Aktüel Yorum

Her insan ırkçılığa yatkındır

Şahap Eraslan

Irkçılığı konuşurken genelde ötekinin ya da başkasının ırkçılığını tartışırız. Ancak bu yaklaşım bile, ırkçılıkla yüzleşmekten kaçınma eğilimidir. Irkçılıkla yüzleşmek, sadece ve sadece kişinin ya da grubun kendi ırkçılığıyla yüzleşmesiyle mümkündür. Almanya’daki, Amerika’daki ırkçılığı ele almak kuşkusuz değerlidir, ancak uzaklardaki ırkçılıkla uğraşmak, çoğu kez kişinin kendi ırkçılığını örtme/kaçınma çabasıdır.

Amerika’daki ırkçılığı ele almak yerine, kendi toplumumuzda öteki olarak gördüğümüz insanlara nasıl davrandığımız, gerçek ırkçılığımızı ortaya çıkaran turnusol kâğıdıdır. Kendi ırkçılığımızla yüzleşmek, kendi önyargılarımızı, genellemelerimizi ve negatif projeksiyonlarımızı sorgulamayı gerektirir.

Burada kullandığım ırkçılık tanımı, bir ırkın diğerini aşağılaması ve insandışılaştırarak yok etmeyi sorun görmemesi yerine, daha geniş bir çerçevede ele alınmıştır. Irkçılığı, bir grubun (sadece ırk veya millet değil) kendisini yücelterek başka bir grubu ötekileştirmesi ve ona düşmanlık beslemesi olarak tanımlıyorum. Irkçılıkta en temel problem, ötekini öteki olarak kabul edememek, yani farklı olanı benimseyememektir. Bu tanıma göre, aynı milletten insanların kendi ötekilerine/kendi içlerindeki gruplara karşı tutumları bile çok ırkçı olabilir. Örneğin, taşralı-kentli, kadın/erkek, yetişkin/çocuk MHP’li/CHP’li çatışması veya gerilimi ırkçı renkler taşıyabilir. Tanımı geniş tutmam, ırkçılığı sadece kanlı çatışmalar yaşayan grupların yaşadığı bir sorun olarak görmemem anlamına geliyor. Çünkü bu geniş tanım, başka bağlamlarda ırkçılığın “normalleştirilmesi” gibi algılanabilir ve ırkçılığın zulmünü ağır ödeyen grupların acısının önemsizleştirilmesi gibi değerlendirilebilir. Bu tür eleştiriler bir yanıyla oldukça haklıdır.

İnsanlar, kendilerine yük olan olumsuzlukları dışa vurma eğilimindedirler ve bu olumsuzlukları başkalarının üzerine yüklerler. Ancak bu kez de o olumsuzluğu ötekinde gördüklerinden ya da gördüklerini hayal ettiklerinden, bu olumsuz olanla başkası üzerinden uğraşırlar. Mesela “Almanlar Türkler yüzünden işsizler” gibi. Bu, psikolojik bir savunma mekanizması olan projeksiyonun bir örneğidir.

Projeksiyon, bireyin kendi kabul edilemez veya rahatsız edici duygularını ve düşüncelerini, başka birine atfetmesidir. Bu süreçte, birey kendi olumsuz duygularından kaçınmaya çalışır, fakat bu duygular başkalarına yansıtıldığında, bu kez de başkalarıyla uğraşma gereği doğar. Mesela Yunanlılar İstanbul’u almak istiyorlarsa Yunanlılara dikkat etmek gerek. Kürtler teröristse Kürtleri izlemek, yaptıklarını denetlemek gerek. Buradaki iç mesele, iç huzursuzluğu ve iç dünyanın kendisini paranoyak içtepiler nedeniyle izlenir hissetmesidir. Projeksiyon kişinin kendi içsel sorunlarını çözmek yerine, dış dünyada bir sorun yaratmasına ve bu sorunla mücadele etmesine yol açar. Bu kez de dış dünyanın tehdidine karşı uyanık olmak gerekir ve dışa atıp kurtulduğumuzu sandığımız mesele bu kez dışımızdan bizi izler hale gelir.

Örneğin, bir kişinin kendisinde kabul edemediği öfke veya nefret duyguları olabilir. Bu kişi, bu duyguları ötekine yansıtarak, ötekini öfkeli veya nefret dolu olarak görür. Eğer olumsuzun yansıtıldığı grubun bana nefret duyuyor ve öfkeliyse bu kez de kendimi korumam ve dikkatli olmam gerekir. Bu durumda olumsuzu yansıttığım grup/kişiyle olumlu bir ilişki kuramam çok zorlaşır. Sonuç olarak, bu kişi, kendi duygularıyla yüzleşmek yerine, ötekiyle mücadele eder. Bu durum, bireyin kendi içsel olumsuzluklarından kaçınmasına yardımcı olabilir, ancak bu kaçınma geçicidir ve gerçek sorunun çözümüne katkı sağlamaz.

Bu mekanizma, toplumsal düzeyde de işleyebilir. Bir grup, kendi içindeki sorunları ve olumsuzlukları başka bir gruba yansıtarak, o grubu kötü veya düşman olarak tanımlar. Bu şekilde, kendi içsel sorunlarıyla yüzleşmekten kaçınırlar, ancak bu süreç, ötekileştirme ve ayrımcılığı besler.

Sonuç olarak, insanlar kendi olumsuzluklarını dışa vurduklarında ve bunları başkalarının üzerine yüklediklerinde, kendi sorunlarından kaçınmış olurlar. Ancak bu yaklaşım, sadece geçici bir rahatlama sağlar ve temel sorunları çözmez. Kendi olumsuzluklarımızla yüzleşmek ve bu duyguları sağlıklı bir şekilde yönetmek hem bireysel hem de toplumsal düzeyde daha sağlıklı ve adil bir yaşam sürdürmemizi sağlar. Burada bir çıkmaz oluyor. Dışarı attığı kötü tekrar kendisine dönüyor/kendisinin konusu olmayı sürdürüyor ve bir bumerang gibi attığı kendisine geri geliyor, yeniden geri atıyor. Burada başka bir dinamik de devreye giriyor. Kurtulmak istediğinden kurtulamadığı için de öfkeleniyor. İnsan öfkesiyle kavga edemediğinden öfkelendiğiyle kavga ediyor. Başlattığı bu oyundan ötekini sorumlu tutuyor ve kendisinde oluşan öfkeden de öteki sorumlu oluyor. Öfkenin sürekliliği, rahatlama mekanizmalarının (dışa vurmak gibi) işlevini yerine getirememesi öfkeyi hınca dönüştürüyor. [1]

Bir dönem sonra da ötekinden daha doğrusu bu çıkmazdan çıkmanın yolu olarak ötekinin ortadan kaldırılması projesine dönüşebiliyor. Bu durum öteki yok edilse bile rahatlama olmuyor çünkü tüm sistem ötekine projeksiyon üzerinden yürüyor. Yeni düşman ötekiler oluşturuluyor. Ülkede düşman ötekinin değişkenliğine bakarsanız sanırım daha iyi anlaşılırım. Bazen Ermeniler, bazen Kürtler, bazen Aleviler, yer yer solcular… Son yıllarda bu düşman ötekilere FETÖ’cüler de eklendi. İhtiyaca ve duruma göre bu gruplar veya bu gruplardan biri seçilebiliyor.

İnsan dünyaya geldiğinde birilerine muhtaçtır ve çaresizlik, insanın büyürken birçok ortamda deneyimlediği, çok iz bırakan ve yeniden düşmek istemediği bir durumdur. Irkçılık, bu tür çaresizlik anlatılarıyla çaresizliğin çaresi olarak kendisini sunar. Irkçılar genelde çaresizliklerini öfkeye dönüştürebilirler. Sürekli öfkeli olmaları ve kavgaya/zulme yatkınlıkları bundan… İşte bu çaresizliğe en basit çözümü sunarlar. İnsanların tarih boyunca en karmaşık işleri bile en basite indirme eğilimi vardır. Dinler, bu karmaşıklıklara en kolay yanıtları verir: Dünya nasıl oluştu, evreni kim yarattı, ölümden sonra ne var… Tanrı… İşte bu zor ve karmaşık sorulara bulunan en basit yanıttır. Irkçılık da bu basitlik geleneğini sürdürür. Ekonomik sorunlardan Gezi’yi, doların yükselmesinden de Osman Kavala’yı sorumlu tutar. Selahattin Demirtaş da hepsinden sorumlu…

Bu yazının amacı, ırkçı tutumları anlamaya çalışmaktır. Irkçı tutumlar radikalleşmeye çok yatkındır. Bazı ırkçılıklar “hafif ırkçılık” ya da “biraz ırkçılık” da başka adlarla (yeni sağ, popülizm, milletçilik, ulusalcılık, ülkücülük gibi) anıp ırkçılıktan çıkarmak çok problemli. Irkçı tutumlar konusunda uzlaşmacılıktan, bağışlayıcılıktan ve rasyonelleştirmelerden uzak durmak, bu konuda daha hassas olmak gerekir. Günümüzdeki popülist ırkçı akımların en belirgin özelliği kaypaklıkları, belirli konulardaki renksizlikleri ve faydacılıklarıdır. [2]

Irkçılığı incelerken en önemli ölçüt, ötekinin ırkçılığı nasıl yaşadığıdır. Irkçının kendi ırkçı tutumunu hafif göstermesi, ötekinin yaşadığı ırkçılığı hafifletmez. Kısacası, ırkçılığın hedefinde olan ötekinin ırkçının tutumunu nasıl yaşadığı ve algıladığı önemlidir. Örneğin, “Aleviler/Kürtler kardeşimiz” demek yeterli değildir; kardeşliğimizi nasıl yaşadıklarını ve hissettiklerini sormak ve onların beyanlarını temel almak gerekir. Bunun nedeni, ırkçılar ile öteki arasındaki asimetrik ilişki ve ötekinin bu ilişkideki zayıf konumudur. Ötekinin kendisini nasıl hissettiğinin önemi, ötekinin korunma mekanizmalarının sınırlılığı ve sesinin duyurulamaması ile de ilişkilidir.

Irkçılığın özünü, ötekine yönelik tutum ve davranışlar oluşturur. Irkçılığın bir diğer özelliği ise “negatif politika” [3] üzerine kurulmuş olmasıdır. Irkçı kişi veya grup, kendisini yüceltmek ve bu pozitif durumu gerekçelendirmek yerine, ötekinin bazı özelliklerini negatifleştirir ya da negatif özellikleri ötekinin üzerine yıkarak politikalar üretir. Negatiflik bir süre sonra doğal hal olmaya başlar. Her şeyi negatif görerek ve paranoyak bir dünya kurulur. Uyanık olmak gerekir, vatan meselesidir her şey ve ötesi “teferruattır” yani… Yani Kürtçe şarkı söylemek bölücülük, terör propagandası, börek satmak Fetö terör örgütüne destek, semah dönmek mum söndü yapmaktır. Bu ırkçı ve paranoyak dünya kurulduktan sonra ırkçı yöneticiler her eleştirel sesi bu düşmanlaştırmayla saf dışı bırakırlar. Bunun anlamı şudur: Irkçılar çok kötü insanlardır ve kimisi bunun farkında değildir çünkü ırkçılık “kutsal dava” /” vatan/millet” olarak pazarlanır. Irkçı kişi, kendisine ait negatif özellikleri kötüyü ötekine yansıtır ve böylece içindeki kötüden/negatiften kurtulmayı amaçlar. Yani kötü olan ötekidir. Irkçı ise kendisini kötüye karşı kendisini koruyan/savunandır. Bu savunmacı öfkeyi/şiddeti/yıkıcılığı masumiyet sanır. Irkçı zulmü masumiyetten yapar. Irkçılar sürekli masumlardır yani. Negatif tutumdan ötürü de sürekli yeni olumsuzluklar üretir. Ancak, ötekiyle uğraşırken aslında yansıttığı kötüyle de gereğinden fazla zaman geçirir ve bu durum, ötekine yansıtarak kendi dışına çıkardığını düşündüğü negatif/kötüden tamamen kurtulmasını engeller.

Erdoğan ve yandaşlarının bizi inandırmaya çalıştığı ama fazla da anlamlı olmayan bir mesele var: İslam’da ırkçılığın olmadığı iddiası. Bu iddiayı Kâbe etrafında dönen insanların yaşlarının, renklerinin ve milliyetlerinin önemsizliğinden (yani orada ayrımcılığın olmadığından) yola çıkarak İslam’ın eşitlikçiliğine vurgu yaparak savunuyorlar. Yani İslam’da ayrımcılık yoktur diyorlar. Evet ama bu Müslümanlar arasında ayrım yoktur anlamına geliyor (aslında bu bile ciddi sorun. En çok Müslümanın kanını Müslümanlar dökmüş tarih boyunca. Dört halifenin de üçü suikastla öldürülmüş). Belirli ritüellerde yer yer bu eşitlik duygusunu kuşkusuz Müslümanlar yaşıyor. Ancak İslam, çok eşitlikçi bir din değildir ve insanlar ve gruplar arasında belirgin hiyerarşiler mevcuttur. Örneğin, köleler ve cariyeler ile sahipleri arasında eşitlik yoktur. İbadet esnasında, mesela namazda, eşitlik duygusu yaşanabilir. Ancak namaz sonrası toplumdaki eşitsizlikler devam eder. Cuma namazı sonrası bazıları deveyle ya da arabayla, bazıları ise yaya olarak evlerine dönerler.

Irkçılığı incelerken, o grubun ötekini nasıl tanımladığına bakmak gerekir. İslam’da öteki, kafirler, dinsizler, eşcinseller ve gayrimüslimlerdir. Ve İslam’ın bu ötekilere bakışı hiç de olumlu değildir. İslam, ötekini kendileştirene kadar, yani Müslümanlaştırana kadar mücadele edilmesini ya da yok edilmesini emreder. Bu da ötekinin ötekiliğini bitirmek anlamına gelir. Eşitlik örneği olarak söylenen Kâbe gösterilir. Bu bile sorunludur aslında. Kâbe’ ye ötekinin yaklaşması bile yasaktır ve Kâbe’de ötekine yer yoktur. İbadet anındaki Müslümanların kendi aralarında eşitlenmiş duyguları, kendi aralarındaki bir meseledir ve ötekine saygı anlamına gelmez.

Benzer bir “uyanıklığı” Türk ırkçıları da milliyetçiliğin ve ülkücülüğün ırkçılık olmadığını iddia ederek gösterirler. Belirli ölçütlere dayanarak bir beyanın ya da tutumun ırkçı olup olmadığına karar verilebilir.

Sonuç olarak, İslam’da ibadet sırasında yaşanan eşitlik duygusu, toplumdaki eşitsizlikleri ve ötekine karşı olumsuz tutumları ortadan kaldırmaz. Ötekine saygı ve eşitlik, ibadet anındaki geçici duygularla sağlanamaz ve bu konuda daha derin bir anlayış ve kabul gereklidir.

Bu yazıyla ırkçılığa razı olmayı değil de ırkçılığı daha ciddiye almak gerektiğini anlatmayı deniyorum. Irkçı olmamak imkansızdır çünkü her insanın ırkçılığa meyillidir. İnsanın savunma ve korunma mekanizmalarıyla ırkçılığın temelini oluşturan psikolojik yapılar çok benzerdir. Özellikle sol kültürden gelen arkadaşlar, ideolojik olarak ırkçılıktan uzak olduklarını ve enternasyonalizm eğilimleri sayesinde ırkçılıktan arınmış olduklarını düşünebilirler. Ancak, insanın “doğasında” (on binlerce yıllık kültür deneyiminden sonra bazı bilim insanları doğa değil de ikincil doğadan söz ediyorlar. Bazı bilim insanları ise “doğa” kurgusuna temelden itiraz ediyorlar) ırkçı olmaya yatkınlık vardır. Kişi, kendi “ben“ini oluştururken bunu “sen” ya da “diğerleri” üzerinden yapar ve pozitif olanı kendi hanesine yazma eğilimindedir. Bu da ötekinin negatif tanımlanmasına yol açar. Negatif olarak tanımlanan öteki, düşmanlaştırılmaya çok yatkındır.

İnsanın yaşamında en doğal biçimde kullandığı mekanizmalar bölünme/kutuplaştırma ve yansıtmadır. Bu bölünme, “ben iyi/sen kötü” ikiliğini hızla oluşturabilir. İnsan, iyi olabilmek adına “arı iyi için” kendisine ait olan kötüden kurtulmak ister ve kendi kötüsünü ötekine yıkma veya yansıtmaya meyillidir. Bu projeksiyon sırasında ölçü sıkça kaçırılır ve gerçeklikten uzaklaşılabilir çünkü insanın olumsuzdan kaçınma eğilimi vardır. Negatif olandan kaçarak ve bu negatifi başkasının üzerine yıkarak rahatlayacağını, saf/arı iyiye ulaşacağını ve mutlu olacağını düşünür. Bu anlamda, kendisindeki negatifi ötekine yansıtır. Bu durum, ırkçı eğilimlerin güçlenmesine zemin hazırlar. Irkçılar da kendilerini sadece iyi ötekini de kötü olarak imlerler. Bölünme/kutuplaştırma dediğimiz yer yer her insanın yaptığı şeyi ırkçı psikolojik yapısının temeline yerleştirir. Yani ilkel savunma mekanizması olan bölünme/kutuplaştırma aktifleşir ve inanarak iyi/kötü bölünmesini çeşitli kontekstlerde uygular. Irkçıların dünyasının temelinde işte bu paranoyak eğilim var. Türkün Türk’ten başka dostu yok derken buna inanır. Irkçı liderler bu paranoyak yapıyı kullanırlar ama sıradan ırkçılar gerçekten söylediklerine inanırlar. Yani inançlarında samimidirler. Zaten mücadelelerindeki kararlılık da bu paranoyadan yani yok edilme korkusundan beslenir ve ırkçı için sözde düşmanlarla mücadele sahi bir mücadeledir ve varoluşsaldır. Dünya onlara göre düşmanlarla dolu yerdir. Bu kadar düşmanın olduğu dünya cehennem gibi algılanır ve sürekli tetikte olmak gerekir.

Sonuç olarak, her insanın içinde ırkçı eğilimler olabilir ve bu eğilimler, öteki’yi negatifleştirerek ve kendi pozitif özelliklerini yücelterek beslenir. Bu durumun/eğilimin farkında olmak, ırkçılıkla mücadelede önemlidir. Ötekileştirmenin ve negatif projeksiyonların farkında olmak, daha eşitlikçi ve adil bir topluma ulaşmak için gereklidir.

Dünyanın büyük bir yer olması ve dünyadaki bilgilerin, grupların çokluğu, insanın hayatını kolaylaştırmak için bu bilgileri kategorize etme eğilimini beraberinde getirir. Bu da önyargıların oluşmasına neden olur. Önyargılar, aslında işlevsel olabilir, çünkü dünyayı hızlı ve basit bir şekilde anlamamıza yardımcı olurlar. Ancak, önyargılar katılaştığında, insanın bu önyargıları sorgulama ve esnetme imkânı azalır.

Örneğin Urfa’ya (ya da Kanada, Japonya, ya da Kayseri’ye, yani herhangi bir yere) gezmeye gitmeden önce, Urfalılar hakkında önyargılara sahip olabilirim. Urfalıların tutucu, inançlı, sahtekâr, pis, cana yakın, bonkör gibi özelliklere sahip olduğunu düşünebilirim. Bu önyargılar, genellikle kişisel deneyimlere-yargılara- değil, sınırlı bilgilere dayanır. Eğer bu önyargılarımda katı davranırsam ve Urfa’da yeni bir deneyime açık olmazsam, geri döndüğümde Urfalıların çok kötü ya da çok iyi insanlar olduğunu söyleyebilirim. Bu önyargılar hem olumsuz hem de olumlu olabilir.

Irkçılığa yatkın başka bir konu da genelleştirmedir. Urfa’da her yeri görmemiş, Urfa hakkında az bilgiye sahip olmuş ve Urfalıların hepsini tanımamış olsam da sınırlı deneyimlerimden genellemelere varabilirim. Irkçı düşüncede sürekli bir genelleme görürüz ve bu genellemeler mutlak doğru olarak kabul edilir. Örneğin, “Araplar pistir” ya da “Yahudiler haindir” gibi genellemeler yapılır. Aslında ister istemez çoğumuz genelleme yaparız ve bu çoğu kez kaçınılmazdır. Bu genellemeler çevremizi anlama ve dünyayı kavrama çabamızın bir parçasıdır. Ama anlattığım kontekstte çok problemlidir ve sürekli gözden geçirilmek durumundadır ve genellemede esneklik de olabilmelidir.

Irkçılar, genellemeleri özellikle kullanırlar. Bu genellemeler, kötü ve iyi olanı sadece bilgi olarak bırakmaz, duygularla iç içe hale getirir. Pislikten kaçınırız ve pis olarak tanımladığımız kişilerden tiksinir, onlardan uzaklaşır ya da onları ortadan kaldırırız. Bir kişiye “terörist” dediğimizde, ona karşı ne yapmamız gerektiğini de biliyoruz. Teröristlik, çok yaralayıcı bir söylemdir. Terör varsa, anti-terör uygulamaları devreye sokulur. Rainer Mausfeld, terör kavramının ideolojik olduğunu ve devletlerin bunu çok kullandığını anlatır. Anti-terör politikaları, devletin terörünü yasallaştırır, der. [4]

Kötü olan sadece kötü değildir; nefret ettiğimiz ve öfkelendiğimiz kişidir de. Irkçılık, öfkeyi sermaye yapar ve öfke politikaları üzerinden insanları örgütlemeye çalışır. Kısacası, ırkçılık, bazı bilgilerin (burada seçici davranılır) duygusallaştırılmasıdır. Tekil negatif örnekler seçilerek ve bu seçilen de öyküleştirilerek duygusallaştırılır.

Irkçı propagandanın dikkat çeken bir yanı var: yeryüzündeki karmaşık sorunların sorumlusunu ötekinde somutlaştırması ve bireyi bu suça ortak etmesi. Yaşanan sorunlarının nedeni mesela bir ırkçıya göre Türk’ün uyanık olmaması (yani ötekini yeterince kontrol edip, ona karşı uyanık olmaması, yani Türk’ü uyutuyorlar, Türk’e/Rus’a/Alman’a komplo kuruluyor). Irkçı liderler önce kişiyi sorunlardan sorumlu tutar/suçlar sonra da çözümünü, ırkçılığı çözüm olarak önerir. Kendini suçlu hisseden kişiye de aynı zamanda çözüm: “Biz birlik olursak düşmanlarımızın hepsini yeneriz”. Yani biz akıllıyız, zekiyiz, her sorunu da çözebiliriz ama suçumuz birlik olmamak, aldatıldığımızın farkına varmamak, dış güçlerin oyununa gelmek. Zaten onlar kanımızı, kültürümüzü, soyumuzu bozmak istiyorlar, çünkü bizden korkuyorlar, çünkü biz kahramanız. Tarih boyunca da bizden korktular. Sonra bu hilelerle birliğimize saldırdılar falan. Bu anlatı her yerde aynı. Almanya’da, Türkiye’de, Fransa’da… Dilleri farklı ama masal aynı… Biz kendi aramızda kalır birlik olursak saf/arı kalırız ve düşmanlarımızla baş edebiliriz. Böylesine basit bir mekanizma neden bu kadar başarılı…. Aslında bu çok tanıdık bir düşünme sistemi. İbrahimi dinler kötüden kişiyi sorumlu tutar. [5] Mesela günah tasarımı. Doğa olayları, yaşanan zorluklar insanın sorumluluklarını yerine getirmemesine verilen cezadır. Yani dinsel tasarımlarda biri kötülük yapıyorsa (mesela içki içiyorsa, dini vecibelerini yerine getirmiyorsa) sosyal çevresi de bundan sorumludur. Bu nedenle din sosyal denetlemeyi beraberinde getirir. Yani toplu cezalar seller, depremler işte kötüleri ve sorumluluklarını yerine getirmeyen kötünün sosyal çevresine de verilir. Yani insan yaşadığı kötülükten de sorumludur…

Irkçılık işte yaşadığı kötü’den kişiyi sorumlu tutar. Birlik değildir, çevresinde olana sessiz kalır… Bu her ırkçıyı aktif hale getirir. Kürt gençler sokakta şarkı söylüyorlar… Dolmuşta Kürtçe konuşup gülüyorlar… Burada mesele şarkı ya da gülme değil… Buradaki mesele bir ırkçıya göre vatan/matan meselesi. Yani doluştaki kavga vatanı böldürmeme, teröre karşı çıkma meselesi… Burada başka bir boyut var… Ödipal dışlanma… Dil üzerinden insan aidiyet ve dışlanma yaşar. Kürtçe bilen olaya dahil olur, söyleneni anlar. Bilmeyen ise dışlanır… Dışlananlarda paranoyak bir his oluşur. Almanya’da da kendi aramızda Türkçe konuşup eğlendiğimizde ırkçı Almanlar onlara güldüğümüzü, onlar hakkında konuştuğumuzu sanarak bize Türkçe konuşma yasağı koymayı deniyorlar. “Burası Almanya Almanca konuşun”. Bir yanı çok ırkçı, diğer yanı paranoyak, denetleyici ve güvensizlik. Psikopatolojiyle ideoloji burada iç içe…

Gazetede bir haber okudum: “Suriyeli çanta hırsızı yakalandı.” Bu haber, sadece bir çanta hırsızlığı ve hırsızın yakalanmasından ibaret değil, daha fazlası var. Ulus devletler oluşurken, polis, mahkeme, hapishane gibi kurumlarını da oluştururlar. Her milletin, kendisini en asil ve en dürüst olarak görse de hainleri, hırsızları ve tecavüzcüleri var. Suç, ulusal bir özellik değil, insana ait bir şeydir. Bu haberdeki mesele, sadece çanta çalma ve hırsızın yakalanması değil, Suriyeli olmasına özellikle vurgu yapılmasıdır.

Hiç “Burdur’da çanta çalan Türk hırsız yakalandı” biçiminde bir haber okumadım. Burada, negatif ve kriminal bir davranışı Suriyeli’likle açıklama çabası vardır. Hepimiz biliyoruz ki Kürt, Türk, Roman, Alman, Amerikalı ve Suriyeli çanta hırsızları var ve bunların bazıları da yakalanıyor. Söylemek istediğim şu: Irkçı propagandanın en etkili yöntemi, bilgiyi tek taraflı vererek ve saklayarak kitleleri bir yöne yönlendirmektir. Almanya’da da suç işleme istatistiklerinde yabancılar dikkat çekiyor. Bu, yabancıların kriminal enerjilerinin fazlalığıyla değil de başka nedenlerle açıklanıyor.

Rainer Mausfeld,[6] kısa vadede bu tür bilgilendirmenin insanları bir yöne kanalize ettiğini, uzun vadede ise bilginin duygusallaştırıldığını, değerler ve düşünce sistemi oluşturulduğunu belirtir. Duygusal yoğunluk, sağlıklı ve eleştirel düşünme alanını daraltır. Artık dünyayı seçici algılayan, seçici değerlendiren ve değerler ve düşünce sistemini ırkçılaştırmış insanlar vardır. Bu dönüşü zor bir yoldur.

Bu tür haberler, toplumda belirli bir gruba karşı önyargı ve nefretin artmasına neden olur. Suçun milliyeti veya etnik kökeni yoktur. Suçu etnisiteyle açıklamayı denemek bile çok ırkçı bir arayıştır aslında. Herkes belirli koşullarda suç işleyebilir. Yani her insanın aslında biraz da kriminal enerjisi var. Başka bir yazıda bu konuyu açacağım (Komplo teorileri ve Soykırımlar başlıklı yazıda bu konuyu ayrıntılandıracağım. Özellikle Milgram Deneyleri’yle bu durumu açıklamayı deneyeceğim) Belirli bir grubun sürekli olarak suçla ilişkilendirilmesi, o gruba karşı haksız ve ırkçı bir bakış açısının yerleşmesine yol açar.

Irkçı propagandaya karşı dikkatli olmak, bilgileri eleştirel bir gözle değerlendirmek ve önyargılardan arınmış bir perspektifle yaklaşmak, daha adil ve eşitlikçi bir toplum için gereklidir.

Cimbom’lular veya Beşiktaşlılar, maçlara takımlarının flamalarıyla gidiyorlar. Lig maçları ulusal maçlar değil ve bazı flamalarında bayrak da bulunabilir. Ancak, Amed Sporlulara bayrak taşıma ve İstiklal Marşı söyleme mecburiyeti adeta zorunlu (ceza?) kılınıyor. Futbol maçlarında bazı takımların taraftarlarının bayrak ve flama taşımaları normal bir durumken, Amed Sporluların benzer davranışları, farklı bir muameleye tabi tutulur. Bu, onların kimliklerini ve aidiyetlerini ifade etmelerini engellemeye yönelik bir baskıdır. Bu durum, ayrımcılığın ve ırkçılığın bir yansımasıdır. Burada vurgulamak istediğim nokta, normali anormalleştirme eğiliminin ırkçı bir tutum olduğu ve mantıkla değil, patolojik duygusallaştırmayla ilgisi olduğudur.

Anormali normalleştirirken aynı zamanda normali anormalleştirme eğilimi, belirli bir grubun ya da topluluğun rutin davranışlarını ve alışkanlıklarını “anormal” olarak tanımlayarak, onları ötekileştirmeyi ve marjinalleştirmeyi hedefler. Bu tutum, sadece mantıksız değil, aynı zamanda patolojik bir duygusallaştırmayı da içerir. Bu yaklaşım, önyargıların ve ırkçı düşüncelerin beslenmesine ve güçlenmesine neden olur.

Bu tür tutumlar, toplumsal birlik ve beraberliği zedeler ve çeşitli gruplar arasında güvensizlik ve düşmanlık yaratır. İnsanların kimliklerini ve kültürlerini özgürce ifade edebilmeleri, sağlıklı ve adil bir toplumun temelidir. Irkçılıkla mücadele etmek, bu tür patolojik duygusallaştırmaların farkında olmak ve bunlara karşı durmakla mümkündür.

Sonuç olarak, normali anormalleştirme eğilimi, toplumu bölme ve ayrıştırma amacı güden ırkçı bir tutumdur. Mantık ve sağduyu yerine duygusal tepkilerle beslenen bu tür yaklaşımlar, toplumda adalet ve eşitlik duygusunu zedeler. Bu yüzden, bu tür tutumlarla mücadele etmek, daha sağlıklı ve adil bir toplum için gereklidir.

[1] Bir Kültürdeki Yolculuk Anıları, Kıskançlık, Haset ve Hınç, src Yayınları, 2024.

[2] Pierre Rosanvallon, 2020, Das Jahrhundert des Populismus=Popülizmin Yüzyılı, s. 125, Hamburger Edition.

[3] Age., s. 68.

[4] Warum Schweigen die Lämmer=Kuzular neden sessizler? 2019, Westen Verlag, s. 46.

[5] Richard Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar,2023, 4. Basım, Metis Yayınları, s.110.

[6] Agy., s. 79.

Şahap Eraslan: 1980’de cunta öncesi Almanya’ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berin’de çalışıyor.

Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Reklamı engelleyerek iyi yapmışın, yazıya odaklanmakta fayda var.