Aktüel Dünya

Homeros’un asıl derdi neydi?

BİLGE AKSU

Son dönemin en hareketli kültür-sanat günlerini yaşıyoruz. Yıllardır beklenen The Odyssey filmi vizyona girdi ve mesele beklemediğim ölçüde dallanıp budaklandı. Önce destanın orijinal metniyle filmi kıyaslayanlar aldı sazı eline, bu klişeden sıkılıp IMAX teknolojisinin “sınıfsallığına” getirenler oldu lafı; son noktada ise Truva’yı yerle bir etmiş Akhalıların vicdani sorgulamalarıyla batı medeniyetini eşleyenler çıktı. Özellikle son sahnede dile getirilen “bronz çağının çöküşü” kehaneti, aşırı okuma düşkünlerinin sığınağı oldu ve filmdeki Truva’nın Gazze’yi, Odysseus’un ise yaptıklarından pişmanlık duyan batılı bireyi temsil ettiğini açıkladılar hevesle. Onlara göre Nolan, batı medeniyetinin kendi zulmü altında ezilip çöktüğünü anlatmaya çalışıyordu.

Bu yazıda bu tartışmaları sürdürmeyeceğiz, odağımız farklı. Biz Odysseia’nın da dahil olduğu kurucu metinlerin nasıl ve neden ortaya çıktığını, toplumsal sözleşmelerin hangi şartlarda güncellendiğini gözden geçirelim. Biraz da aşırı okuma yapmanın zararlarına değiniriz.

Kurucu metinler neyi kuruyor?

Toplumsal sözleşmeler ilk çağdan bu yana alegorik hikayeler aracılığıyla yaygınlaştı. Yaradılış mitlerinden sembolik kahramanlara dek her hikayenin satır arasında benzer didaktik çıkarımlar söz konusuydu.

Dünyanın ilk cinayet vakası, Tevrat’ta karşımıza çıkan Habil-Kabil Kıssası örneğin… İyi bir hikayede olması gerektiği gibi farklı katmanlarda bir aşk, bir aile draması ya da baba-oğul çatışması sunuyor bize. Fakat bunlardan daha önemlisi, toplumsal sözleşmeye katkı sunacak kurban hikayesi. Habil masum ve saf bir göçebe hayvancı, Kabil ise uyanık ve yerleşik bir çiftçi. Halihazırda bir sürü falsosu yokmuş gibi yaratıcıya sunulacak kurban nesnesinin seçiminde Kabil’e yapılan ayrımcılık sadece iki kardeşten birini seçmekten ibaret değil. Dini sistemler, doğası gereği döneminin alt tabakasından insanları hedefliyor. İşinde gücünde, keyfi yerinde hiç kimse halihazırda sürdürdüğü yaşantıyı terk edip “riskli vaatler” sunan bir peygamberin peşine takılmak istemiyor. Dolayısıyla ortaya çıkan hikayede dönemin görece üst sınıfını temsil eden çiftçi Kabil yerine, hedef kitlenin çoğunu temsil eden Habil’in kazanması gerekiyor.

Tarihin ilk destanı Gılgamış’ın sözleşmesi mesela daha nettir. İlk medeniyetlerin, ilk krallıkların kurulduğu coğrafyada zalim bir kral tasavvur edilir. Gılgamış halkını acıyla inletirken Tanrılar doğanın içinde yaşamını sürdüren vahşi Enkidu’yu önce gereğince medenileştirir ve ardından Gılgamış’a gönderirler. Yaşamını doğanın şartlarında sürdüren insanlar medeniyete katıldıkça o medeniyet güçlenir, çoğalır ve insancıllaşır.

İlk Batılı Sözleşme: Homeros

Homeros’un yarattığı sözleşme görece modern. İki kitabını da birlikte değerlendirince ulaşabiliyoruz arka planına. İlyada’da krallıklar ve tanrılar çağını, Odysseia’da ise yeni kurulacak sistemi ve asıl sözleşmeyi okuyoruz.

İlyada’dan başlayalım. Kendimizi o dönemin Ege’sinde tasavvur edersek, bildiğimiz dünyanın tüm figürleri bu savaşta. Kıbrıs ve Girit Adalarından Batı Yunanistan’a, Karadeniz kıyılarından bugünkü Antalya-Patara’ya uzanan bir coğrafyanın irili ufaklı tüm yapıları, tüm savaşçıları ve gemileriyle Truva’ya akın etmiş. Sadece insanlar değil, göğün üstündeki tanrılar ve tanrıçalar da orada. Akhilleus ve Odysseus, biri gücün biri kurnazlığın sembolü olarak Akhalı Agamemnon’un saflarındayken Hector ve Paris Truva’nın duvarlarının arkasında. Birçok okur ve eleştirmenin de yakındığı üzere Homeros’un üst üste saydığı o kadar çok karakter, savaşçı ve hikaye var ki yazarın temel derdinin, bildiği ve duyduğu tüm dünyayı tek bir sahile toplamak olduğundan eminiz. Bu savaşta o güne dek güç kazanmış bir sistem yerle bir oluyor aslında. Truva çöktüğü gibi batıdan gelenler adeta bir Pirus Zaferi kazanıp dönüyor. Akhilleus oracıkta, Agamemnon döndüğü sarayında ölürken Odysseus kırklara karışıp ortadan kayboluyor.

Odysseia: Yeni dönem, yeni insan

Homeros’un diğer kitabı Odysseus’un asıl derdi de burada ortaya çıkıyor. İlk çağın mutlak güce ve kahramanlığa, tanrıların iradesine ve hırslarına bağlı sistemi ortasından çatırdarken yeni anlatıda yeni ufuklar belirlememiz öğütleniyor.

Odysseus İlyada’nın da kahramanı. Sadece Truva atının mucidi değil ayrıca; Akhilleus’u kandırması, Agamemnon’a kızını kurban ettirmesi, Aias’ın silahlarını gasp etmesi dahil bir sürü foyası var. Tanrılardan ve dedesi Hermes’ten edindiği kurnazlık, Homeros’un anlattığı eski çağın gaddarlığı için son derece gerekli bir unsur.

Fakat Homeros için bu ikinci metin artık başka bir mesaj taşımalı. Bilinen dünyanın bütün figürleri bir savaş meydanında birbirine kıydıktan sonra yeni bir anlatının peşine düşmeliyiz. Kahramanlar ve tanrılar çağı geride kaldığına göre artık Akdeniz’in geniş sularında kolonileşmeyi ve bu yeni sistemi nasıl sürdürebileceğimizi düşünmeye başlamalıyız. Sanki Truva’da ya da dönüş yolundaki Kikonların şehrinde bizzat bozmamışız gibi herkese Zeus Yasası’ndan bahsetmeli, misafirliği en kutsal meseleye dönüştürmeliyiz. Bu yüzden de Odysseus’u sınavdan sınava sokarken dönem haritasının sınırlarına ulaşmalı, Yunanlı gözünde bazen canavara, bazen devlere, bazen yamyamlara benzeyen canlıları tasvir etmeli, gerektiğinde gereği gibi onları cezalandırabilmeliyiz.

Gerçekten de Homeros bu vurguları yapıyor. Cyclops’ların adasından bahsederken “ne meclisleri vardı ne yasaları” dizelerini sıkıştırıyor araya. Klişeleşmiş çıkarımları tekrarlamayalım ama burada Odysseus’un “hiç kimse” olmayı kabullendiğinde canını kurtarması, akabinde eski kimliğinin dayattığı kibirle Odysseus olduğunu açıklayınca Poseidon’un gazabına uğraması boşuna değil. Barbar kavimleri talan edebilir, gözlerini kör edebiliriz ama bunu gereği gibi, yeni dönemin şartları uyarınca yapmalıyız.

Anlatı boyunca Odysseus üç büyük kırılma yaşıyor: İlki Cyclops’ların adasında kibri sonucu lanetlenmesi. Ardından Ölüler Ülkesine düşüyor yolu ve orada eski dünyanın bütün figürlerini bir arada görüyor. Bir kahraman olarak öldüğünü anlatıp teselli ettiği Akhilleus, “ölüler ülkesinde kral olacağıma, yaşayanlar arasında bir kul olsaydım” cümlesiyle hem onu hem bizi sarsıyor. Burada ayrıca Sisifos’tan Tantalos’a, Herakles’ten Medusa’ya, bir zamanların en güçlü, en bilindik karakterlerini ibretle izliyor. Üçüncüsüyse Sirenler’in önünden geçerken yaşadığı deneyim. Sirenler ona eski kurnazlıklarını, Truva Savaşı’nı anlatmaya çalışırken o bir direğe bağlanmış halde eski yaşantısına ağıt yakıyor.

Krallıktan şehir meclislerine

Homeros’un bu metinde vurguladığı bir başka unsur, yeni dönemin yeni yönetim anlayışı. İlyada’da gördüğümüz krallıklar artık yavaş yavaş küçük devletlere, Polis devletlerine dönüşmeye başlamış. İthaka’nın yöneticisi Odysseus yıllardır ortada yokken saltanat doğrudan Telemakhos’a geçmiyor. Odysseus öldüyse bile sarayda toplanıp “Zeus Yasası” uyarınca yiyip içen talipler yönetimi devralabilir. Onlar dönemin oligarşik güçleri, aristokrat figürleri. Metnin ikinci bölümünde Telemakhos’un meclisi toplama çabası bu yüzden başarısız oluyor.

Nitekim Odysseus geri döndüğünde evvela dilenci kılığında dalıyor içeri. Talipleri kışkırtarak Zeus Yasası’nı çiğnemelerini sağlıyor. Arkasından atılan tokmak, artık onun meşru müdafaa aracı. Penelope’nin yay germe sınavından sonra yaşanan katliam ise böylesi metinlerde alışageldiğimiz gücün tescili ve “kötülerin” yok edildiği kahraman hikayelerinden ibaret kalmıyor. Ertesi gün şehrin ileri gelenleri toplanıp geri dönen Odysseus’a rağmen sarayı basacakken araya Athena giriyor ve tarafları barışmaya zorlayarak, yani yeni bir hukuk ve adalet anlayışını kutsayarak hikayeyi bitiriyor.

Zoraki bir sonuç paragrafı

Dönelim en başa. Çağımızın dahi çocuğu Nolan bir kere kendi alanında böyle bir kurucu metin inşa edecek zihinden çok uzak. Memento’dan başlayıp Oppenheimer’a ve şimdi Odyssey’e uzanan filmografisinde öne çıkan en belirgin tema vicdan yüküyle hesaplaşmaya çabalayan karakterlerin hikayeleri. Burada da Odysseus’un Truva’daki yıkımdan pişmanlık duyduğu varsayımına yaslanarak bir çuval inciri daha baştan berbat ediyor. Yönetmene sempati duyan kesimlerin yaptığı aşırı okumalarla meseleyi Gazze alegorisine götürmeleri, onların da metni Nolan’dan fazla anlamadığını gösteriyor. Aşırı okuma yapacaksak en azından doğru yerlerden yapalım: bugün Odysseia’yı yeniden yazacak bir batılı zihin, Gazze’yi Truva değil de İthaka olarak görürdü. Uzun bir yolculuğun ve sürgünün ardından eve geri dönmüş ve herkesi katletmeye hak kazanmış bir Odysseus, elbette kendine hak gördüğü mekandaki talipleri bir bir ortadan kaldırır, yeni dönemin yeni yasasını öylece kuruverirdi. Ama biz aşırı okuma yapmayı doğru bulmuyoruz neyse ki.

Aktüelsanat

portal için içerik derleyici
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu