. Yaşatılan bunca acıların etkileri ne oldu?

Siz altı ay diyorsunuz, iki yıl kalıp da niçin getirildiği tartışılan insanlar vardı, iki yıl sonra tahliye edildiler. O insanlar ne arandı, ne savcılıkta bir dosyaları oldu, yani sahipsiz kaldılar.

6 ay kalıp da hiç dosyası olmayan, niçin getirildiğini bilmeyen insanlar vardı. Mahkeme tahliye ediyor, tahliye kararına rağmen 3 ay içerde tutuluyorlar. Tahliye kararı en hızlı torpilli insanlara veriliyor.

Mesela ben iki davadan yargılanıyordum. Bir seferinde bırakmamak için Kolordu Komutanı tahliye kararını alıyor, yırtıp atıyor. Bana yeni bir dava açtılar, içerden çıkarmadan tekrar tutuklama kararı çıktı. Bir başka davadan da yargılandım.

En son bırakıldığımda bir elbisem vardı onu giydim. Meğerse bu elbiseme fareler girmiş, arka tarafını tamamen yemiş, tahliye olduktan sonra bu elbisemi giydim. Beni çıkarırken coplarla güle güle faslı başladığını da belirteyim. Esat Oktay Yıldıran, muameleler bitince beni dizüstü oturtuyor ve diyor ki “Bir daha geleceksin hiçbir şey yapma.”

Bu ara baktım sırtımda bir şey dolaşıyor, anladım, o yırtık yerden fare içeri girmiş, orada kalmış, çıkmak için habire dolaşıyor. Farenin dolaştığını hissediyorum ama korkumdan fareyi çıkarmak için ceketimi çıkaramıyorum. Çünkü onu yapsam biliyorum dayak yiyeceğim. Orada iki saat kadar bekletiyorlar, bu arada fare dönüp dolaşıyor, kendi kendine çıkıyor.

– Hizmet bölüğünün hizmetleri…

Bizim Hizmet Bölüğü bu arada ne yapıyordu onu da anlatayım… Tutuklananların sayısı çoğaldıkça pamuk getiriyorlardı. Pamukların hepsi toz pislik içinde. Bizi bir odaya götürüyorlar, pamukları sopalarla açmaya çalışıyoruz. Ağzımız, burnumuz, ciğerlerimiz toz, moloz içinde kalıyor.

Diyebilirim ki cezaevinde en az bin yatağın pamuğunu ayrıştırıp şiltelere doldurduk. Milletvekilidir, Hizmet Bölüğünde yatağı yapar, ranzaları taşır. Bir ara ranzalar geldi.

O dönem 60 kilo civarındaydım. Bu çalıştırmalar sonucunda 52-53 kiloya düşmüşüm. O koskoca ranzaları sırtımda ikinci, üçüncü kata taşıtıyorlar. Sırtıma alınca düşüyordum ama düşe kalka ranzaları yukarıya taşıyordum.

– Bunca baskıyla, işkencenin, onur kırıcılığın bir sonucu oldu mu, insanlar vazgeçirildiler mi?  

Tam tersine bütün bu uygulamalar kinin ve nefretin gelişmesinin nedeni oldu. Eğer Diyarbakır Cezaevi’ndeki o uygulamalar olmasaydı, belki o kadar insan silahını alıp dağa çıkmazdı. Bu gerçektir.

Mesela benim bir yeğenim vardı. 7-8 ay cezaevinde yatmıştı. Tahliye oldu, mahkeme tekrar ifadesini almak için çağırdı. Abisi mahkeme kapısına kadar getirdi ama cesaret edip mahkeme salonuna giremedi. Yaşadıkları gözü önünde. Oradan ayrıldığı gibi de bir daha eve gelemedi bir daha tutuklanırsam diye. Şimdi asker ama aynı korku ve kaygıları devam ediyor.

Kinin ve nefretin yoğunlaştığı bir dönemdi… Düşündüğünüz zaman insan kin de duyamıyor. “Ben, bunun hesabını sorarsam onlardan ne farkım kalır…  Biz bunları yaşadıktan sonra insana nasıl bir tokat vururuz, nasıl hakaret ederiz” diyen insanlarımız olduğu gibi, bazı insanlarda da farklı bir psikoloji gelişiyordu. Bunca işkence ve zulmü yapanlara ve yaptıranlara karşı nefret duyuyorlardı. …

– Büyük bir yıldırma muamelesi ile başladılar. 12 Eylül 1980’den itibaren o cezaevinde kalan tutukluların ve hükümlülerin buna karşı davranışları nasıl oldu? Belli ki yılgınlık da var…  

Elbette var… Ağır işkence ve yıldırma politikaları var çünkü.  Ama bir nokta geldi, insanlar bir an önce ölelim dediler ve isyana başladılar. Her koğuşta isyanlar çıktı, o güç gösterildi.

Ben çıktım, abim içerdeydi. Anlatırdı, diyordu ki “büyük bir öfke vardı. Özellikle PKK koğuşları büyük bir direniş ortaya koydu. Direnişle beraber içerideki eşyalar yakıldı, barikatlar kuruldu, asker içeri sokulmadı. Asker içeri girdiği zaman da direnişçiler açıkça artık ellerine ne geçirdilerse onlara saldırdılar, dövüştüler, sokmadılar koğuşlara”

Sonuç olarak müthiş şeyler oldu. İnsanlar yaralandı, direniş bastırıldıktan sonra insanlar öldürüldü. Abim “direniş bittiğinde coplarla vura vura kafam üç kat büyümüştü, konuşma yeteneğimi kaybetmiştim bir süre” diyordu.

Abim şöyle devam ediyordu;

Direniş sonrasında biraz rahatlama da geldi. Direndikçe, yavaş yavaş tavizler vermeye başladılar. Bu direnişin yarattığı bir şeydi. Ondan sonra İnsanlar direniş gösterenleri daha fazla sahiplenmeye başladı. Direnişe öncülük yapanlar PKKli tutuklulardı.

Diğer gruplar da büyük işkence görüyordu. Ama PKK’den gelenlerin işkence konusundaki nasibi diğerlerine göre çok daha fazlaydı… Ama kim olursanız olun, koğuştaysanız, hücredeyseniz, tutuklanmış polis de olsanız, mutlaka işkenceden geçerdiniz. Ama işkencenin boyutu koğuşlara göre farklıydı.

– Tanık olduğunuz bir işkenceyle ölüm vakası oldu mu?

Biraz önce söylediğim gibi çocuğu döverken, doktor oradaydı. Doktor “ranzadan düştü” raporu verdi; “İnsanlığımdan utanıyorum” diye de mırıldanıyordu.

Sonra öğrendik ki çocuk vefat etmiş ve ölümü kafasına vurulan kalaslar sonucu olmuş. Cezaevinde, birçok insan kendini yaktı. 35’e yakın insan da işkencelerde yaşamını yitirdi. Ama bir tek gördüğüm, böyle bir gencin ölümü oldu.

– O dönemde siz hem milletvekilisiniz, bölgede yerel yöneticilerce, idarecilerce tanınan bilinen bir isimsiniz. Çıktıktan sonra hiç sordunuz mu, olan neydi diye…  

Tabii ki… İçeride birisi diyordu ki “Hem ağasın hem PKK’lisin”, bir diğeri “Hem ağasın hem komünistsin”…  Biraz yoksul olan bu ağalığı bahane ederek döverken, diğeri de “Ulan sen ağasın, sen aşiret reisisin, milletvekilisin, sen nasıl PKK’ye yardım edersin?” diye dövüyordu.

Cezaevinden çıktıktan sonra aslında yaşadıklarımı çok saklamadım, bazı insanlar bundan söz etmekten bile çekiniyordu. Mesela Celal Paydaş’ın “Ya sus, sen ne yapıyorsun?” diye uyardığı oldu. Yaşanmış baskı hala etkiliyordu.

Cezaevinden çıktıktan sonra, bir gün köye gittim. İlçe Jandarma Komutanı yanıma geldi, soyadı Tüysüz’dü ve Karadenizli idi. “Ahmet Bey, gelmişsin, vallahi bu konuda cezaevinin rahat olduğunu da çok sanmıyorum ama gerçekten Diyarbakır Cezaevi denildiği gibi mi?” diye sorunca, ben de yaşadıklarımızı, insanlarımın yaşadıklarını anlattım.

O da “Subay olarak kendimden utanç duyuyorum, bunları dinlediysem” dedi.

İşkenceyi sürdüren mantık dışarda da vardı. Aynı şeyi köylerde, şehirlerde devam ettiren subaylar da vardı. Çıktıktan sonra yaşamımızda birçok şey gördük. Her sabah köyün etrafını sararlardı. Köy meydanına hepimizi çıkarırlardı, beni de çağırırlardı, işkence yaparlardı köylülere.

Bazen de köye gelirler, mesela “Sizin burada sığınak var, arama yapacağız tarlalarda, sen de önde gideceksin, bize ateş ederlerse biz de sana ateş edeceğiz” derlerdi.  Beni kalkan olarak kullanıyorlar. Kısacası dışarıda da rahat edemedik (Gülümsüyor).

Bir gün mesela köyde yeğenimin evindeyim.  Bir Yüzbaşı geldi, işte marşlar çalıyor, tanklar var, etrafına topladığı köylüler de var. O gün o Yüzbaşı doğru-dürüst bir arama yapmadı. Giderken “Ahmet Bey, bu kan dursun artık, ne olur” dedi. Ama 1987’de gelip beni gözaltına götüren biri.

Bir gün de bir subay bir tabur askerle gelmiş, beni arabaya bindirmiş, kendi kendine küfrediyor. “Seni nasıl sağ götürüyor, yolda öldüremiyorum” diyor, “Öldür o zaman, mademki o kadar çok istiyorsun” diyorum.

Gerçekten gözaltına götürürken yırtınıyordu, sağ götürecekti diye. Belki ismim olduğu için buna cesaret edemedi. Gelmiş bir tabur askerle, öldüremedi, gözaltına aldılar. Bunları da gördük…

Bazen şunları söylüyorum; Türk halkı o yaşananları bilseydi, haykırışımızı, feryadımızı bugün daha iyi anlardı.

Mesela bir keresinde Şırnak’a gittim, milletvekiliyken. Şırnak’ta Newroz’dan dolayı 15-16 kişi öldürülmüş, caddeler, sokaklar, dükkanlar yakılmış, eşyalar paramparça edilmiş… Meydanda bir araba ve bir otobüs var, santim santim kurşunlanmış.

Diğer dağdan şehri taradılar. Birdenbire birisi bağırmaya başladı, Trabzon’lu öğretmenmiş… Özel timlerle, korucuların neler yaptığını bağıra bağıra anlatmaya başladı. Susturduk. “Ben burada yaşamasaydım, görmeseydim, ben de işte anlatılanlar gibi düşünürdüm ve söylerdim” diyordu. …

– Bütün bu yaşadıklarınızın ailenizin üzerindeki etkisi ne oldu?

Cezaevinden çıkıp geldiğinizde duruşunuzdan ve tavırlarınızdan, neler yaşadığınızı söylemeseniz bile, onlar görebiliyor. Devamlı ‘esas duruş’ta tutulduğunuz için köy meydanında ya da köy odasında kollarınız bacaklarınıza yapışık duruyorsunuz. Yani yürüyüşünden, psikolojinize kadar değişiminizi görüyorlar, bir müddet sonra siz de görüyorsunuz.

Mesela benden sonra cezaevinden iki yeğenim çıkıp geldi. Öyle evde ‘hazır-ol’ vaziyette duruyorlar.  Öyle bir şey oldu ki artık, aile içinde bir büyüğü ile konuşurken şaşırıyor “komutanım” diye hitap ediyor insan. Bütün bunlar üzerinde durulması gereken önemli şeylerdir. İşkencenin ötesinde psikolojik olarak bıraktığı izlerdir.

Yaşanmışlıkların insanın beyninde yarattığı fırtınalar çok önemli.

ahmet türk.jpg
Ahmet Türk, Mardin halkıyla / Fotoğraf: Twitter

 

– Son olarak, yaşadıklarınızın fiziki ve psikolojik olarak sizde bıraktığı izler, etkiler nelerdir diye sorsam, ne söyleyebilirsiniz?

1982’de 22 ay gibi bir süre cezaevinde kaldım. Sonra 1987’de 10 ay cezaevinde kaldım. Ancak kendimi o etkiden çabuk kurtardım, çok fazla da üzerimde bir şey kalmadı. Belki siyasetin içinde olmam, hızlı bir siyasette dönüşümün yanı sıra, toplumla bir kaynaşma ihtiyacının olması gibi nedenlerle cezaevinin izlerini fazla yaşamadım.

Ama eminim ki, birçok insanda etkisi oldu. Benimle beraber milletvekili olan Celal Paydaş bir türlü kendine gelmedi, sonra kalp krizi geçirdi.

Bir ara Mehmet Bucak oradaydı, aynı koğuşta kaldığımız da oldu. Kendisi bana anlatıyordu. Diyordu ki;

Bir gün Esat Oktay Yıldıran’n köpeği Co’yu üzerime saldırttılar, o günden beri dengem bozuldu, eğer ölürsem o paniğin ve o korkunun etkisiyledir.

Tabii ki insanlar üzerinde etkisi çok oldu, daha sonra çıkıp da düzelmeyen insanları gördük. Psikolojik ve fiziki olarak düzelmeyen insanlar olduğu gibi halen yarı-felçli, felçli insanlar var.

O işkencelerin sonuçlarını atlatamadık. Ama cezaevinde yaşadıklarımdan üzerimde çok fazla öyle iz bırakacak bir şey olmadı diye biliyorum. Belki de vardır aslında ben bilemiyorum…

Mesela odanın penceresi açık ve soğuk olduğu zaman, ikinci gün gribe yakalanıyorum. Ama cezaevinde, camlar kırık, yerde kar, betonun üzerinde yatıyordum ama hastalanmıyordum. Demek ki vücut bir refleks, bir direnç gösteriyor.

Bazen düşünüyorum, en ufak bir soğuk esintisinde soğuk algınlığından hastalanıyorum ama cezaevinde kaloriferler yanmıyor, camlar kırılmış, o rüzgâr, o soğuk, o beton üzerinde, altı pislikle dolu, içme suyu pislikle dolu bir hücrede hastalanmıyorsunuz, bu çok enteresan…

Artık o vücudun direnişi mi ortaya çıkıyor bilemiyorum. Bu beni çok düşündürüyor. Demek ki insan farklı bir şey….

– Evet, insan farklı bir şey, yeter ki onu insan yapan onur, paylaşma, üretme, vefa, sevgi gibi yüksek insani değerleri koruyabilsin, ayaklar altına alınmasın, her koşulda varlığını koruyarak yaşamı yeniden üretir. Bir ufuk açtın, teşekkürler Ahmet Bey…

 

Celalettin Can

78'liler Girişimi Sözcüsü, HDP MYK ve PM Üyesi
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu