Aktüel Dünya

Genetik ve etnisite üzerine

Damla Karagöl - Evrensel

Damla Karagöl
damlakaragol14@gmail.com


30 Haziran 1999 tarihli bir Hürriyet gazetesi haberi, Türkiye’de ilk kez bir arkeolojik kazıdan çıkan insan iskeletlerine DNA testi yapıldığını ve iskelet popülasyonunun genetik olarak bugün orada yaşayan yöre halkıyla oldukça benzer çıktığını duyuruyor. Bugün Burdur’un Ağlasun ilçesinde kalan, sırasıyla Pers, Helen, Roma ve Bizans dönemlerini görmüş ve ardından terk edilmiş Sagalassos Antik Kenti’nin insan buluntularıyla taşıdıkları benzerlik Ağlasunluların kafasını karıştırıyor. Köylülerin “Biz şimdi Türk değil miyiz? Yoksa biz Yunan mıyız?” dediğini okuyoruz. Muhabirlerin görüş aldığı Antalya kültür müdürü ise çalışmanın “Anadolu halkının Türkleştiğini, Türklerin de Anadolululaştığını” gösterdiğini öne sürüyor.

Haber metninde sözü edilen bilimsel çalışmanın içeriğine dair bir uzman görüşü yer almıyor. Yalnızca yöre halkının çalışmadan ne anladığını ve nasıl bir kimlik karmaşası yaşadığını okuyoruz. Aradan yıllar geçiyor. 2005’e geliyoruz. Gazeteci ve Yazar Özdemir İnce, Anadolu halklarının etnik kökene göre ayrılmasının imkansızlığından ve anlamsızlığından söz ettiği köşe yazılarından birinde bu çalışmadan dem vuruyor ancak ne çalışmayı bulup okuyor ne de gazeteci olarak bir uzmana ulaşıp görüşünü soruyor. Görüşlerinin bilimsel kanıtlara dayandığını iddia etmek için yıllar öncesinden aklında kalan bu habere hatırladığı kadarıyla değinmekle yetiniyor.

Sagalassos Antik Kenti kazılarının o dönemki kazı başkanı ve söz konusu araştırmanın da yürütücüsü olan Prof. Dr. Marc Waelkens, bu gündemden haberdar olunca Gazeteci İnce’ye mektup yazıp çalışmasının tamamen yanlış anlaşıldığını, genetik köken araştırması yapmadıklarını ve böyle bir sonuç da çıkarılamayacağını iletiyor. İnce, gazetecilik etiği gereği bu mektubu aynen köşesinde yayımlıyor ancak mektubun arkasına eklediği kişisel görüşlerinden çalışmanın bir etnik köken çalışması olduğunda ısrarcı olduğunu seziyoruz. Yazıyı da “Bilim alanında araştırmaların ortaya çıkardığı sonuçlar her zaman araştırmanın amacından daha önemli olmuştur” diyerek noktalıyor.

Bu nostaljik iletişim kazası güncel sorunlarımızdan birkaçını yeniden önümüze koyuyor: Toplumumuzda bilimsel okuryazarlık seviyesi düşük ve bilim haberciliği çoğu zaman meslek etiğine ve uluslararası standartlara uygun şekilde yapılmıyor. Bu da kıymetli bilimsel çalışmaların kamu yararı yerine mezenformasyon üretmelerine neden oluyor. İnsanların “Türkler”, “genler” ve “kökenler” diyerek kurulan tık tuzaklarına değil; genetik biliminin imkanlarına, sınırlılıklarına ve genetik araştırmaların etnisite hakkında neyi nasıl söyleyebileceğine dair bilimsel görüşlere ulaşması gerekiyor.

Genlerden kökenlere: Genetik bilimi bize ne söylüyor?

Yunanca “köken” anlamına gelen “γένεσις” (Yun. genesis) sözcüğünden türeyen genetik bilimi, geçtiğimiz yüzyılda kalıtımın moleküler temelinin anlaşılmasıyla ortaya çıkıyor. Genetik bilimciler, yüzyılın ortalarına doğru, canlıların özgün biyolojik özelliklerinin “deoksiribonükleik asit” (kısaca DNA) adı verilen kimyasal bir molekül aracılığıyla aktarıldığını keşfediyor. Bu keşifle birlikte canlılık neredeyse hücrenin içinde olup biten moleküler süreçler düzeyinde açıklanabilir hale geliyor. Klasik biyolojinin evrim ve kalıtım gibi nispeten yaşlı dallarının arasına katılan moleküler biyoloji ve genetik gibi genç bilim dalları, günümüzde canlılığın bu boyutuyla ilgileniyor.

Gezegenimizde ortaya çıkan ilk canlı organizmalardan bugüne her canlının her hücresinin bir yerinde (çekirdeğinde, mitokondrisinde, kloroplastında ya da sadece sitoplazmasının merkezinde) canlılığa içkin hücresel süreçleri yöneten bir DNA olduğunu biliyoruz. Canlıların DNA’larını kopyalayıp yavrularına aktarmaları sine non qua* olduğu için (Deneyler aksi halde hayati bir bilgiden yoksun kalan yavruların yaşayamayacağını gösteriyor) buna dönük bir dizi hücresel mekanizmanın evrimleştiğini ancak DNA’nın kopyalanması en nihayetinde kendiliğinden yürüyen bir kimyasal tepkime olduğundan kaçınılmaz olarak rasgele değişikliklerin meydana geldiğini (ve geleceğini) de biliyoruz. Bu rastgele değişikliklere Latince değişmek anlamına gelen “mutare” fiilinden hareketle “mutasyon”, mutasyonlarla değişen ve birbirinden farklı hale gelen DNA bölgelerine de Latince “çeşitlenmek” anlamına gelen “variare” fiilinden hareketle “varyant” diyoruz.

Yeryüzünün gördüğü ilk canlıları düşünelim. Doksan dokuz bireyden oluşan bir popülasyondan ibaret olsunlar. İçlerinden bir tanesi, çoğalırken DNA’sının bir bölgesini, hatta o bölgeye isim de verelim, NEV bölgesini yanlış kopyalamış ve düzeltmeden bu şekilde yavrusuna aktarmış olsun. Herkesin ezelden beri DNA’sında taşıdığı asıl NEV bölgesine NEV1 varyantı, hipotetik canlımızın hatalı kopyaladığı ve yavrusunun DNA’sında taşımaya başladığı yeni NEV bölgesine de NEV2 varyantı diyelim. Boyutu bu son üreme olayıyla birlikte yüz bireye çıkan popülasyonumuzda artık bir NEV bölgesi varyasyonumuz var. Bundan sonra popülasyondaki canlıların DNA’ları birbirinin tıpatıp aynısı olmayacak. Bazı canlılar NEV1 varyantını taşırken, bu yeni bireyin gelecekteki yavruları NEV2 varyantını taşıyacak. Şimdilik yüz kişiden ibaret olan popülasyonumuzun bireylerinde toplam yüz DNA, bunların da her birinde bir tane NEV bölgesi olduğu için elimizde toplam yüz tane NEV varyantı var. Bu yüz NEV varyantı bu popülasyonun gen havuzunu oluşturacak. Havuzdaki yüz NEV varyantından doksan dokuz tanesi NEV1, bir tanesi ise NEV2. Bir diğer ifadeyle, NEV1’in havuzdaki tüm varyantlara oranı ya da herhangi bir canlıda NEV1’e rastlama ihtimalimiz yüzde 99, NEV2 için bu oran ya da ihtimal ise yüzde 1. Bu popülasyondaki canlılar birbirinden hiç ayrılmadığı, kimse dışarı göç etmediğini, dışarıdan da kimse buraya gelip aralarına katılmadığı sürece (zaten yaşamın t0 anında olduğumuz ve bu canlılar ilk canlılar olduğu için dışarıdan gelecek kimse yok) bu popülasyondaki canlıların bu gen havuzundaki varyantlardan herhangi birini taşıyacağına, birbirlerinden en fazla NEV bölgesiyle ayrılacaklarına, DNA’larının geri kalanı bakımından aynı olacaklarına emin olabiliriz.

Peki ya bu canlıların bir kısmı oradan ayrılıp dünyanın başka bir yerinde yeni bir popülasyon oluşturursa? Dünyada artık iki canlı popülasyonu ve bir araya gelmedikleri sürece iki gen havuzu vardır.

Peki ya bu iki ayrı popülasyondan birinde, bir birey yine DNA’sını kopyalarken hata yapar ve DNA’nın ikinci bir bölgesini daha değiştirirse? Bu durumda, bu değişiklik hangi popülasyonda meydana geldiyse yalnızca o popülasyonun gen havuzunda görebileceğimiz bir varyant ortaya çıkmış olur. Peki, ya diğer popülasyondaki bireyler de boş durmazsa, onların gen havuzunda da yeni bir varyant ortaya çıkarsa? Artık popülasyonlarımızın gen havuzları birbirinden iki varyant bakımından ayrılmış, aralarındaki genetik mesafe artmaya başlamış demektir. Birbirlerinden artık doğada tekrar karşılaşsalar çiftleşip üreyemeyecek hale gelene kadar farklılaşmaya devam ederlerse de en nihayetinde evrim geçirip iki yeni canlı türüne dönüştüklerini söyleriz.

Yaşamın bugünkü, Darwinci bir perspektifle “muhteşem” diyebileceğimiz çeşitliliğinin ardında bu türleşme mekanizma yatıyor. Nathan Lents bunu şöyle ifade ediyor: “DNA’nın asıl mucizesi, ufak hatalar yapabilmesidir. Böyle bir özelliği olmasaydı bugün hâlâ anaerobik bakteriler olacaktık ve müzik diye bir şey olmayacaktı.”

Müziğin nereden çıktığını anlamak istiyorsak, hangi ata popülasyonun zaman içinde kollara ayrıldığını, hangi kolun gen havuzunda şarkı söyleme yeteneğini kazandıran bir mutasyonun ortaya çıktığını ve o popülasyonun müzik üretecek şekilde evrimleştiğini anlamamız gerekiyor. O mutasyonu bulmak için de gen havuzları birbirine yakın olduğu halde biri müzik üretirken diğeri üretemeyen iki canlı türünü, mesela insanlar (Homo sapiens) ve şempanzeleri (Pan troglodytes) kıyaslamak için kaç varyantla ayrıldıklarını, aralarındaki genetik mesafenin ne kadar olduğunu ve bizim hangi varyanta bakmamız gerektiğini bilmemiz gerekiyor.

İnsan çeşitliliğini anlamak için insanların da tür olarak nerede ortaya çıktığını, ne zaman birbirlerinden ayrılmaya başladıklarını, hangi popülasyonun nereye göç ettiğini, gen havuzlarında hangi varyantların ortaya çıktığını ve bugün herhangi iki insan popülasyonun gen havuzu arasında ne kadar genetik mesafe olduğunu ölçmemiz ve hesap etmemiz gerekiyor.

İnsan popülasyon genetiği: İnsanların gen havuzları nasıl ayrılıyor?

Türümüz 300 bin yıl kadar önce Afrika’da ortaya çıkıyor. Yaklaşık 60 bin yıl kadar önce de Afrika’dan dışarı çıkıp dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmaya başlıyor. Şimdi, tam 60 bin yıl öncenin Afrika’sında, Homo sapiens popülasyonunun ikiye ayrıldığına tanıklık ettiğimizi, bir popülasyon Afrika’da kalırken diğer popülasyonun kıtanın kuzeyine gittiğini, oradan da doğuya, bugünkü Maşrik ya da Levant bölgesi dediğimiz bölgeye vardığını ve oraya yerleştiğini düşünelim. Elimizde iki insan popülasyonu ve iki ayrı gen havuzu var. Başlangıçta gen havuzları varyasyonlar ve varyantların görülme sıklıkları bakımından birbirine yakın olsa da Levant bölgesindeki gen havuzunda zamanla ZEY, TİN ve YAĞ bölgelerinde varyasyon oluştuğunu, artık bu popülasyondaki bireylerin Afrika’daki popülasyonda görmediğimiz varyantlar (ZEY2, TİN2 ve TİN3, YAĞ2 gibi) taşımaya başladığını varsayalım. Aramızda popülasyon genetiğinden anlayan (ve laboratuvarı olan) arkadaşlarımız da bulunsun. Biri Afrika’da biri Akdeniz’in kıyısında yaşayan iki Homo sapiens popülasyonunun gen havuzlarını birbirlerinden bu varyasyonların varlığına bakıp ayırabiliriz. Dahası, karşımıza çıkan, ilk bakışta hangi popülasyona ait olduğunu anlamadığımız bir bireyin de DNA’sındaki bu bölgeleri dizileyerek hangi popülasyona ait olduğunu anlayabiliriz.

Buradan bakınca insan popülasyon genetiği çalışmaları tam da böyle yapılıyormuş gibi duruyor. İşin aslı ikinci yazıda konuşacağız.

*Latince ‘olmazsa olmaz’ anlamına gelen söz öbeği

DNA’mız ‘milliyet’imiz midir?

Bir önceki yazıda Afrika’dan çıkan hipotetik bir insan popülasyonunun gen havuzunu Afrika’da kalan bir başka hipotetik insan popülasyonunun gen havuzuyla nasıl kıyaslayacağımızı, aralarındaki genetik mesafeyi nasıl anlayacağımızı anlatmıştım. İnsanlar Afrika’da ortaya çıktıktan sonra ve yalnızca bir kez göç edip dünyaya dağıldıktan sonra bir daha hiç hareket etmeseydi, bir popülasyonun gen havuzunda ortaya çıkan varyantların hiçbir ahval ve şeraitte bir başka insan popülasyonunun gen havuzuna aktarılmayacağına emin olurduk. O varyantları popülasyonları birbirinden ayırmak ve bireylerin hangi popülasyona ait olduğunu saptamak için genetik bir işaret olarak kullanırdık.

İnsanlar Afrika’dan bir kere çıkıp muntazam şekilde dünyaya dağılıp on binlerce yıl birbirlerinden yalıtılmış şekilde yaşamadığı için böyle yapamıyoruz. Afrika’dan tam olarak kaç kere çıkıldığını bilmiyoruz ama birden fazla kez çıkıldığına dair güçlü kanıtlarımız olduğu için bu göçün en azından iki kere yapılmış olduğunu varsayıyoruz. Her seferinde hangi popülasyonların, hangi rotayı izleyerek göç ettiğini, nerelere dağıldığını tam olarak saptamamız da mümkün değil, bu konuda da ancak hipotezler üretebiliyoruz. Tüm bu süreçte Afrika’ya tersine göç olup olmadığını bilemiyoruz ancak imkansız olmadığını biliyoruz, bu yüzden onu da ihtimaller arasında dahil ediyoruz. İşin en can alıcı kısmına gelelim, insan popülasyonlarının birbirlerinden ayrı kalmadığını, hem sürekli yer değiştirdiklerini, birbirleriyle karşılaştıklarını, karşılaştıklarında kendi aralarında üreyip çoğaldıklarını, gen havuzlarının birbirine karıştığını, sonra tekrar ayrılıp dünyanın başka yerlerine gitmeye devam ettiklerini, üstelik bunun Afrika’dan dışarı edilen ilk göçten bu yana böyle olduğunu biliyoruz.

Bir önceki yazımda hayali şekilde Akdeniz’e göç ettirdiğimiz o hipotetik popülasyonu ve gen havuzlarında ortaya çıkan, nüktedan bir şekilde ZEY2, TİN2, TİN3, YAĞ2 diye isimlendirdiğim o varyantları hatırımıza getirelim. Bu popülasyonun çok büyüdüğü ve artık yaşadıkları coğrafya onları taşıyamadığı için dünyanın başka yerlerine dağılmaya karar verdiklerini varsayalım. Bazıları Anadolu’ya, bazıları Kafkaslara, bazıları da Asya’ya giderken bir grup yerinde kalmaya devam etsin. Birkaç bin yıl sonra, Afrika’dan bir daha göç edildiğini, bu sefer bu saydığım dört coğrafi bölgeye de dağılındığını ve daha önceden bu bölgelere yerleşen eski insan gruplarıyla karşılaşıldığını hayal edelim. Asya’dakilerin bir kolunun Anadolu’ya, Anadolu’dakilerin bir kolunun Kafkaslara, Kafkaslardakilerin bir kolunun da Asya’ya gittiğini, sonra çeşitli çevresel faktörlerin etkisiyle ya da canları öyle istediği için saydığım rotanın tam tersine bir kere daha göç ettiklerini ve karşılaştıklarını, aralarında üreyip çoğaldıklarını düşünelim. Afrika’dan hiç çıkmamış insanlar haricinde, dünyada karşılaşacağımız herhangi bir insanın artık TİN2 ya da YAĞ2 varyantını taşımasının bizim için ayırt edici bir tarafının kalması mümkün değildir. O varyantı görür görmez “Bu birey kesin Kafkas kökenlidir” ya da “Asyalıdır” diyemeyiz. Yalnızca birkaç göç ve karşılaşma bile gen havuzlarını karıştırıp bütün varyantların bütün dünyaya dağılmasına yetebiliyorsa, on binlerce yılın kümülatif etkisini düşünelim. Dünyadaki herhangi bir insanın DNA’sına bakıp “Şu gen bölgesini taşıyor, öyleyse kesin şu insan grubuna aittir!” dememizin imkanının kalmayacağını görebiliriz.

Buraya kadar genetik biliminin sınırlılıklarına dair bir tartışma yürüttük. Şimdi bu bilimin imkanlarına ve bu imkanlarla ne yaptığına bakalım.

İnsan DNA’sının büyük bir kısmı çekirdekte, küçük bir kısmı mitokondride bulunuyor. Çekirdekte bulunan kısım zaman zaman sıkıştırılıp kromozomlara dönüştürülüyor. Bu durumda toplam 44’ü vücut kromozomu ya da otozom, 2’si cinsiyet kromozomu ya da gonozom olarak ayrılan toplam 46 kromozomumuz oluyor. İnsan türündeki her bireyin 46 kromozomunun olması gerektiği için ne anneler ne de babalar kromozomlarının tamamını yavrularına aktaramıyor. Herkes kromozomlarını ikiye bölüp ancak yarısını (vücut kromozomlarının yirmi ikisini, cinsiyet kromozomlarının yalnızca birini) aktarabiliyor. Anneler yirmi iki vücut kromozomu yanında bir X, babalar ise yirmi iki vücut kromozomunun yanında bir X ya da bir Y kromozomu veriyor. Her iki ebeveyninden de X kromozomu alan birey 44XX genotipli dişi, babasından Y kromozomu alan birey ise 44XY genotipli erkek oluyor. Mitokondrideki DNA’nın kalıtılması ise biraz daha ilginç. Mitokondri hem yumurta da hem spermde bulunan bir organel olduğu halde, spermin boyun adını verdiğimiz, yumurtanın dışında kalan kısmında bulunduğu için erkekler mitokondrilerini yavrularına aktaramıyor. Her yavru, yalnızca annesinin mitokondrisini, bu yüzden de yalnızca annesinin mitokondriyel DNA’sını taşıyor.

İnsan DNA’sının (Vücut ve cinsiyet kromozomlarına pay edilen çekirdek DNA’sı ve mitokondriyel DNA diye ayırmaksızın) yüzde 0.5’inde varyasyon olduğunu, geri kalan yüzde 99.5’inin ise herkeste aynı olduğunu biliyoruz. Popülasyon genetikçileri, insan DNA’sındaki tüm varyasyonların her gen havuzunda bulunabileceğini bildiği için günümüzdeki insan popülasyonlarının gen havuzlarını herhangi bir varyantın varlığına da yokluğuna değil, görülme sıklığına bakarak ayırıyor.

Dünyanın iki farklı yerinden, iki farklı insan popülasyonu seçtiğimizi düşünelim. DNA’larındaki yüzlerce bölgede varyasyon görülecektir. Mütevazı davranıp, işimize yarayacağınızı düşündüğümüz beş varyasyon seçelim. Üçü vücut kromozomlarında yer alan A, B ve C bölgeleri, biri Y kromozomunda yer alan Y bölgesi, diğeri de mitokondriyel DNA’da yer alan M bölgesi olsun. A’nın A1 ve A2 olmak üzere iki, B’nin B1, B2 ve B3 olmak üzere üç, C’nin C1 ve C2 olmak üzere iki varyantı olsun. Y kromozomu sadece babadan oğula, bir nevi “eşeysiz” ya da “haploid” aktarılan bir kromozom olduğu için ondaki varyasyonlara “haplogrup” deriz. Aynısı sadece anneden kıza geçen mitokondriyel DNA varyasyonu için de geçerlidir. Şimdi hayali popülasyonumuzdaki Y’nin 4, M’nin de beş haplogrubu olduğunu ve bu haplogrupların da A, B ve C bölgelerinde olduğu gibi numaralandırılarak birbirinden ayırt edildiğini düşünelim. Birinci popülasyondaki bireylerin yüzde 90’ında A1, yüzde 10’unda A2; ikinci popülasyonun ise yüzde 70’inde A1, yüzde 30’unda A2 varyantı görülsün. B, C, Y ve M bölgeleri için de aynı şekilde hangi popülasyonda sıklıkla görüldüklerine dair elimizde veri olsun. Bu verileri kullanarak, matematik ve istatistikle aramız iyiyse, bu iki popülasyon arasındaki genetik uzaklığı hesaplayabiliriz. Elimizde iki, üç, dört, beş popülasyon olduğunu düşünelim. Hepsini kıyaslayıp birbirine genetik olarak daha yakın ve daha uzak popülasyonları belirleyebiliriz. Herhangi bir bireyin genomunu dizilediğimizde bir popülasyonun gen havuzunda sık görülen varyantları taşıyorsa o popülasyona ait olma olasılığının yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Bunları yapmakta sakınca yok. İnsan popülasyon genetikçileri de bunları yapıyor.

Afrika’ya son kez geri dönelim. İlk insan popülasyonuna baktığımızı düşünelim. Bireylerin vücut kromozomlarının yarısı yavrularına aktarılacak, yavrular da vücut kromozomlarının yarısını kendi yavrularına vereceğinden torunlar anneanne dede kuşağının vücut kromozomlarının ancak çeyreğini alabilecektir. Yirmi otuz kuşak sonraki yavrulara neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır. Bu yüzden vücut kromozomlarındaki varyantlar modern popülasyonların genetik mesafelerini anlamak için yararlı olsa da Afrika’dan bugüne geçen binlerce yıllık hareketleri takip etmek için kullanılamaz. Y kromozomu ve mitokondriyel DNA ise eksilmeden olduğu gibi aktarıldığı için tek cinsiyet üzerinden bile olsa en azından Afrika’dan bugüne gelirken nasıl çeşitlendiklerini, hangi haplogrupların ortaya çıktığını, bugünkü modern popülasyonlarda hangi haplogrupların hangi oranda bulunduğunu anlayabiliriz. Arkeolojik kazılarda bulunan geçmiş insan popülasyonlarının iskeletlerinden DNA örneği alıp onların gen havuzlarını da ortaya çıkarabiliriz. Parçaları bir araya getirerek insanların tarih boyunca nereden nereye göç ettiğini, hangi popülasyonun hangi devirde nerede yaşadığını, bugünkü insan popülasyonlarının nasıl oluştuğunu anlamaya çalışabiliriz.

Bir şeyi atlamamak kaydıyla… Afrika’dan çıkan ilk popülasyon, bizim için bir Homo sapiens ya da insan popülasyonudur. Sonradan çıkanlar da geri dönenler de dağılıp birleşenler de insan popülasyonudur. Bu popülasyonlar ırk, millet ya da etnik gruplara değil ancak gittikleri yerde yaptıkları taş aletlere göre, pişirdikleri çömlek tipine göre, ölülerini nasıl gömdüklerine göre ya da başka teknolojik ve kültürel özelliklerine göre ayrılabilirler.

Bugünküne benzer ilk ayrımları, kendilerini kültürel olarak barbarlardan ayırmak isteyen Helenler, Roma’da doğmayanları küçümsemek isteyen Romalılar yapmıştı. Avrupa’da erken modern dönemde ırk, Fransız Devrimi sonrasında ulus düşüncesi ortaya çıkmıştır. Etnisite ulusun bir alt kategorisi olarak modern dönemde yeniden üretilmiş ve 20. yüzyılda biyolojikleştirilmiştir.

Sagalassos Antik Kenti’nde yaşayan insanlar ne Burdurluların ne de Yunanlıların atasıdır. Bu çalışmada, kazıda işçi olarak çalışan yöre halkının DNA’sı yanlışlıkla iskelet DNA’sına karıştığında tanınabilsin diye insanlardan örnek alınıp DNA’ları dizilenmiş; iki farklı döneme (Helen ve Roma) ait antik Sagalassos popülasyonları ile modern Ağlasun popülasyonlarının gen havuzlarında mitokondriyel DNA haplogruplarının cinsi ve görülme sıklığı benzer bulunmuştur. Bu benzerlik, bugün biyoteknoloji şirketlerinin iddia ettiğinin aksine, binlerce yıl boyunca insan hareketliliğinin olduğu ancak küçük bir kısmının rastgele şekilde arkeolojik ya da antropolojik kayıtlarla anlaşılabildiği bir bölgenin insanlarının “etnik kökeninin genetik işareti” olarak değerlendirilemez.

DNA’mızdaki bilginin “Ben kimim?” ve “Öteki kim?” sorularına 21. yüzyıl insanları için anlamlı olacak şekilde yanıt vermesi mümkün değil. Şimdilik daha zamansız ve kapsayıcı bir cevapla yetinelim: Biz insanız, öteki de.

Aktüelsanat

portal için içerik derleyici
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu