
Yasayı bekliyorduk, şimdi uygulamayı bekleyeceğiz. Yani kapı aralandı ama içeri kimse girmiş-çıkmış değil. Hal böyleyken Yeni Parti’nin hata yaptığını, oyundan düştüğünü öne sürmek aşırı bir iddia.
Bir tarafında Abdullah Öcalan’ın oturduğu bir teklifin 467 oyla kabul edilmesi her bakımdan dikkate değer özellikler içeriyor. İktidar bloku (AK Parti ve MHP), bütün denetimi ellerinde tutacakları biçimde kurgulanmış bir yasayla sürecin “yeni bekleme dönemi”ni yönetecek.
Yasaya birçok eleştiriyle beraber “Evet” diyen partiler aynı dönemi kendi politikalarını şekillendirme ve gelişmelere göre etki üretme çabası içinde geçirecek. İYİ Parti hariç, o zaten sadece bitsin bu süreç diyor.
ÖZGÜR ÖZEL’İN KARARI
Parlamentodaki oylamada durumu en çok ilgi çeken, deyim yerindeyse hem “yasanın çıkış süreci”nden hem bütün olarak süreçten en çok etkilenen parti, Yeni Parti oldu. Genel Başkan Özgür Özel’in “Yönetim olarak evet diyeceğiz ama milletvekilleri serbest oy verecek” açıklamasından sonra partiden 54 hayır, 35 evet çıktı, iki kişi de oylamaya katılmadı. Özel’in konuşması, cezaevindeki Resul Emrah Şahan, Tunç Soyer, Can Atalay ve Selahattin Demirtaş ile Selçuk Mızraklı’nın mesajlarına paraleldi: Yasayı, yapılış biçimini eleştiriyor, ama karşısında durmuyordu.
Fakat sonuç Yeni Parti’nin DEM dahil “yasayı destekleyenler” tarafından sertçe eleştirilmesine yol açtı. Partinin Kürt seçmen ve siyasetçilerle (en az) yedi yıldır kurduğu pozitif ilişkinin tersine dönebileceği, dolayısıyla ciddi bir hata olduğu dile getirildi. Sürecin başlamasından itibaren yoğun polisiye-adli baskı altına alınan ve yine süreçten bağımsız olmayan “Butlan Davası”ndan sonra CHP’den ayrılıp Yeni Parti’yi kuran ekibin süreç boyunca gösterdiği özen ve dikkatin bir günde tuzla buz olduğunu söylemek hayli acele, aşırı bir yorum.
“BAĞLAYICI KARAR” ŞART MIYDI?
Elbette parti açısından oluşan manzaranın sorunlar içerdiğini görmezden gelmek de mümkün değil. Parti yönetiminin/başkanlığın grubu serbest bırakması kendi başına olumsuz bir karar, kendiliğinden bir hata olarak kabul edilemez. Aksine Türkiye’deki siyasi partiler mevzuatının partileri “otoriter, faşizan” yapılar olmaya zorladığı bir ortamda bağlayıcı karar almak yerine parlamenterlere özgürlük tanımak demokratik bir tutum olarak değerlendirilebilir rahatça. Ayrıca mevcut parlamento mevzuatı partilerin anayasa değişiklikleri veya af konularında “bağlayıcı karar alma”larını yasaklıyor. Özel’in “işin önemini” af ya da anayasa değişikliği kadar yüksek gördüğünü söylemek bile mümkün.
“LİDERLİK ZAAFI” İDDİASI
Fakat parti grubunun çoğunluğunun parti merkezinin verdiği oya zıt oy vermesini bazıları “liderliğin zayıflığı” olarak tanımladı.
Öte yandan “bağlayıcı karar” alarak hareket etmesinin iki sonucu olabilirdi: Hayır diyerek “iktidarın bir oyun niteliğindeki girişiminin parçası olmama”nın getirisine güvenerek yol yürüyebilirdi fakat bu durumda 2019’da İstanbul’un, 2014’te birçok büyükşehirle beraber “yerel seçimin” galibi haline gelmesini sağlayan Kürt seçmenlerle iyi ilişki imkanını geri çevirmiş olurdu. Bu imkanı kaybetmemek için “Evet” kararı alacak olsa “hayır”ın gerekçesindeki eleştiri karşısına dikilecekti. Bunu basitçe “taban baskısının korkusuyla yaptı” diyerek yorumu kapatmak “siyaseten doğru”nun tek sonucu olduğu fikriyle mümkün. Üstelik her iki ihtimalde de “bağlayıcı karar”a uymayan ve böylece aynı “liderlik tartışması”nı başlatmaya yol açacak kadar çok milletvekilinin olması hiç küçük ihtimal değil.
“Hata” diyebilmek için, parti yönetiminin ve milletvekillerinin önünde “daha doğru olduğu peşinen bilinen” tek siyasal pozisyon bulunduğunu kabul etmek gerekir. Oysa böyle bir pozisyon yok, aksine yasanın kendisi sürecin sonu değil, yeni bekleme döneminin başlangıcı niteliğini taşıyor.
YASANIN ÖNEMİ KENDİSİNDE Mİ?
Keza, gelecekteki bütün gelişmelerin sadece bu oylamadaki tutuma bağlı olduğu, burada “hata” yapanın doğru için şansı kalmadığını iddia etmek, ancak sürecin gerçekte bu yasadan ibaret bir şey olduğunu kabul etmekle mümkün. Oysa deniliyor ki, bu yasa sadece bir eşiği aşabilmek için gerekli, gelecekteki “hukuk ve demokrasi” zemininin oluşması için zorunlu ama yeterli olmayan bir düzenlemeden ibaret, yani önemi kendisinde değil, kendisinden sonra atılacak adımlarda. Bunları söyleyen bizzat Abdullah Öcalan.
Bu durumda Yeni Parti’nin merkezi “evet” diyerek sürece destek görüntüsünü ve süreci meşru gördüğü fikrini bütünüyle terk etmemiş oluyor. Vekillerin “hayır” demesine izin vererek parti tabanındaki ve örgüt içindeki itirazı “oylama” sebebiyle görünmez hale getirmekten kaçınıyor. Sonucu “zayıflık” olarak görmek ne kadar mümkünse, geleceğe yönelik ihtimaller alanını genişletme, opsiyon koruma siyaseti olarak görmek o kadar mümkün.
SORUN: SERBESTLİĞİN YORUMLANMASI
Bu “makul” ihtimali sorunlu hale getiren çok önemli bir noktaya işaret etmek gerek: “Hayır” diyenlerin önemli bir kısmının bir “mini manifesto yayınlaması ve manifestolarının liderin (Özel’in) ana konuşmasına karşı konumlanması. Bu haliyle sorun Özel’in “liderlik eksikliği”ni değil ama Yeni Parti’nin tarihsel köklü CHP’nin asıl devamı olma iddiasının “parti kültürü” açısından hayli çabayı gerektirdiğini ortaya koydu.
Yeni Partili vekillerin “serbest”liği, kendi liderleriyle tartışmaya girecek kadar geniş yorumlaması bir “demokrasi” gösterisi gibi düşünülebilir ama aynı zamanda sürecin ilerleyen aşamalarındaki kritik kararlarda liderliğin “kendi tabanlarını takip etme mecburiyeti”ne zorlamaya yönelik bir tutum olarak da görülebilir; hatta “tabanın sesini” mi yansıtıyorlar, tabanı örgütlemeye mi çalışıyorlar, karar vermek zor. Hasılı manifestolar, özellikle de içeriklerinin ajitatif karakteri ikinci ihtimalin birincinin önüne çıkmasını sağlayan en önemli neden oldu belki de.
ÖZEL’İN GÜÇLÜKLERİ
Sonuç elbette Özel’in karşı karşıya olduğu zorlukların büyüklüğüne işaret ediyor: Bir yandan yerel ve genel seçimlerde Kürt seçmenin oyunu alma gereğine yönelik davranmak zorunda, öte yandan parti tabanında ve yapısında bu “ihtiyaç”tan hoşlanmayan ya da bunun gereklerini yerine getirmek istmeyen kesimleri çekip çevirecek siyaseti üretmek zorunda. Kararı bir liderlik eksikliği olarak görmek yerine bu zorluğun kabulüne dayalı bir siyasal hareket tarzı olarak görmek daha uygun.
Ortaya çıkan sonucun Yeni Parti’yi “sürecin dışına attığı”nı zira “Kürtlerin kalbini kırdığını” öne sürmek, sürecin kanunun oylamasıyla sona erdiğini düşünmek anlamına gelir. Özel ve arkadaşlarının süreç boyunca karşı karışya kaldığı hukuksuzluklara rağmen, oylamada ortaya çıkan “çok güçlü itirazlara” rağmen sürecin karşısına geçmediklerini de düşünürsek, “liderlik zaafı” ya da “büyük hata” türü saptamalar ciddi haksızlık içeriyor.
İKTİDARIN ARZUSU VE SİYASAL İHTİMALLER
İktidar blokunun Özel ve ekibini “sürecin dışına itme” arzusu sır değil, bu arzuyu desteklemenin siyasal yararının da sır olmadığı gibi. Dolayısıyla Yeni Parti’yi ya da onun liderini oylama sonuçları üzerinden “ebelemek” sürecin ilerleyen aşamalarda beklenen “hukuk ve demokrasi” zeminini güçlendirecek bir tavır değil. Halen TBMM’deki en büyük ikinci grubun siyaseten önemsiz olduğunu öne sürmek makul olamaz. Zira oylamadaki “evet”lerin sayısal çokluğu gelecekteki hiçbir aşamanın güvencesi değil. Gerçekte 467 evet oyu geleceğin siyasal denklemlerine dair bir fikir vermez, an itibarıyla TBMM aritmetiğini gösterir. Yeni Parti’yi şimdi “süreçten düşmüş”, “Kürtlerin güvenini kaybetmiş”, “büyük hata yapmış” ilan etmek “hata tespiti”nden ziyade, gelecekteki siyasi pozisyonunu bugünden belirlemeye yönelik bir müdahale haline gelir.
Hasılı kelam, oylama başka, süreç başka, süreçteki siyasi tutumların geleceği bambaşka meseleler.
Kemal Can’ın söylediği gibi, “abartılardan” kaçmak herkes için en hayırlısı.