
Devlete göre PKK’nin tasfiyesi bir final, Öcalan içinse yeni bir başlangıcın, “demokratik toplum” ütopyasının kurucu anı. Beklenen yasa iki zıt tasavvuru uzlaştırmayacak, yalnızca onları aynı masaya oturtacak.
ALİ DURAN TOPUZ
Başlangıçta devrimci ulusal kurtuluş vardı, PKK böyle yola çıktı. (Evrensel) Komünist devrim ile ulusal kurtuluş birlikte olacaktı. PKK, Fis köyünde “şimdi”yi reddederek işe koyulmuştu, yola çıktığı “şimdi”deki teşhise göre ulus yok edilme tehdidi altında sömürülüyordu. Komünist ütopyaya bağlı söylemlerle ulusal mitlere dayalı söylemlerin iç içe geçtiği, epik ve romantik bir dil başlangıca eşlik ediyordu.
Aradan geçen yarım yüzyıl boyunca bu kurucu anlatı defalarca değişti. Bugünkü dönüşüm ise önceki bütün dönüşümlerden daha köklü görünüyor. Abdullah Öcalan 27 Şubat 2025 tarihindeki çağrısında (ve sonraki metinlerinde) bu süreci kendi bakış açısına göre özetledi. 27 Şubat çağırısında silah bırakma ve fesih kararının özet gerekçesini, diğer tarihsel gelişmelerin örgütte “anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara” yol açtığı ibaresiyle ifade etti. Daha sonra yapılan açıklamalar (Son PKK kongresine yollanan perspektif metni gibi dökümanlar) Öcalan’ın yeni yaklaşımının gerçekte mevcut sürecin gidişatına göründüğü kadar bağlı olmadığını, kendisinin tamamen yeni ve silahsız bir mücadele stratejisi oluşturmaya koyulduğunu işaret ediyordu.
DEĞİŞEN DÜNYA, DEĞİŞEN DİL
Fis’ten 1984’e, oradan 90’lardaki politika ve strateji değişikliklerine, 99’dan 2014’e ve sonrasında 2013-15 arası “çözüm süreci”ne, en nihayet 2015’ten bugüne bütün kritik eşikler, kararlar hep bir tür “ütopya”nın eşlik ettiği dönüşüm hamleleriyle geçildi. Bu insan ömrü için çok uzun ama halklar, uluslar, devletler söz konusu olduğunda hayli kısa sayılacak zaman aralığında her şey değişti, Kürtler değişti, Türkiye değişti, “Ortadoğu” değişti, dünya değişti, değişiyor.
Değişikliklerin en önemli yanı belki de “ütopya”ların ortadan kalkması ve ona eşlik eden ortak ufka sahip toplumsal hareketlerin büyük gerilemesi oldu.
Tam da ütopyaların geri çekildiği bir dünyada komün, halkların ortak mücadelesi, halkların kardeşliği, ekolojik mücadele, toplumsal cinsiyet dönüşümü, devrimci dayanışma ve demokratik inşa gibi kavramlar bugün neredeyse “yabancı dil”den anlaşılması güç kelimeler gibi karşılanıyor. Bu aslında mevcut egemen güçler (ve bağlaşıkları) dışında inanç duyulacak faillerin olmadığına dair hakim ideolojik atmosferin bir sonucu. Öcalan bu atmosferde yeniden ütopya üretmeye çalışıyor.
İKİ YASAL DÜĞÜM NOKTASI
Bu atmosfer içinde Öcalan şimdi yeni bir dönüşüme yöneliyor. Görünüşe göre onu hapiste tutan devlet/iktidar da bu dönüşümü istiyor. Yine görünüşe göre zaten basit bir tanımı var bu dönüşümün: Örgütün PKK’nin silahları terk ederek kendi kendisini feshetmesi.
Kaç aydır bu feshin tamamlanması için gerekli olduğu düşünülen “yasa”lar bekleniyor. Yasa gelecek ve iş tamam olacak. İki düğüm noktası var: Biri münfesih örgüt üyelerinin dönüşünü sağlayacak (çerçeve) yasanın şekil ve içerik olarak nasıl düzenleneceği. Diğeri ise Öcalan’ın statüsü.
Çerçeve yasadaki “düğüm” tarafların beklentilerinin uyumsuzluğuyla ilgili; devlet “sadece tasfiyeyi tamamlayacak yasa yeterli” derken, Öcalan ve örgütü “devlet ve toplumla entegrasyonu mümkün kılacak” yasalar istiyor.
Bu basit pratik düğüm belki Öcalan’ın müdahalesiyle aşılabilir, fakat bu durumda da “Öcalan’ın statüsü” meselesi öne çıkıyor. Bahçeli’nin “yol haritası”nda önerdiği “tasfiye süreciyle sınırlı, Öcalan’ın hukuki statüsünü (mahkûm) değiştirmeyen koordinatörlük” fiilen ihdas edilebilir. Öcalan bu fiili durumu (anlaşıldığına göre şimdilik) yeterli görebilir. Çünkü bu fiili/idari statü yardımıyla Öcalan doğrudan PKK hiyerarşik yapılanması dahil, meselenin etrafındaki bütün yapılanmaların dönüşümünü yönetebilir.
MİTİK BAŞLANGIÇTAN REALİST BAŞLANGICA
Bugün yarın “çerçeve” yasa gelecek, gerisini ancak geldiği zaman ele alabileceğiz. O nedenle şimdi başlıktaki “ütopya” meselesine dönelim.
Öcalan “şimdi” Fis toplantısıyla oluşan PKK’nin bizzat kendisini yani “silahlı mücadele örgütü” oluşunu reddederek ileri atılıyor. Gerekçesini de şöyle anlattı: İlk başlangıç yok olmakta olanın (yani Kürt ulusunun) isyanını örgüt öncülüğünde örgütlemekti. Şimdiki başlangıç ise artık varlığı kanıtlanmış olanın (aynı Kürt ulusunun) silahsız, sivil mücadelesini örgütlemek. Eskiden çok yaygın olan “PKK halktır, halk burada” sloganı üzerinden söylersek, Öcalan, “Halk burada olduğuna göre (silahlı) PKK’ye ihtiyaç yok” demiş oluyor.
Devlet açısından, yetkililerin sözlerine bakarsak, “örgütün tasfiyesi” işin finali, her şey tasfiyeyi garantiye almak için yapılıyor. Öcalan tasfiyeyi kabul ediyor ama onun için bu “final” değil, yeni bir başlangıç, yeni bir “şimdi” için yapılıyor. Öcalan’ın ilk “şimdi”si yani PKK’nin kuruluşu, ulusal kurtuluş miti ve komünist ütopyaya yaslanıyordu; şimdi ise Komünist ütopya “demokratik toplum ütopyası”na, ulusal kurtuluş miti ise demokratik toplum/siyaset programına dönüşmüş durumda; Fis ile 27 Şubat arasındaki fark ise “aradaki 50 yıllık mücadelenin kazanımları” fikrine bağlı. Temel kazanım ise artık kendi hakları için silaha ihtiyaç duymadan mücadeleyi sürdürebileceği varsayılan bir ulus.
HER ŞEY HİLE Mİ? ÜTOPYA VE DİSTOPYA
Sürece kuşkuyla yaklaşanların temel itirazı bunun yalnızca bir tasfiye operasyonu olduğu yönünde. Oysa Öcalan’ın metinleri, tasfiyeyi kabul etmekle birlikte onu bambaşka bir gelecek tasavvurunun başlangıcı olarak kuruyor. Devlet (Cumhur İttifakı) ve Öcalan bakışı arasındaki fark, aslında birinin ütopyasının diğerinin distopyası olacak kadar büyük. Devletin ütopyası “terörsüz Türkiye”yken Öcalan’ın ütopyası “Demokratik Toplumun İnşası” olarak dillendiriliyor. Beklenen yasa bu zıtlığı çözemez. Çünkü tarafların aynı kelimeler altında farklı gelecek tasavvurları var. Bu yüzden biraz da Kavafis’in “Barbarları Beklerken” şiirindeki bekleyişi andıran bir yerde duruyoruz.
Abdullah Öcalan mevcut zıtlıkları görmüyor olamayacağına göre ne düşünüyor, ne talep ediyor olabilir? Bir yeniden yapılanma, bu kesin. Ama nasıl bir yeniden yapılanma? Silah “anlamsızlaştı” ama anlam nereden gelecek, yasadan bile gelmeyecekse?
Yazı çok uzadı, bu sorunun cevabını arayarak devam edeceğim.
NOT
BEKLENEN YASANIN ZORLUKLARI
Ana tartışmayı dağıtmamak için metin içinde ele almadığım bir hukuki noktayı burada kısaca ekleyeyim.
Yasaların içeriği, şekli ve niteliği açısından taraflar arasında bariz bir fark var, Öcalan’ın statüsüne ilişkin olanı şimdilik tartışma dışı bırakarak, çerçeve yasadaki sorunlara kısaca bakalım: Örgüte mahsus, isim zikrederek bir yasa yapılamaz, genellik ilkesi buna engel. İktidar tarafından gelen açıklamalar ya da sızdırılan haberler bize yasanın bu türden bir sınırlamayla çıkarılmak istendiğini anlatıyor, fakat bu hedefle sınırlı bir yasa şekil olarak çok zor.
Yasalar yazanların kafasında durduğu gibi durmaz. Her sınırlama öngürelemeyen yönlerin kapısını açar. Örneğin yalnızca “silaha dokunmamış örgüt üyeleri” gibi genel bir ölçüt benimsenirse, kapsamın beklenmedik biçimde genişlemesi ve bugün farklı dosyalar kapsamında yargılanan ya da hükümlü bulunan çok sayıda kişiyi de tartışmanın içine çekmesi ihtimali doğabilir.
Ceza hukuku alanında olduğumuz için yorum ve kıyas yoluyla istenildiği gibi eğilip bükülemez metin; bugün böyle yapılsa bile yarın durum değişir. O nedenle “ilk yasa” yeterli olmayacak, peş peşe başka düzenlemeler gerekecek, her düzenleme bir şeyleri çözerken, yeni sorunları yani yeni yasaları gerektirecek. Düğümün taraflar arasındaki bir diğer görünümü ise yasanın yürürlük zamanı: İktidar çevreleri diyor ki “silahsızlanma tamamlanınca yürürlüğe girer”, örgüt diyor ki “yürürlüğe girmeden silahsızlanma nasıl tamam olur?”
Bu yazı bir hüküm yazısı değil. Öcalan’dan (ve İmralı çevresinden) gelen metinlere bakarak nasıl bir mücadele mimarisi tasavvur edildiğini anlamaya çalışıyor.
Önceki yazıyı şu sorularla bitirmiştik: “Abdullah Öcalan mevcut zıtlıkları görmüyor olamayacağına göre ne düşünüyor, ne talep ediyor olabilir? Bir yeniden yapılanma, bu kesin. Ama nasıl bir yeniden yapılanma? Silah ‘anlamsızlaştı’ ama anlam nereden gelecek, yasadan bile gelmeyecekse?”
Soruları (bkz dipnot 1) çoğaltmak mümkün, cevaplar bulanık görünüyor, kesin görünen tek şey “yeniden yapılanma”nın kendisi.
“EN BÜYÜK SINAV”
PKK’yi yakından izleyen isimlerden gazeteci Aliza Marcus’a göre örgüt, “Öcalan’ın yakalanmasından (1999) bu yana karşı karşıya olduğu en büyük sınav” ile yüz yüze. Marcus şöyle diyor: “Öcalan geçen yıl PKK’dan iki şey istedi: Savaşı bitirmesi ve yeniden yapılanması. Bunlardan ilki nispeten kolaydı. Ancak ikincisi çok daha karmaşık, çünkü yeniden yapılanmanın gerçekte ne anlama geldiği sorusu ortada duruyor.” (Bkz. Dipnot 2)
Sınavın zorluğu yapılanmanın “gerçek anlamı”na ilişkin boşluktan kaynaklanmıyor, silahlı dönemin “baskın” aktörünün ve bütün hareketin, Türkiye Kürtlerinin elli yıl içinde geçirdiği değişimin de etkisiyle geldiği noktadan kaynaklanıyor.
Örgüt bu değişimin başlıca sürükleyici aktörüydü; ama bütün toplumsal dönüşüm süreçlerinde olduğu gibi hiçbir zaman tek belirleyicisi de değildi. Malum, büyük toplumsal dönüşümler, süreçleri yönlendiren hiçbir aktörün tek başına her şeyi tam anlamıyla denetleyemeyeceği süreçlerdir.
Mücadele şimdiye kadar (aslında 2015’e kadar) büyük yasal ve anayasal değişikliklerin yapılacağı bir müzakere masası kurmayı amaçlıyor görünüyordu; bu amaç ekseninde sivil siyasal alanda önemli “başarılar” kaydedildi, kaç seçimdir parlamentonun “üçüncü büyük grubu”nu oluşturacak güce ulaşmak küçümsenecek şey değil.
Fakat “hukuk ve siyaset zemini”nde mücadele ile hiyerarşik eksende silahlı güce dayalı mücadele arasındaki fark, bu dönüşümde ilk çözülmesi gereken sorunlarından biri olarak hem örgütü hem Öcalan’ı bekliyor. Dahası örgüte ve Öcalan’a muhalif olanlar için de ortada duran bir sorun bu; “teslim oluyorlar” diye öfkelenmek yerine, silahsız süreçte kimin nasıl yol alacağını düşünmek herkes için elzem. Silahın mücadeleye zarar verdiğini düşünenlerin, silah bırakmanın daha büyük zarar vereceğini öne sürmesi kolay anlaşılır bir şey değil.
GENEL MANZARA
Peki, Marcus’un dile getirdiği soruna güncel olarak bir cevap mümkün mü? Dahası, Öcalan, örgüt, DEM Parti dahil tüm sivil aktörler, yani haraketin tamamı buna bir cevap getiriyor mu?
Mevcut sürecin geçen yirmi iki ayına bakarsak şöyle bir manzara görünüyor: DEM Parti, çoğunlukla halktan gelen “Neler oluyor, iş nereye varacak” sorularına kabaca, “Bilmiyoruz. Bekliyoruz. Öcalan’a güveniyoruz” yönlü cevaplar veriyor; bir yandan da hükümeti hızlı ve uygun adım atmaya çağırıyor. Elbette sürece yönelik eleştirel dikkatinde ve halkın/seçmen tabanının duygu ve düşünce dünyasına nüfuz etme çabasında bir sorun olmamakla beraber, sürecin mimarisinin de etkisiyle, meselenin Öcalan ile Devlet arasındaki görüşmelerin varacağı bir noktadan sonra açıklaşacağı, yani anlam bulacağı fikri DEM Parti’nin de ana söylemlerini belirliyor.
Kandil ise “Silah bırakmanın tamamlanması için önemli olan temel şey Öcalan’ın statüsüdür” tekrarı eşliğinde yine İmralı’dan gelecek mesajlara odaklanmış durumda. Yani orası da “Öcalan’ın elini güçlendirecek” biçimde hareket ederek, görüşmenin varacağı noktayı bekliyor. Bir tür “aktif bekleme” hali söz konusu; elbette iki aktör de “yasaların çıkması tamamlanınca” büyülü bir şey olacağını, bütün soruların cevap bulacağına inanıyor diyemeyiz, fakat bu bekleme halinin “halkın soruları ve kuşkularını” azaltmaya değil artırmaya yaradığını görmek gerek.
Zaten “dilim dilim” çıkacağı anlaşılan yasalara ilişkin alametlere bakınca ya da sürece eşlik eden iktidar uygulamalarını izleyince ufukta bir “siyaset ve hukuk zemini” ya da “demokratik mücadele alanı” olduğuna inanmak imkan dışı görünüyor. An itibarıyla devlet/hükümet için sürecin kendisi bir menzile ihtiyaç duymadan yeterince işlevsel bir değer kazanmış durumda, “işin durmadan uzatılması”na yol açan şeylerden biri de bu. “İç cephe”de iktidar tahkimi için elverişli bir işlev.
ANA SORU VE OLASI CEVAPLAR
Silah ‘anlamsızlaştı’ ama anlam nereden gelecek, yasadan bile gelmeyecekse, devletten gelmesi çok zor görünüyorsa?
DEM Parti’nin ve Kandil’in söylemleri aynı zamanda Öcalan’ı nasıl anlamamız gerektiğinde dair birçok yorumu da beraberinde getiriyor; fakat “anlam”ın yerine dair hayli önemli, açıklayıcı ifadeler yakın zamanda yine İmralı’dan geldi. İmralı’dan ama doğrudan Öcalan’dan değil.
İmralı’da Öcalan ile birlikte kalan PKK’lilerden Ergin Atabay’ın Yeni Yaşam gazetesinde 13 Temmuz’da “Masa Denklemini Anlamak” ve 16 Temmuz’da “Özgür Kürt Çizgisi” başlıklı iki yazısı yayınladı. (Yazılara dair geniş değerlendirme için bkz. Dipnot 3)
Biz bu yazılardan, İmralı’da konuşulan, düşünülen ve tartışılan meseleleri, meselelerin nasıl ele alındığını öğreniyoruz. Elbette imzalı bir yazıdaki görüşlerin Öcalan’a ait olduğunu öne sürecek değiliz, ona ait olanlar onun imzasıyla ya da adıyla gelenlerdir; fakat onun buradaki görüşlerden, önermelerden uzak durduğunu da öne süremeyiz, ortak tartışma ortamında şekillenmiş yazılar bunlar çünkü.
ÖRTÜK KRONOLOJİYE REDDİYE
İki yazıda dikkat çekici olan şey, “yeniden yapılanma”yı hukuki bir sonuç olarak ya da hukuki adımlara bağlı gelecekteki bir aşama olarak değil, şimdiden başlamış bir zihniyet ve örgütlenme dönüşümü olarak tarif etmeleridir (bkz. Not 3)
Özellikle ikinci yazı, eski “direniş+mücadele+müzakere” dizisini, “direniş+mücadele+inşa=Demokratik Toplum” dizisiyle değiştiriyor. Burada müzakere artık yalnızca “masa”nın adı olurken, “inşa” geleceğe ertelenmiş bir aşama olmaktan çıkarılıp bugünün siyasal pratiği haline getiriliyor. Yani silahların kaybettiği “anlam” buradan gelecek, ama öylesine değil, inşa yoluyla.
Böylece, “önce silahsızlanma, sonra yasa, ardından müzakere ve en sonunda inşa” şeklindeki örtük kronoloji tersine çevriliyor. Verilmek istenen mesaj, inşanın gelecekte başlayacak bir aşama değil, 27 Şubat çağrısıyla birlikte başlamış bulunan siyasal ve örgütsel bir süreç olduğu.
Ne var ki bu iki yazı da “yeniden yapılanmanın içeriği”ne dair bir şey söylemiyor. Belki de bu sorunun tek bir merkezden cevaplanabileceğini varsaymak, “yeni paradigma”nın en temel iddiasını gözden kaçırmak olur. Elli yıla hakim olan “mücadele mimarisi”, etkileyici yanlarına ve sonuçlarına rağmen “silahlı örgüt merkezli” olageldi. Bugün bu “merkez”in çok hızlı biçimde dağdan inip siyasetin merkezine yerleşmesini beklemek gerçekçi değil. Aynı şekilde bu mümkün olsaydı bile elli yıllık dönüşümün ardından eski mücadele mimarisinin hızla “hukuk ve siyaset zemini”nde parlak sonuçlara yol açacağını düşünmek de gerçekçi değil. Böyle bir fikir birliği sağlanmış olsa bile “geçiş süreci”nin hiç kısa olmayacağı, kimi bugünden görünen, kimi görünmeyen sorunlarla dolu olduğunu düşünmek makul.
Şayet bu yazıları doğru okuyorsam, buradaki kasıt örgütün yeniden yapılanmasından ziyade, bütün örgütlenme mimarisinin yeniden kurulması, yani ağırlık merkezinin değişmesidir. Metinlerin peşine düştüğü şey, böyle bir dönüşümün kurumsal içeriğinin hazır bir programdan çok ortak praksis içinde oluşacağı fikridir.
Öcalan’ın tüm vurguları, Öcalan’la birlikte kalan Ergin Atabey’in yazılarından anlaşıldığına göre İmralı’daki yoğunlaşmanın ana konusu bu; Atabey’in yazılarının herkesten çok “içeriye” seslenmesinin sebebi de bu. Muhtemel ki mahpuslarda 30 yıldan fazla kalarak çıkan aktörlerin “içeriye” yönelik eleştirileri de aynı amacı önceliyor. “PKK kadrolarının sivil siyasete katılması” türünden basit bir fikir ile çözülecek sorun değil bu. Devletin neye ne kadar izin verip vermeyeceği öncelikli değildir (ki Atabey bunu özellikle vurguluyor) öncelikli olan “en az dört bileşenli” (Öcalan, dağ/cezaevleri, parlamenter siyaset ve sivil örgütlenmeler) ama merkeziyetçiliği esas alan bir yapıdan, sivil siyasal yapılanmaların merkez olacağı bir yapıya evrilmenin kendi içinde taşıdığı güçlüklerdir.
“SİYASETİN ASIL SAHİPLERİ”
“Siyasetin asıl sahipleri geldi” yorumu eski mücadele mimarisi esas alındığında gayet makul görünebilir. Fakat silahın merkeziliği ortadan kalkacak ise, elli yıllık süreç Kürt toplumunu ciddi biçimde dönüştürmüş ise, “artık varlığını kanıtlamış” bir ulusun kendi haklarını hukuk ve siyaset zemininde yürüteceği bir mücadele söz konusu ise mesele artık geçmiş silah eksenli mücadele biçimlerinin sivil alana tercüme edilmesi değil, daha önce var olmayan yeni bir siyasal alanın kurulması haline bürünecektir. Bu doğruysa “aktörlerin yer değiştirmesi” değil, siyasal alanın yeniden üretilmesi sorunuyla yüz yüzeyiz.
“Bu nedenle ‘inşa’ kavramı (en azından Atabey’in yazılarında) mücadele mimarisinin nasıl tasavvur edildiğine ilişkin temel bir kavram olarak öne çıkıyor. Çünkü burada kastedilen hazır bir yapının devralınması değil, henüz oluşmamış bir siyasal pratiğin birlikte üretilmesidir; bu yüzden yeniden yapılanmanın içeriği, ilan edilmiş bir programdan çok, inşa sürecinin kendisi içinde ortaya çıkacaktır.
NOTLAR
1
DEVLETE GÜVENME-GÜVENMEME
Keza, kuruluşundan bugüne kadar “anti-Kürt nizam”ı her dönemeçte, her yeniden şekillenmede, her “açılım”da muhafaza etmek için bütün imkânlarını seferber etmiş bir devlet, sadece “Türk-Kürt kardeştir” demeye ya da “tarihsel ittifaklar”dan söz etmeye başladığı için güvenilir bir müzakere tarafına dönüşmüş olmaz. Devlet, Öcalan’ın arzuladığı dönüşümü hiç paylaşmıyorsa, bu sürecin ilerlemesine neden izin veriyor? Gerçek amacı sadece ve sadece hareketi sönümlendirmek ya da “devlete entegre etmek” mi? “Askeri çökertme”den sonra “yapısal çökertme” mi devrede?
“Zaten baştan beri Öcalan devletin adamı” türü komplocu laflara hiç prim vermesek bile bu soruları gayrimeşru sayıp geçemeyiz.
“Devlet sıkıştı” ya da “örgüt sıkıştı” türünden açıklamalar da olup biteni anlamaya yetmiyor. Mesele, tarafların ne hissettiği ya da neye inandığı, herhangi bir senaryoyu üstünkörü doğru ya da yanlış belleyip konuşmak değil, kimin hangi stratejik akıl yürütmeyle hareket ettiğini anlayabilmek.
Tartışmalardaki duygusal yükleri bir kenara bırakırsak, bir noktayı daha işaret edip yazının asıl maksadına dönelim: Devletin, Öcalan üzerinden Kürtleri asimile etmenin yolunu yaptığı ve Öcalan’ın da buna teslim olduğu eleştirisi, gerçekte Öcalan’ın böyle bir şeyi yapmaya gücünün yettiği kabulüyle hareket eder, aynı eleştiriyi Öcalan’ın Kürtleri temsil etmediği, edemeyeceği söylemiyle beraber dile getirmek kendi içinde ciddi bir çelişki barındırır. Kürtleri temsil etmeyen birinin Kürtlerin teslimini nasıl sağlayabileceği bir yana, eleştiri sadece burada kaldığı sürece sadece silahı bırakmanın doğru olmadığı temel argümanına yaslanmaktan kurtulamaz. Bu satırların yazarının süreç içinde emin olduğu tek şey, örgütün silah bırakmasının kesinlikle iyi olduğudur; umutlu olduğu tek şey ise silahsız siyasal mücadelenin Kürtlerin hak arayışlarını uzun vadede zayıflatmayacağı, güçlendireceğidir.
2
ALİZA MARCUS SAPTAMASI
Türkçeye “Kan ve İnanç / PKK ve Kürt Hareketi” adıyla (İletişim Yayınları, Ç. Ayten Alkan) çevirilen, “Blood and Belief / The PKK and the Kurdish Fight for Independence” kitabının yazarı Aliza Marcus ile perspektif.online sitesinin yaptığı söyleşide hayli önemli gözlemler yer alıyor. Marcus’un yeni kitabı “Resurgence and Revolution” umarın en kısa zamanda Kürtçeye ya da Türkçeye çevirilir.
Söyleşi için: https://perspektif.online/barisin-en-zor-sorusu/
3
ERGİN ATABEY’İN YAZILARI ÜZERİNE
İlk (Masa Denklemini Anlamak başlıklı) yazıda dışardan sürece yöneltilen eleştiriler görmezden gelinmiyor, neredeyse tamamının içeriği kabul ediliyor, hatta sürece karşı eleştirilerden daha sert ifadeler kullanılıyor: Özel savaş rejiminin psikolojik oyunları, norm devlet ya da savaş lobisinin oyunları, Kürtler üzerine büyük oyunlar, Kürtleri tamamen çökertme arzusu… Yani “İşler yolunda, bu yolun sonu da selamet” türü bir yaklaşım söz konusu değil. Bu kabullerden sonra meselenin “güvenme-güvenmeme” ya da “kabul-ret” ikiliğinde el alınmadığı, bu denklemlerin dışına çıkılması gerektiği vurgulanıyor. “Mücadelede faz değişikliği” ifadesi, başka anlamlar da düşünülerek kullanılmış olabilir ama “silahsız faz”a işaret ettiği açık. Görüşmeler “masa denklemi” olarak tanımlanırken, görüşme süreciyle “faz değişikliği” sürecinin iç içe yürüdüğü dile getiriliyor. Bu anlamıyla ilk yazı içerden ve dışardan gelen eleştirilere cevap niteliğinde.
X
“Masa denklemini anlamak” başlıklı yazı için, buyrunuz: https://yeniyasamgazetesi9.com/masa-denklemini-anlamak/
TERMİNOLOJİK DEĞİŞİM
İkinci (Özgür Kürt Çizgisi başlıklı) yazı ise birinciden daha yoğun biçimde “Kürt hareketinin kendisini” muhatap olarak alıyor, devleti ya da eleştirenleri değil. Devlete yönelik sert eleştiriler içermesine rağmen büyük bölümü aslında örgüte ve Kürtlere yönelik “pedagojik” bir retorikle ilerliyor. Metin boyunca, “özne olmak”, “inşacı olmak”, “içe doğru sorgulama”, “karşı güce göre konumlanmamak” çağrısı yapılıyor. Özetle, devleti zaten biliyoruz, önemli olan hareketin iç disiplini ve yönelimini yeniden kurabilmek, diyor.
Metin içinde dile getirilen “Kararsız Denge” ve “Örtülü Kırım İttifakı” kavramları üstünde durmayacağım, ama bu yazı açısından kritik olan “İnşa/inşacılık” üstünde duracağım. Çünkü ciddi bir terminolojik bir dönüşümü işaret ediyor: “Direniş, mücadele, savaş” gibi örgüt söylemini biçimlendiren terimler yerine “inşa” bu metinde her şeyin önüne geçiyor. Bir anlamda şöyle bir formül öneriliyor: Direnişle başladık, mücadele kesintisiz devam etti, şimdi inşaya geçiyoruz ki bu da Demokratik Toplum’a giden yoldaki en önemli aşama.
Bu yazı açısından eski “faz”ın “direniş+mücadele+müzakere” dizisi, yeni fazda “direniş+mücadele+inşa=Demokratik Toplum” dizisiyle değiştirilmiş oluyor. Yani silahların kaybettiği “anlam” buradan gelecek, ama öylesine değil, inşa yoluyla.
Öykülersek, şöyle diyor:
Yolculuk nereye? Demokratik entegrasyona.
Nasıl gideceğiz? “Masa denklemi”ndeki siyasal mücadeleyle.
Kim götürecek? Demokratik toplum inşacıları.
“İnşacılar” elbette haraketin tamamı ve “Kürt halkı” olarak tarifleniyor.
x
“Özgür Kürt Çizgisi” başlıklı yazı için, buyrunuz: https://yeniyasamgazetesi9.com/ozgur-kurt-cizgisi/
4
Devam yazısında “halk”ın dönüşümünü ele alma niyetindeyim. Çünkü bu tartışmalarda fail olarak devleti, Öcalan’ı, PKK’yi ve diğer örgütlü aktörleri öne çıkarıyoruz; halk ise çoğu zaman sadece “temsil edilen” bir varlık gibi kalıyor. Oysa siyasal mücadeleyi mümkün ya da namümkün kılacak asıl fail halkın kendisidir.