Aktüel Yorum

VATAN üzerine

Yıllar önce VATAN’ını terkedip misafir işçi olarak gurbet ellerde ekmeğinin peşinde koşan, 60 yılın sonunda gurbetle vatanının arasında sıkışıp kalmış ama hala denge kurmaya çalışan birinci, ikinci, üçüncü hatta dördüncü nesilimiz bu günlerde gündemimizde.

Almanya’ya göçün 60.cı yılını doldurduk gurbet bellediğimiz bu ellerde.

Reklam

Gündem kapsamında sık sık vatan kelimesini duymak, bu konuda yazılanları okumakta olağan oldu elbette.

Medyada farklı şekillerde ele alınan, kültürel etkinliklerde farklı perspektiflerden bütün zenginliğiyle yorumlanan konu Almanya’ya göçün hikayesi.

Birbirine benzeyen hikayeler, benzer yaşanmışlıklar, burada geçen yılların getirisi götürüsü hepimizi bir şekilde ilgilendirdiği için duygusal anlamda daha çok etkileniyoruz, gördüklerimizden derin anlamlar çıkarıyoruz yada yüklüyoruz.

Reklam

Gündem çok hareketli, olması gerektiği gibi de çok renkli.

Tiyatro, film, sergi ve söyleşiler ufkumuzu genişletiyor olmasının yanı sıra içimizdeki gurbetin sızısını da bir nebze hafifletiyor, özellikle birinci ve ikinci nesilin duygularına tercüman oluyor.

Hazırlanan filmleri izlediğimde yaşanılan zorlukların traji komikliğine bende bazen gülümsedim, bazen de düşündüm… Onca duygusal yükle yaban ellerde nasıl baş edebildi bu insanlar dedim kendi kendime.

Bazende bilmediklerimin, görmediklerimin farkına vardım.

Düşündüm de, vatan benim için ne ifade ediyor, bende neyi çağrıştırıyor?

Ankara’da doğmuş, orada büyümüş, eğitimine orada başlamış ve sonradan buraya getirilmiş ikinci nesil olan bende vatan kelimesi ne anlam ve ifade ediyordu?

Çocukken, benim vatanım o küçük mahallemde sığındığım gecekondumuzdu.

İki göz odasıyla, kocaman balkonuyla zengin bahçesiyle yaşadığımız evimiz.

Soğuk havalarda gaz lambasının ışığında, sobada çıtırdayarak yanan odunun verdiği sıcacık huzurla geçirirdik çetin kışları bu gecekondumuzda.

Sonrasında gelen baharlarıyla yazlarıyla, çocukluğumun ilk yıllarında tanımaya başladım bir yere ait olma duygusunu.

Vatan neydi, neyi çağrıştırıyordu?

İlk ve ortaokulda tarih dersinde öğrendiklerim hariç üzerine hiç düşünmemiştim, ta ki Almanya’ya gelene kadar.

Buraya geldikten sonra, daha yerimden kopartılmanın acısını hazmedemeden getirildiğim yeni dünyamda içimdeki boşlukla yüzleşirken vatanımı aramaya başlamıştım bile.

Burada, Hamburg’da okul döneminde daha sonrasında iş hayatımda sık sık vatan kavramıyla ilgili soruları da duymaya başlamıştım.

  • Nerede kendini vatanında, evinde hissediyorsun?
  • Türkiye’de mi?
  • Almanya’da mı?
  • Kendini nerede güvende hissediyorsun?
  • Geri dönmeyi düşünüyor musun?
  • Geri dönecek misin?

Bu sorulara çoğu zaman cevap verme zorunluluğu hissettim, ama soruların altında da ezilmedim.

Rahmetli babamın bir sözü vardı, genelde onunla cevaplardım.

“İnsanın doğduğu yer değil, doyduğu yer vatanıdır.” derdim.

“Ana vatanım Türkiye baba vatanım Almanya” gibi söylemlerim de oldu.

Soruların içinde ırkçılığı sezinlediğimde de farklı cevaplar verirdim.

“Burada çalışıyorum, vatandaşlık görevim olan vergimi ödüyorum ve bu böyle olduğu müddetçe bu ülkede kalıp kalmamaya ben karar veririm. Sonuçta bu ülke hazinesinin dolmasında ödediğim vergilerle benimde katkım var. Alman devleti benim ödediğim vergileri reddedense, o zaman işin rengi değişir” gibi sivri cevaplar verirdim.

Kırk küsur yıldır Almanya’nın Hamburg şehrinde yaşıyorum.

Burada okula gittim, büyüdüm kültürüne entegre oldum, insanlarına düzenine alıştım.

Burada yetiştim, meslek hayatına atıldım.

Burada iki çocuk dünyaya getirdim, onları büyüttüm onlarla ilgilendim.

Onları doğal olarak buradaki hayata hazırladım.

Bu şehirde iyi kötü anılar biriktirdim.

İyisiyle, kötüsüyle girdisiyle çıktısıyla bu şehri tanımaya çalıştım.

Meslek hayatımda çalıştığım şehre hizmet veren bir pozisyondayım.

Gönüllü işlerim de oldu ve halen oluyor.

Sosyal çevrem çok renkli, çok sesli, bazen sessizliğin deryasında bazende müziğin ahenginde dans eden insanlarla omuz omuza.

Bazen bir ağaç gibi tek başıma, bazende bir orman gibi kalabalığın tam da ortasında.

Bu şehri sorduklarında vatanım olarak tanımladığım da oldu.

Düzenini bildiğim, sokaklarını tanıdığım, nehrini göllerini ve parklarını  sevdiğim, bazı ağaçlarına isim bile verdiğim, hatta ayrı kaldığımda özlediğim bir şehir oldu Hamburg.

Doğduğum topraklara özlem duysam da zaman geçtikçe o bağ ve özlem gittikçe zayıfladı.

Vatanım olarak bildiğim bu şehirde ne yaptıysam severek yaptım.

Bazen en önde rengarenk, bazende arkalarda bir yerde sis pelerinine sarılarak yoluma devam ettim.

Elli küsur yaşındayım, ben vatanın aslında ne olduğunu kendimce anca bu yaşımda keşfettim…

Vatan ne biliyor musunuz?

Vatan bana göre ne şehir, ne ülke ne de bir mahalle.

Vatan; dört gözden oluşan ve saniyede litrelerce kan pompalayan bir organ.

Vatan; bence bir insanın dört odalı kalbinde yer edinebilmektir.

Sevdiğiniz insanlara o dört odalı kalbinizin kapılarını açabilmekte, birilerinin vatanı yurdu olmak gibi bir şey bence.

O kalpte bir yer edinebilmek, birine kalbinizde yer verebilmektir.

Gönlünü güvenle avuçlarına bırakabildiğin insandır aslında vatanın, yurdun, yuvan…

Yıllar sonra anladım ki vatan benim kalbimdeymiş, doğduğum yada doyduğum topraklar coğrafyada sadece bir yermiş.

Nereye savrulursam savrulayım, başıma ne gelirse gelsin, yoluma devam ederken hep vatanımı yurdumu yanımda götürmüşüm.

Nereye gidersem gideyim, benimleymiş vatanım…

İnsan her yere her şeye alışabiliyor, adapte olabiliyor.

Yaşadığı ortama, şartlara iyi kötü bir şekilde uyum sağlayabiliyor.

Tüm zorluklarla baş edebiliyor, ara ara pes etme sınırına gelse de.

Her şey geçiyor, yeterki insan her gittiği yere dört göz odasını beraberinde götürsün.

İşte insan oradan aldığı güçle her şeyin üstesinden gelebiliyor.

 

Gülseren Kaya

 

Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu