Aktüel Yorum

Hayatın öksüzleri

Bugün size hayata 1:0 mağlup başlayanların hikayesini anlatmak istedim.

 

Etrafımı baktığımda, benim gibi hayata 1:0 mağlup başlayan o kadar çok insan var ki, gördüğüm.

Hikayelerini anlattıklarında ne kadar farklıyız diyorum, birbirine benzeyen yanlarını keşfederken. Farklı hikayeler ama acısının rengi birbirine ne kadar yakın.

Hikayeler anlatılmaya başladığında hep bir hüzün dolar sessizce oraya.

Sarar etrafımızı bir sarmaşığın duvara yayıldığı gibi.

Başlar hafif yana eğilir, gözler yerde bir noktaya sabitlenir.

Eller olası bir titremeyi önlemek için birbirine kenetlenir…

 

Hayatınızda attığınız her adımda, aldığınız veya verdiğiniz her kararda, hayat adına aradığınız ne varsa, bir doğduğunuz o coğrafyanın izlerini birde o mağlubiyetin ezikliğini heybenizde hep taşırsınız.

 

Bir gecekonduda yeni doğmuş bir bebeği düşünün, annesinden ve babasından bir kaç ay sonra ayrılacağını bilseydi bu dünyaya gelmeyi ister miydi acaba?

 

Doğan her canlı gibi, annenin babanın sevgisini, şefkatini, koruyuculuğunu tanıyarak büyümek varken, niye bu duygusal yarayla hayata başlıyorum demez miydi?

 

Annenin, babanın çok uzaklarda olduğunu bilerek büyürken ne zaman döneceklerini bilemeden geçirilen her günün zorluğunu düşündünüz mü hiç?

Hemde minicik bir can için…

Bu kadar ruhsal yükün ağırlığın altından nasıl kalkabilir, bu zorluklara nasıl dayanabilir bu küçük beden? Nasıl hayata tutunur ve nasıl ayakta kalmayı başarabilir?

 

Yıllar geçerken, her geçen yılın minik yüreklerde bir türlü tamamen iyileşmeyen, kapanamayan derin yaralar bırakarak geçtiğini bilir miydiniz?

Hayat yolunda geçilen tüm aşamalarda, okul öncesi ve sonrası hep bir eksiklik hissiyle ne zorluklarla atlatıldığını, kaç kere hüzün okyanusunda boğulduğunu bilir misiniz?

 

Canın yandığında başını okşayan elde, yanında olmayan annenin sıcaklığını aramak nedir bilir misiniz?

Ya da korktuğunda babanın arkasına sığınmak isterken onu bulamamak…

Duvara toslamak gibi bir şey…

 

Gözlerin onları görmese de hayalinde yaşatırsın seni koruyacak babayı, sevgiyle açılan ana kucağını. Tamda olmasını istediğin gibi.

Üretilen naif çözümlerden birisi, yaşayamadıklarını hayal dünyasında yaşatma sanatı.

Sorunlarla baş etmenin başka bir yöntemi.

 

1960 lı yıllarda buna benzer bir çok hikayeyle doldu insan hayatları.

Kiminin sebebi hayat şartlarıydı, kiminin kaderiydi, kiminin mecburiyeti, kiminin de ulaşmak istediği hayalleri…

 

Onlarca geride bırakılmış çocuk.

Yüzlerce üşüyen ürkek yürek.

Binlerce mağlup kader.

 

Hayatı güven ortamında başlamayan bir çocuk, güveni nasıl öğrensin?

Sevgiyi kendi ana babasından göremeyen çocuk, sevmeyi nasıl öğrensin?

Sevildiğini nasıl bilsin?

Sevilse de hep bir eksiklik hisseden, ruhundaki boşluğun ne olduğunu bilemeden yabancı sevgilerde avutulan çocuklar.

Sevildiğinde utanan eli ayağı birbirine karışan, nasıl davranması gerektiğini kestiremeyen çocuklar…

 

Haydi bunları geçelim, sevgisini göstermesini bilemeyen, genelde içine kapanık, tutuk, öfkeli çocuklar bu duygusal travmalarla nasıl baş ettiler?

İlerki yaşamlarına ruhlarındaki bu duygusal çizikler nasıl yansıdı acaba?

 

“Enkazlardan gelen birisi konfora ayak uyduramaz” diye bir cümle okumuştum bir yerde. Çok doğru ve yerinde bir algılama.

Ben sevgi ve güven ortamını konfor olarak algılıyorum, çünkü bana göre parçalanmış ailelerin çocukları için sevmek, sevilmek, güven ancak konfor olarak tanımlanabilir.

 

Dikkat ettiniz mi hiç, hayata mağlup başlayanların gözlerinde hep bir hüzün vardır.

En mutlu anlarında bile gözleri dolar hatta hemencecik birer gözyaşı gelir oturur göz pınarının ucuna.

Ağlamaya hazır bir şekilde.

Çabuk ağlarlar evet, sulu gözlüdürler kimine göre.

Belki de dramatize etmeye meyilli kişilikler olarak bilinirler.

 

Sevgiyi bulduklarında, fazlasıyla yüceltirler ufacık bir kırıntı bile olsa.

Ne yazık ki kaybetme korkusu hemen yanı başlarında hazırda bekler.

Sanki bir anda avuçlarında kayıp gidecekmiş gibi, buldukları sevgi kırıntılarına sıkı sıkıya sarılırlar.

Kendileri için yapılan en ufak ince bir davranış, o kadar önemsenir büyütülür ki hatta devasal anlamda yüceltilir.

 

Biz, hayata 1:0 mağlup başlayanlar, çocukluğumuzu da gençliğimizi de hayata sadaka verdik.

Sadakamızı verirken, açılan avuca baktık başımızı eğerek, bakışlarımızı kaçırırken…

 

Oysa onların ellerine değil de gözlerine baksaydık, belki mağlubiyetimiz bizi o kadar incitmezdi.

Belki sözcüklerle anlatamadıklarımızı bakışlarımızla anlatabilirdik.

Belki anlaşılırdık, belki de anlayabilirdik.

Hatta belki o gözlerde bize tanıdık olan mağlubiyetin farklı izlerini görebilirdik.

Ve belki sırf bu yüzden kendimizi yalnız hissetmezdik.

Belki yaşanmışlıklardan güç alır, kader birliği yapardık…

Kim bilir, belki…

 

Ne desem boş, mağlubiyet sağ olsun hayatı her daim bir adım geriden takip ettirdi bize.

Zamanla galibiyeti tanımlasakta, güçlensekte mağlubiyetin alıştığımız o mayhoş tadını her yerde ve her şeyde aradık…

Gerektiğinde heybemizde hazırda tuttuğumuz acımızla tatlandırdık…

 

Yine duygusal bir yazı oldu, Ahmet Erhan’ın güzel bir şiiriyle sonlandırayım…

 

“Alnımdaki derin çizgilerden

Savrulan toz

Umurumda değil…

Gözaltlarımda büyüyen tepecikler.

Yaşanmamış yıllarıma hatıra olsun…!”

 

Gülseren Kaya

Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Reklamı engelleyerek iyi yapmışın, yazıya odaklanmakta fayda var.