
Kürt yok kabul edilirken kullanılması da suç olan Kürt kelimesi artık “tabu” değil, Kürtçenin hakları tamam edilmiş değilse bile kelimeye alerji artık ciddiye alınır bir şey değil. Fakat anlaşılan “Kürdistan” kelimesi hâlâ hayli rahatsız edici bir kelime ki Başdanışman böyle celallendi.
Ahmet Türk “Kürdistan” dedi diye Cumhurbaşkanı Başdanışmalarından Oktay Saral çok kızdı, içinden Zafer Partili mi İyi Partili mi karar vermesi güç bir siyasetçi çıktı.
Sahi, Cumhurbaşkanlığı Danışmanları sanki kabine üstü bakanlar gibi davranıyor genellikle, niye acaba? Biri daha var mesela yarı Adalet Bakanı yarı İçişleri Bakanı gibi konuşuyor, bununla da yetinmiyor “kanaat önderi” denilen nevzuhur role soyunuyor, bir de baş kamu hukuk teorisyeni olarak sürekli kamu hukuku teorilerini baş aşağı çeviriyor. Bazı davalara kafayı takıp bütün mesaisini birilerini mahkum ettirmeye çalışarak yapanları da gördük. Manzaraya bakılırsa Cumhurbaşkanı’na danışman olmak herkese akıl, fikir ve ayar verme hakkını elde etmek demek, bildiğimiz kadarıyla kanunlarda, teamüllerde böyle bir şey yok ama demek ki bir de bilmediğimiz kanunlar, görmediğimiz teamüller var.
TÜRK: ÇOK MUTLUYUM, SARAL: HADDİNİ BİLECEKSİN!
Ahmet Türk ne dedi? Paylaşımı şöyle: “Çok mutluyum, Kürdistan’ın bir takımı Süper Lig’e çıktı, başarılar dilerim.”
Cevdet Saral’ın paylaşımı şöyle:
“Bu milletin adını, bayrağını, devletini yok sayarak siyaset yaptığını zannedenler bilsin ki; bu topraklarda ‘Kürdistan’ diye bir devlet de yoktur, olamayacaktır.
Bu devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir! Futbol üzerinden ayrılıkçı heves pompalamak kimsenin haddi değildir. Bu millet bin yıldır kardeştir, hiçbir fitne dili bu birliği bozamaz.
Konuşurken sınırını, yerini ve haddini bileceksin!”
Ne kadar öfkelenmiş Danışman bey, bir futbol takımının başarısına sevinmek “milletin adını, bayrağını, devletini yok saymak” olabilir mi? Ahmet Türk o paylaşımda olmadığına göre nerede, ne zaman bu topraklarda “Kürdistan” diye bir devlet olduğunu söylemiş?
ESKİDEN “KÜRT” DEMEK DE ZORDU
Yoksa Danışman bey “devlet” ile “ülke, memleket, toprak” arasındaki farkı mı bilmiyor? Gayet iyi biliyor elbette, onu rahatsız eden sadece “Kürdistan” kelimesinin kullanılması. Eskiden “Kürt” demek bile yasaktı; “Kürt Ahmet” ya da “Kürd İdris” gibi kabadayılar için bir istisna vardı ama çünkü öyle kullanılınca “Kürt” ile “suçlu” eşit anlama geliyordu. Aynı eski günlerde bir de Kenan Evren kullanabilirdi, “Türk” ve “Kürt” aynı şey derken.
Daha yakın ama yine eski zamanlardan birinde THY adı “Kürdistan” olduğu için Iraklı bir kadını ve yedi aile ferdini uçağa almamıştı, bir insan ülke ya da devlet olamayacağına göre, isminden de vaz geçemeyeceğine göre THY yetkilileri de Başdanışman gibi sadece kelimeden rahatsız olmuşlardı. Bir tür fobi yani. Sonra Kürt fobisi geçti. Kürtçe fobisi de öyle.
ERDOĞAN BİLE DESE, OLMAZ!
Daha da yakın bir eski zamanda, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan henüz Başbakan iken, 16 Kasım 2013 yılında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’yi Diyarbakır’da ağırlarken, konuğunu işaret ederek, “Mesut Barzani’nin şahsında Kuzey Irak Kürdistan Bölgesindeki kardeşlerimi selamlıyorum” demişti; canlı yayın yapan TRT ise alt yazıda şöyle yazmıştı: “Mesut Barzani’nin şahsında Kuzey Irak Kürt Bölgesindeki kardeşlerimi selamlıyorum.”
Söyleyen bir Başbakan, hem de Erdoğan gibi kudretli bir başbakan olsa bile TRT bürokrasisi kelimeyi yazmaktan çekinmişti, gerçi “O söyler bir şey olmaz ama biz gene de risk almayalım” demiş de olabilirler, kim bilir.
Erdoğan o zaman çok eleştirildi, şimdiki ortağı MHP’den, o zaman da ana muhalefet olan CHP’den ve başka partilerden, çevrelerden bir çok kişi nasıl o kelimeyi kullanırsın diye çıkışmıştı. Erdoğan eleştirileri 19 Kasım 2013’te cevaplarken, “CHP, MHP yöneticileri, Meclis kütüphanesine gittiklerinde, ilk Meclis, gizli celse zabıtları okuduğunda, bugün karşı çıktıkları şeyi görecekler” dedi, “hem de en başta Gazi Mustafa Kemal’in nutuklarında göreceklerini” ekleyip şöyle bitirdi:
“Kürt kelimesini o Meclis’te görecekler. Gürcü, Laz, Arap, Boşnak kelimelerini o zabıtlarını görecekler, Kürdistan kelimesini, o Meclis zabıtlarında görecekler. Anasır-ı İslam kavramını, o zabıtlarda görecekler.”
MİROĞLU: KORKULACAK BİR ŞEY DEĞİL
Belki de CHP ve MHP’liler gidip bakmış, görmüştür ama Başdanışman’ın bakmadığını bugün öğrendik; o zaman kamuya seslenme imkanı olsa Başdanışman bey ne derdi, insan merak ediyor ama işte geçti o günler.
Mesele Ahmet Türk ile de sınırlı kalmadı. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, müfredatta bir takım tanım, kavram, ifade değişikliklerine gittiklerini açıklarken, “Orta Asya yerine ‘Türkistan’ ifadesini esas alıyoruz” deyince, AK Partili Orhan Miroğlu sosyal medyadan talebini dile getirdi:
“Orta Asya’ yerine tarihi karşılığı olan ‘Türkistan’ ifadesini esas alacaksak, ‘tarihi karşılığı olan Kürdistan’ ifadesini de esas alıp müfredata koysak, ne iyi olurdu Sayın Bakanım!
Batı kaynaklarını geçtim, Selçuklu ve Osmanlı tarihi kaynaklarında Kürdistan zaten Kürtler’in yaşadığı ve düzen-nizam kurduğu bir coğrafyanın adıydı.
Osmanlılar Kürdistan coğrafyasının da sultanları olmakla övünürlerdi, Mustafa Kemal, olur da yenilgiye uğrarsa Kürdistan dağları, milli kurtuluş savaşı kadrolarını korur mu diye Hazro Miri Mustafa Bey’le uzun sohbetlere otururdu.
Zamanla, övünme ve Kürdistan coğrafyasından destek görme arayışları, yerini yasaklara ve inkara bıraktı ve hiç bir şey eskisi gibi olmadı.
Kürdistan da tıpkı Türkistan gibi korkulacak bir şey değildir.
Bu kelimenin ifade ettiği tarihi gerçekliği ve coğrafyayı inkardan vazgeçip, resmi kayıt altına alarak, Türkiye’yi yıllardır devam eden nefret söylemlerinden ve çatışmalarından korumanın zamanı gelmiştir.”
HEDEF MİROĞLU MUYDU?
Kürt yok kabul edilirken kullanılması da suç olan Kürt kelimesi artık “tabu” değil, Kürtçenin hakları tamam edilmiş değilse bile kelimeye alerji artık ciddiye alınır bir şey değil. Fakat anlaşılan “Kürdistan” kelimesi hâlâ hayli rahatsız edici bir kelime ki Başdanışman böyle celallendi. Üstelik bu Başdanışman, Türkiye’yi yönetenler arasında kelimeyi ilk defa olumlu anlamda telaffuz eden, yani tarihi bir tabuyu kıran Erdoğan’ın danışmanı, üstelik Erdoğan kelimeyi telaffuz ettiği dönemdeki başbakanlığa göre hukuken de fiilen de çok daha güçlü bir devlet başkanı bugün.
“Miroğlu iktidar üyesi ona serbest, Türk muhalefetteki bir siyasetçi ona yasak, sen bunu bilmiyor musun” diyeceksiniz fakat bu basit mensubiyet ölçüsü aslında o kadar yerinde görünmüyor. Gerçekte Cevdet Saral herhangi bir anlamda Ahmet Türk ile kıyaslanabilecek bir konuma, sıfata ve vasfa sahip değil; ne parti ne de hükümet ne de devlet bürokrasisinde söz söylemesini mümkün kılacak, dahası sözünü etkili kılacak bir yeri yok. Hal böyleyken onun bu konuda konuşması, olsa olsa Kürdistan kelimesine yönelik kişisel alerjisinin beyanı anlamına gelebilir. Yine de bir ihtimal daha var: Oktay Saral aslında Ahmet Türk’e olduğu kadar Orhan Miroğlu’na da cevap veriyor! Çünkü Orhan Miroğlu’nun paylaşımı 12 Mayıs 2026’da öğleden sonra saat 1.18’de yapılmış görünüyor; Saral’ın Ahmet Türk’e dair paylaşımının saatiyse yine aynı gün öğleden sonra 1.48 görünüyor. Oysa Saral’ın alıntıladığı ve Ahmet Türk’ün sözünün yer aldığı “siyah sancak” isimli hesabın paylaşım tarihi 11 Mayıs, saati öğleden önce 9.58. Zaten “Erdoğan’ın danışmanı” olma sıfatı başka bir muhalefet siyasetçisini etkileme şansına sahip değil, Ahmet Türk’ü etkileme şansına hiç sahip değil, sıklet uyumsuz.
Fakat “Erdoğan’ın danışmanı olmak” AK Partililer için önemli olabilir, en azından Saral kendisini burada önemli zannederken bazı verilere sahip olabilir; Miroğlu böyle eleştirileri hiç ciddiye almayacak olsa bile, ciddiye aldığında da cevabını verebilecek olsa bile, Saral parti içinde benzer çıkışların önünü kesmeyi amaçlamış olabilir.
YAPISALLAŞMIŞ KÜRT KARŞITLIĞI
Bir ihtimal de Saral’ın bu açıklamaları, paylaşımları filan doğrudan Külliye’nin bilgisi ve onayı ile yapmış olması. Hangisi daha kötü bilemedim: “Danışmanlar”ın sırf danışman oldukları için istedikleri zaman istedikleri gibi yazma, çizme, sataşma, paylama hakkına sahip gibi davranması mı? İstekle değil de talimatla yapıyorlarsa, “danışman” sıfatlı kişilerin danışmadan çok kamusal politika üreticileri olarak sahnede tutulması mı?
Saral’ın sözlerinin bizi götürdüğü daha önemli bir meseleye işaret ederek bitirelim: Saral ister bürokrat sayılsın, ister siyasetçi sayılsın, ister içinden geldiği için yapmış olsun, ister yapması için talimatlandırılmış olsun, devlet/siyaset ve bürokraside güçlü biçimde yerleşmiş, yapısallaşmış olan Kürt karşıtı ideolojinin (ve onun kadrolaşmış halinin) temsili bir figürü olarak öne çıkıyor. Bu günlerde çok sorulan “barış süreci niye tıkandı” sorusunun cevaplarından biri de bu yapısallaşmış karşıtlıkta yatıyor.
MUSTAFA DESTİCİ’NİN BAŞDANIŞMANLIK REKABETİ
Yazıyı yazıp gönderdikten sonra BBP lideri Mustafa Destici’nin çıkışı geldi. Destici, ambulansın arkasına takılarak hedefe hızlı varmaya çalışan uyanık şoför gibi (Sırrı Süreyya’ya selam olsun) uyanıktı ve peşine takıldığı başdanışmana göre daha da öfkeliydi. Türk’e kesin öfkeliydi ama belki de Başdanışman kadar olamadım diye kendine de öfkeliydi. Öfkesini siyasetine yakışacak bir dil ve üslupla dile getirdi, dil-üslup dediysem üç dört kelimelik düşmanlık jargonundan ibaretti söyledikleri.
Hedefi de ait olduğunu söylediği milliyetçi çevrelerle nevzuhur “şehirli seküler ırkçı” ya da modern faşist kesimlerin sosyal medya trollerini harekete geçirerek bir linç zevki tatmaktı muhtemelen, dilin küfür dili olmasının sebebi buydu.
Ahmet Türk kendisini muhtap saymayınca bu sefer savcıları (ve kamuoyunu) göreve göreve çağırmaya koyuldu, “Kürdistan” demenin suç, “Kürdistan’da Ermeniler, Süryaniler, Araplar da var” demenin ağır suç olduğunu düşünüyordu. Bu ikinci suç ve linç duyurusu girişimi ise biraz bu işler bildiğini zanneden bir danışman tarafından kaleme alınmıştı, kelime haznesi genişlemişti, “üniter”, “kapsayıcı bir coğrafi terim”, “ütopik” filan gibi bilimsellik efekti yaratacak jargon kelimeleriyle süslüydü.
Her şey akıl, ruh, atmosfer, stil ve imla olarak Ağrı isyanından sonra gazetelerde çıkan “Muhayyel Kürdistan burada metfundur” karikatürü gibiydi. Karikatür de olsa içindeki imha arzusunu, yani yok edici kolonyal arzuyu olduğu gibi ortaya koyuyordu; bize barış, entegrasyon filan gibi şeyleri içeren süreç değil kadim nekropolitikayı sürdürecek irade lazım der gibiydi. Belki de abartıyorum, sadece kendisinden daha çok görünür olan başdanışman olmak için iş başvurusuydu, kim bilir?