
Eşitsizlikteki şiddet
Eşitlik ve kimlik meselesini konuşmak üzere huzurlarınızdayım. Çok eski zamanlardan bir alıntı ve yakın zamanlardan anılarla başlayacağım. Aristoteles, ‘Politika’ adlı eserinde eşitlik meselesinin özel yerini özgün biçimde vurgular:
“Neyin eşitlik neyin eşitsizlik içerdiği konusu eksik bırakılmamalı. Çünkü siyasetin açmazını ve felsefesini ilgilendiren bir meseledir bu.” (Aristoteles, Politika 1281b21 Eşitliğin siyasetin en temelindeki mesele olduğunu ilk dile getiren filozoftur Aristoteles ve 2500 yıldır süren bir tartışmanın temelleri vardır burada.
ÖYKÜ
Bu sunumumda size, kişisel öykümden bir kesit anlatarak, o kesitin içinde yer alan öğelerin yardımıyla Türkiye’de Kızılbaş toplulukların eşit yurttaşlık mücadelesine ilişkin bazı gözlemlerimi aktaracağım. Kişisel öykü için özür dilerim, aslında hiçbir özel yanı olmayan, yüzbinlerce örneği bulunan, sıradan bir öykü. Sıradan, ama işte konu eşitlikse sıradanlığı içinde çarpıcı bazı yanlar içeren bir öykü, yüzbinlerce belki milyonlarca benzer öykü gibi.
Bugün dünyanın en büyük kentlerinden birinde, İstanbul’da bir aradayız. Ailem 1975’te İstanbul’a geldi. Çok güzel bir yerine geldik İstanbul’un, Çengelköy sırtlarında, Talimhane semtine bağlı, meyve bahçeleri, çamlıklar, böğürtlen ve çitlembik çalılıkları, fundalıklarla iç içe bir mahalleye. Babam, o dönem ailesini alıp şehirlere göçen milyonlarca insan gibi, birkaç temel umutla yola çıkmıştı: Çalışacak, çocuklarını okutacak, ekonomik imkanların günden güne daraldığı kırsal hayattan daha iyi bir hayat imkanı bulacak filan.
Ben ve benden bir yaş küçük kardeşimi okula başladığımızda o güne kadar hiç bilmediğimiz bir sorun bizi bekliyordu: Okulda başka bir dil konuşuluyordu ve biz o dili bilmiyorduk.
Ben biraz biliyordum, kardeşim hiç bilmiyordu, iki yıl konuşmayı reddetti, öğrendi ama konuşmadı. Koçgirili, yani Kürt bir ailenin çocuklarıydık. Derslerde anlatılanları anlamıyorduk anladığımız kadarını da yanlış anlıyorduk. Üstelik dil farkı sadece dil farkından ibaret değildi, konuştuğumuz dil konuşmamamız gereken bir dildi. Uygunsuz bir dildi yani.
Devletin herkese eşit biçimde sunduğu okul imkanından Kürt çocukları olarak eşit biçimde yararlanmamız için önce Türkçeyi öğrenmemiz gerekiyordu. Türkçeyi öğrendikçe etrafımızda bir meselenin daha döndüğünü fark edecektik. Sadece dil açısından değil ama inanç açısından da uygunsuzduk.
Yaz geldiğinde, kendisini Türk ve Sünni olarak tanıtan, yani takiye yapan ailem, beni Kuran kursuna yolladı. Bir gün caminin avlusunda birileri Alevilik meselesini konuşmaya başladı; “Hazreti Ali kalkıp gelse hepsini keser.”
Kardeşimle beraber hem dilsel hem de dinsel ayrımcılığı, yani eşitsizliği tecrübe ediyorduk; orada karşılaştığımız bu Hz. Ali argümanı, yıllar sonra siyasetin en tepesindeki bir devlet yetkilisi tarafından “kesme” kısmını zikretmeden tekrar etti, “Hazreti Ali ile alakaları yok yaşam tarzı olarak.”
Bu “alakasızlık” maruz kaldığımız eşitsizliğin bir veçhesinin tarihsel özetiydi esasen.
ŞİDDET OLARAK TECRÜBE
İki çocuk olarak, eşitsizliği hayli can sıkıcı ve yorucu biçimde tecrübe etmiştik, özetle. Açık bir ruhsal şiddet olarak. Anne babalarımızın bunları iyi bildiğini, derin kaygılar yaşadığını çok geçmeden, yani 10’lu yaşlarımızı geçmeye başladığımızda zaten öğrenecektik.
Şimdi Aristoteles’in girişte aktardığım ifadesine dönelim, gerçekten de eşitlik siyasetin temelini ilgilendirir. Daha açık bir deyişle siyasetin ortaya çıkış nedenidir eşitlik meselesi. Fakat tabii “eşitlik” önce gelmez, aktardığım öyküdeki gibi, Türkiye’de Alevi veya Kürt (ve elbette başka az olanların, eşit görülmeyenlerin) olarak doğan herkesin tecrübe ettiği gibi, eşitsizlik bir darbe olarak gelir, ona toslarız, inciniriz, yaralanırız, bunaltıcı biçimde tecrübe ederiz, bizi eşitlik arayışına yönlendirecek şey, tecrübenin içindeki bu şiddettir. Bu şiddet, geçmişe ait bir şey değil, çocukluğumuza ait bir şey değil, bugün de kendisini de açık biçimde ortaya koyuyor.
Sürekli işaretlenme
Daha geçenlerde Aleviler ve eşitlik meselesini doğrudan ilgilendiren bir eylem ve bir yazı gündemdeydi. Eylem, Adana’da Alevi evlerinin işaretlenmesi ve birinde de duvara “Kızılbaş” diye yazılmasıydı. HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, 2012’den bu yana bu yazılı tacizlerin sayısının 37’yi bulduğunu TBMM’de dile getirdi, o da tespit edilebilenler. Bu “işaret”leme meselesi çok boyutlu bir tehdit içeriyor:
Öncelikle, sizi görüyoruz, sizi izliyoruz, sizinle derdimiz var, diyor. Gözaltındasınız diyor yani. İkincisi, fizik şiddeti davet eden bir sembolik şiddet içeriyor, bunu 12 Eylül öncesi Maraş, Sivas ve Çorum gibi kıyımlardan önce duvarların, kapıların işaretlendiğini hatırlayarak düşünürsek, fizik şiddetin uzakta olmadığını söylüyor. Yani sizi izliyoruz ve elimiz de boş değil diyor. Bu toplumsal planda eşitlik fikrinin hiç bulunmadığını, bulunduğu kadarının da tehdit altında olduğunu söylüyor. Bu saldırı, açık biçimde kimliğe bir saldırı. O halde kimliği savunma siyasal bir mesele olarak öne çıkıyor.
Yine Hürriyet yazarı ve iktidar blokunun içinde yar alan medya elemanlarından Abdülkadir Selvi, 25 Ağustos’ta “CHP’de cumhurbaşkanlığı rekabeti büyüyor” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıda şöyle diyordu: “Ekrem İmamoğlu, salt İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı gibi hareket etmiyor. İstanbul dükalığı ile Kürtlerle, Alevilerle ve ABD ile ittifaklar kuruyor.”
Bu cümle, Türkiye’de eşit görülmeyen iki büyük toplumu, Kürtler ile Alevileri dünyanın en büyük emperyalist gücüyle bir arada anarak, siyasal alanda varlıklarının ve siyasal hareketlerinin kriminalize edilmesi fikrine dayanıyor. Kimliği belirsiz kişilerin sokaklarda evlere koyduğu işaretler ile kimliği belirli gazeteci ya da siyasetçilerin isimlerini anarak verdiği işaret, aynı anlama geliyor ve aynı hedefi gözetiyor: “Sizi izliyoruz. Sizi görüyoruz. Sizin hareketlerinizi, ilişkilerinizi kayda geçiriyoruz.” Selvi’nin yazısındaki fikir, sadece bugünkü iktidarın üyelerinin ya da sempatizanlarının fikri değil, örneğin muhalefette yer alıp, hatta kendisine Marksist filan deyip, “Kürtler Amerika ile işbirliği yapıyor” laflarını söylemekten hicap etmeyen çok insan var.
Eşitsizliğe itiraza dönelim şimdi tekrar. Bu itirazı yürütecek kişi ya da grupların, toplumların karşısına birbirine zıt iki yol çıkar. Birinci yol, saldırı altında olan, tehdit altında olan kimliğini toplumdaki eşitsizlik piramidinin üst kesimine taşımak üzere hareket etmek, yani en nihayetinde merkezi büyük gücün, devletin nezdinde “makbul kimlik” olarak yer bulabilmek. Bu yolda eşitsizlik piramidine itirazdan çok o piramitteki yerini beğenmeme söz konusu. Diğer yol ise eşit yurttaşlık fikrini, eşitliğin temel olduğu bir toplum tasavvuru ile beraber savunmak ve bu fikir çerçevesinde siyaset yapmak. Birincisi, kimlikçi siyaset ikincisi ise kimlikten kaynaklansa bile kimlikçi denilemeyecek siyasettir. Kimlik siyaseti, siyaseten baskı ya da saldırı altında olan kimlik ise kaçınılmazdır; “kimlikçi siyaset” ise açık bir tuzak niteliği taşır.
KİMLİKÇİ SİYASET ŞAMPİYONU: DEVLET
Hemen belirtelim ki, kimlikçi siyaset doğrudan kimliği tehdit altında olanların hatası biçiminde ortaya çıkmaz, eşitsizliği koruyan ve sürdürmek isteyen güçlerin, en neticede devletin yönelttiği bir yoldur o. Yani kimlikçi siyasetin en büyük oyuncusu ve fabrikatörü bizzat devlettir. Devlet derken, devleti yönetme güç ve kapasitesine sahip partilerin ve sosyal örgütlerin de bu eğilimi önde tuttuğunu vurgulamak gerekir. Bu yolun gideceği en iyi yer geçen 10 yıl içinde bir fotoğrafta ortaya çıkmıştı: Cami ve cem evinin aynı avluda olma projesi. Devleti yönetenlerin makbul addettiği Alevilerle anlaşmalı biçimde hayata geçirilmiş bir projeydi bu, zaman geçtikçe o projede cem evinin en fazla caminin bir müştemilatı olarak kavrandığı daha iyi anlaşıldı.
Bu türden sahte hoşgörü törenleri, devletin kimlikçi yanını deşifre etmekten başka işe yaramaz. Kaldı ki gerçek hoşgörü bile bu işin çözümü değildir. Hoşgörü değil eşitlik, imtiyaz değil eşitlik gerekir. Birkaç tatlı söz, bir iki sırt sıvazlama, üç beş imkan sağlama ve başını okşama ile çözülecek işler değil bunlar; başı okşayan el kafaya yumruk olarak inen el ile aynıdır çünkü. Devletin “Kürtlere hak” olarak sunduğu TRT Şeş ile Cami-Cemevi ortak projesi esasen aynı şeylerdi.
Cumhuriyetin eşitsizlik kodları
Bıraktığım noktaya tekrar döneceğim, ama önce basit bir soru: Eşitsizliğin baskın olduğu toplum nasıl şekillenir? Bu zor bir soru değildir, cevap basittir eşitsiz biçimde şekillenir.
Bugünkü Türkiye’de Alevi meselesi etrafındaki eşitsizliğin iki önemli görünümü ve kaynağı vardır: Biri, cumhuriyetin kuruluş kodlarında yer alan toplum tasarımıdır diğeri ise (o kodlarda yer bulsun bulamasın) tarihten kalan, yani miras olarak alınan ve toplumun her yanına sinmiş eşitsizliktir. Esasen, cumhuriyetin eşitsizlik kodları, bu tarihsel eşitsizlik anlayış ve işleyişlerini kökten değiştirmez, ancak revize eder; yani devamlılık ilişkisi içindedir, kopuş anlamına gelecek yönleri olsa bile. Tarihsel açıdan, cumhuriyetin revize ederek aldığı bu eşitsizlik, esasen yasalarda ne yazarsa yazsın devletin ve toplumun işleyişinde kendisini gösteren, üstelik seyrek olmayan biçimde düşmanlık olarak gösteren hiyerarşik toplum anlayışında yankı bulur.
Osmanlı, inanç meselesini toplumsal hiyerarşinin asal belirleyenlerinden biri olarak kullanmaya yönelmiş bir yönetimdi, özellikle imparatorluğun son yüzyılı içinde nispeten belirgin bir halde gözlenen “millet sistemi” içinde hiyerarşinin en tepesinde Sünni-Müslüman “milleti hâkime” yer alıyordu. Açıkça telaffuz edilmese de bu diğer milletlerin milleti mahkûme, yani hâkim olana mahkûm olan, ona tabi olan bir statü veriyordu. Bugün bu sisteme (ki aslında öyle tanımlanmış bir sistem de değildir) yönelik duyduğumuz övgüler, başarılı bir sisteme özlemden değil, zalim bir eşitsizlik inşasına haklılık kazandırma çabalarından kaynaklanır.
Yahudi-Hıristiyan toplumlarının artık önemsiz sayılacak kadar az olması, aynı mekanizmanın “millet”i oluşturduğu düşünülebilecek bütün unsurlar aleyhine işlemesini durdurmadı. Aynı şey Kürt meselesinde de geçerlidir; Avrupalıların gözünde bütün Müslüman Osmanlılar “Türk” idi, Osmanlı “millet” derken Türk veya değil bütün Müslümanları düşünüyordu. Cumhuriyet, millet terimi yerini ulus terimini ikame ettiğinde ilginç bir görünüm ortaya çıktı: Avrupalıların kabul ettiği gibi bütün Müslümanlara Türk dedi ve fakat onların etnik olarak da Türklüğü kabulünü esas aldı. Böylece “Türk” olmayanların, Türk olmayarak kalma imkanını siyaseten kapattı.
Laiklik prensibinin kabulü, etnik meseledekine benzeyen bir eritme, asimilasyon kapısının açık kalmasına engel olmadığı gibi, aslında başka bir biçimde o kapıyı temel norm haline getirdi. Diyanet’in kuruluşu, (nasıl etno-kültürel planda bütün yurttaşlar yasal olarak da Türk olarak tanımlanıyorsa) dinsel planda aynı yurttaşların devletin onayladığı bir Sünnilik anlayışına katılması gereğinin ilanıydı esasen. Üstelik, Osmanlı’dan canlı biçimde miras kalan ve günlük hayat içinde Sünni olmayanların, en başta da Kızılbaşların dışlanmasına yönelik toplumsal eğilimlerin ve bu eğilimleri taşıyan güçlerin ortadan kaldırılması şöyle dursun, tahkim edildi.
Alevi kurumlarının kendilerini yeniden üretmesi engellendi, suç sayıldı; Alevi literatürü tahrip edildi, onun yerine devlet onaylı bir Sünni literatür kanon olarak sunuldu. Bugün meseleyi Sünni bir jargonla konuşuyorsak, örneğin İmam Ali yerine Hazreti Ali ifadesini otomatik olarak kullanıyorsak, bu tahribatın neticesidir. Alevi ayinleri, cenaze töreninden ceme varana değin uygunsuz olarak tanımlandı. Söz konusu fotoğrafta Alevilere kalan, iyi bir cumhuriyet yurttaşı olarak onay alma çabalarıyla sınırlı olmak zorundaydı; bu da pratikte Aleviliğin dinsel bir inanış olmaktan çok folklorik bir öğe, kültürel bir eğilim gibi kamusal alanda belirmesine yol açtı.
Burada, eşitsizliğin sadece Sünni dinsel akımların hâkim olduğu toplum kesimlerinden değil, laiklik ilkesinin kabulüne rağmen bizzat o ilkeyi kabul eden devletin kendi anlayış ve işleyişinden geldiğini görmek önemli. Bu haliyle cumhuriyet dönemi, laiklik ilkesiyle evet Alevilerin can güvenliğini sağlamaya dönük görünen, hukuki eşitlik imkanının kapısını açan bir ilke olarak çok önemlidir ancak o ilkenin pratikte yurttaş eşitliğini tanıma anlamına gelmediğini, Alevilere Aleviliklerini yeniden üretecek imkanlar eşliğinde bir eşit yurttaşlık teklifi içermediğini, belli bir Sünni yorumu onaylama davetinden ötesini kapsamadığını da görmek zorundayız.
Sünni inanış öbeklerini denetim altında tutma amacıyla oluşturulan Diyanet, pratikte ve zaman içinde o denetimi imkansızlaştıran baskın bir Sünnilik örgütlenmesine dönüştü, başka türlü olması da zordu.
Şiddetle yanıtlanan iki çıkış
Alevilerin bu adaletsiz eşitsizlik döngüsünü kırmaya yönelik iki hamlesi, yani iki açılması söz konusu oldu yakın tarihte. İlk hamle, 1960 sonrasında Alevi toplumunun üniversite imkânı bulan gençlerinin kendilerini deklare etmesi, yani Osmanlı’dan beri süre giden saklanma/takiye anlayışını kırmaları idi. Bu deklarasyon aynı zamanda Alevilerin kamusal alanda hak talep etmeye başlaması anlamına geliyordu, yani dışlayıcı, yaralayıcı, sembolik şiddet içeren, fizik şiddeti hazır tutan eşitsizliğe itirazdı. Eşit yurttaşlık talebinin ilk görünür adımıydı. İki cevap verildi: Biri, lafla söylenenler, hepimiz eşitiz, ayrımız gayrımız yok, Alevileri çok severiz, Hacı Bektaş’ı müze yapabiliriz gerekirse filan. Fakat ikinci cevap, asıl cevaptı: Ortaca ve Elbistan ile başlayıp Maraş katliamına kadar giden süreçte olan bitenler, Alevilerin bu eşitsizliğe itiraz eksenindeki siyasallaşma mücadelelerine verilmiş birer cevaptır. Hem devlet mekanizmasının hem de toplumsal yapının bu eşitlikten hoşlanmadığının açık ifadeleridir o saldırılar.
İkinci hamle, 1980 sonrası meydana gelen ve güçlü bir toplumsal hareket niteliği almaya yönelen hamleydi; hepiniz iyi biliyorsunuz, büyük nüfuslar halinde büyükşehirlere göç eden Aleviler, dernek ve vakıflar etrafında örgütlenmeye ve takiyeyi günlük hayat içinde kırmaya yani açılmaya başlamıştı. Madımak saldırısı, hem ilk dönem gördüğümüz mekanizmaların hem de toplumda miras olarak duran nefretin birleşmesiyle bu döneme bir cevaptır. Burada daima hatırda tutulması gereken şey, özellikle bu ikinci açılma döneminde eşit yurttaşlık talebinin açık ve güçlü biçimde dile getirilmiş olmasıdır.
BÜYÜK TEHDİT: KİMLİKÇİ KİMLİK MÜCADELESİ
Şimdi son olarak, eşitlik talebine eşlik etmesi gereken ve asla olmaması gereken hususlara değinelim biraz da; önce, asla olmaması gereken: Türkiye’de eşitlik tartışmaları ister etnik, ister dinsel, ister mezhepsel bağlamlarda dile getirilsin, bir “asli yurttaş” lafı devreye sokulur.
İşte, Aleviler bu ülkenin asli yurttaşlarıdır, Kürtler bu ülkenin asli yurttaşlarıdır filan. Hatta, Alevilerin ve Kürtlerin azınlık olmadığı bu ifadeyle dile getirilir. Bu ifade, esasen daha kendiliğinden asli ve asli olmayan yurttaşlar bulunduğu ön kabulünü ortaya koyar. Yani kimlikler arasında hiyerarşi gerektiğini kabul eden, özünde kimlikçi bir bakıştır. Yasalar önünde eşitliğin (ki hem Kürtler hem de Aleviler için örneğin böyle bir eşitlik esasen yoktur) gizlediği eşitsizlikler bu ifadeyle örtülür. Biz, birçok Alevi örgütünün ve Kürt siyasal mücadelesinde birçok aktörün bu ifadeyi kullandığını da görürüz. Bu ifade ister devlet yetkilileri tarafından dile getirilsin, ister eşitsizlikle mücadele ettiğini söyleyenler tarafından dile getirilsin, aslında gerçek bir eşitlik talebini değil, konuşanın ait olduğu ya da temsil ettiği yahut da adına konuştuğu toplumu, egemen eşitler arasında görmeye, yani makbul vatandaş statüsüne yükseltemeye yönelik bir ifadedir.
Yani, kimliğinin dezavantajlı kimlikler arasından çıkarılıp avantajlı kimlikler arasında konumlandırılmasını ister. Bugünlerde “kimlik siyaseti” denilen anlayışın hareket etme biçimidir bu esasen; üstelik yakından bakılırsa “kimlik siyaseti”ne karşı olduğunu söyleyen devletin kendisi bizzat o kimlikçi anlayış içinden, hatta onun üreticisi hareket eder. Bugün “biz” diye konuşan hiçbir devlet yetkilisi, Alevileri ya da Kürtleri kast etmez. Hoş, bugün sadece iki iktidar partisinden başkası da kast edilmiyor ya…
Aşırı sağ iktidarına karşı mücadele
Neticede, eğer kendi kimliğine ilişkin şikayet edilecek bir konum kalmamışsa, kalan meselelerde eşitlik varmış yokmuş önemsemeyen bir bakıştır; önemsemez çünkü hedeflediği eşitliğin hakim olduğu bir toplumsal değişimden çok kendi kimliğinin eşitsizlikten zarar görmesini engellemektir.
Bugün iktidarda olan parti, kimlikçi siyasetin geleceği yeri gösterir bize: AK Parti, cumhuriyetin din anlayışından farklı görünen bir din anlayışına yaslanmış, o din anlayışının mağdur olduğunu öne sürmüş ve siyaseti doğrudan dinsel bir eksenle örtüştürerek yürütmüştür. İktidarını tahkim ettikten sonra eleştirdiği her şeye el koymuş, zimmetine geçirmiştir: İktidardan önce Diyanet’in kaldırılmasını bile savunuyorken, iktidar olunca Diyanet’i doğrudan bir siyasal araç haline getirdi; YÖK’e karşıydı, YÖK’ü silaha çevirdi filan. Bu çerçevede örneğin Alevi kimliğine ilişkin mücadele eşit yurttaşlık perspektifinden değil, kimlik onayı perspektifinden bir başarı elde edilirse, ulaşılacak yer en fazla zorunlu din derslerinin olmaması, Diyanet’te Alevilikle ilgili bölüm olması filan gibi sonuçlar çıkabilir ortaya; iş böyle olacaksa devlet rahatlıkla devşirilmiş bir Aleviden diyanet işleri başkanı bile çıkarabilir ya da hatta bir Alevi diyaneti kurabilir. Kürt meselesinde örneğin devlet Kürtçe yayın yapıyor, kitaplar basıyor, iktidara yakın duran Kürtleri el üstünde tutuyor oysa aynı devlet Kürtlerin Kürtçe televizyon yayını yapmasına hiç mi hiç sıcak bakmıyor, okullarda Kürtçe ders koyuyor kağıt üstünde ama Kürtçe eğitim-öğretim taleplerini, başta sağlık alanında olmak üzere Kürtçe hizmet taleplerini duymazdan geliyor, duyduğu zaman da terörle bağlantı kurarak cezalandırmayı seçiyor.
Kimlikçi siyasetin bir açmazı, kimliği kendi içine kapatarak hiyerarşik yapıyı korumaksa diğer açmazı da kimlik alanı dışındaki eşitsizliklerin devamı konusunda hiçbir olumlu sonuç üretememesidir.
Örneğin, işçi sınıfına aitseniz, Alevi ya da Kürt olarak veya Kürt Alevi olarak çektiklerinizin yanında bir de işçi olarak sömürüleceksiniz; fakat Türk ve Sünni olmanız bile sömürülmenize engel olamayacağına göre, bir kimliği koruma siyaseti sadece o kimlik alanıyla sınırlı kalamaz. Üstelik bugün kamuda istihdam meselesi, artık sadece Türk ve Sünni olmayı da yeterli görmeyen, iki iktidar partisinden birinden olmayı esas alan bir şekilde işliyor; evet, Alevi iseniz kamuda çalışamayacağınız (belediyeler ve bazı özerk kurumlar hariç) neredeyse kesindir ama Türk ve Sünni iseniz kamuda iş bulursunuz demek de imkansızdır. İhale de alamazsınız, çünkü artık iktidardaki iki partiden birinden olmanız gerekir. O halde demokrasi mücadelesi, kimlik kadar ve hatta kimlikten önce, bütün dezavantajlı kişi ve gruplarla dayanışma ve iş birliği gerektirir. Alevilerin hak mücadelesine eşlik etmesi zorunlu bir dayanışma ve iş birliğidir bu, arayışından hiçbir zaman vaz geçilmemelidir. Bugün Alevilerin kamuda istihdamı, Alevi iş insanlarının ihalelerden dışlanması gibi konular Alevi örgütlerinin hukuki ve siyasal mücadelelerinde din derslerinden ve cemevlerinin statüsünden daha sonra geliyorsa, kimlik mücadelesinin kimlikçilik mücadelesi şeklini alarak gölgelenmesindendir.
Son olarak, eğer eşitliği esas alan bir toplum tasarımı istiyorsak, böyle bir toplumda yaşamak istiyorsak, zayıf olanın, altta olanın, dışlananın, az olanın, azınlık olanın hak ve özgürlüklerini koruyacak hem yasal hem de fiili mekanizmaların kuruluşu için de çalışmak gerekir. Az olan, azınlıkta olan özel koruma mekanizmalarınca korunmadığında, daima tehdit altında kalır. Şunu da unutmamak gerekir ki “az” olmak sadece etnik, dinsel veya cinsel farktan kaynaklanmaz, toplumlar daima yeni azınlıkların ortaya çıkmasıyla değişip gelişirler.
Şunu da eklemek şart: Eşitlik, demokrasi ve azınlık hakları bakımından bugün için en görünür sorunlar, Kürt meselesi etrafındaki sorunlardır. Esasen, Kürt meselesindeki çözümsüzlük, diğer sorun kümelerinin çözümünü de imkansızlaştıran bir şey. Hatta, Alevileri Kürt meselesi konusunda milliyetçi-şoven bir konuma itme eğilimi 90’lardan itibaren özellikle sağ siyasetlerin güttüğü, sosyal demokrat siyaset yürüttüğünü söyleyenlerin de paylaştığı bir politika. Süleyman Demirel’in Hacı Bektaş’ta zuhur edip boyun bükerek gerdan kırması boşuna değildi. Burada da kimlik siyaseti devreye girmektedir; “Alevilik bir Türk inancıdır” türü kalıplarla kendisini gösteriyor bu anlayış. Çünkü öyle veya değil, Alevilerin yaşadığı sorunları çözecek bir tartışma değil esasen. Üstelik, başka eşitsizliklerin devamını istemek gibi tuhaf bir konuma sürükler bizi. Bu politikalar, Alevi inancını hem köken olarak hem teolojik olarak tanımlama eğilimi ile beraber gidiyor genellikle. Bu hiç prim verilmemesi gereken bir şey.
SON SÖZ
Bugünkü iktidar, siyaset tarihinin iki aşırı sağcı ucunun merkeze yerleşmesiyle oluşmuş bir iktidar; Alevileri sadece gayri makbul yurttaş olarak görmekle ve makbul yurttaş hiyerarşisinin dışına atmakla yetinmiyor, Alevileri tanımlama, Alevilerin kamuda istihdamını engelleme, Alevileri milliyetçi-şoven bir çizgiye zorlama ve Alevi inancını yeniden şekillendirme yöntemlerinin hepsini eksiksiz uyguluyor. “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse en büyük Alevi benim” lafı bu anlayışın anahtarı. Ne yazık ki milliyetçi-şoven çizgiye zorlama eğilimi, muhalefetin önemli bir kesiminin de ortak noktası ve o da dayanağını “asıl Alevilik nedir” sorusunda buluyor. Aleviler bu politikalarla mücadele ediyor etmesine ama milliyetçi-şoven çizgilere prim verme eğilimi de bu mücadelelerin içinde yer bulabiliyor.
Özetlersek: Bu eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesi ise “Alevilere düşen”lerden önce eşitlik özgürlük ve demokrasi konusunda diğer faillere düşenlerin öne çıkması daha uygun olur. Aksi halde, Alevileri tanımlama ve Alevi inancını yeniden şekillendirme eğilimi her şeyin önüne geçer. “Alevilerin aslında ne olduğu” tartışmasından bu mücadeleye çıkacak bir katkı yok. “Aleviler ne yapmalı” sorusu da öyle, Alevilere sorulacak bir soru değil bu. Aleviler birlik olmalı türü cevaplar da yanıltıcı, varlıkları “birlik olma”ya bağlı olmayan toplumsal kesimleri “birlik” olmaya davet etmek, birliği sağlayacak merci atamaktan başka sonuca yol açmaz. Birlik meselesi, ilginç bir şekilde eşitsizliğin devamına karar vermiş olan iktidarın/devletin de söyleminin bir parçasıdır. Ben kişisel olarak, Kürt Kızılbaş bir ailenin çocuğu olarak, milliyetçi-şoven çizgilere hiçbir biçimde prim vermeme davetinden başka Alevilere yönelik bir cümle kurmak istemem. Kalanı yani eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesi ortak mücadele işi ve Alevilere düşen diğer azınlıklara düşenden farklı değil; ama “çoğunluk”tan olanlara-görünenlere düşense yapısal sorunların çözümünde azınlıkların değil kendilerinin nelerden vaz geçebileceğini bulmaları. Tabii, “en büyük çoğunluğun” bile aslında bir tür azınlık olduğunu unutmadan.
SON
DİP NOT: İstanbul Büyükşehir Belediyesi 28-29 Ağustos 2021 tarihinde UNESCO’nun ilan ettiği Hacı Bektaş Veli’yi anma yılında İstanbul Yenikapı’da iki günlük bir Serçeşme Hünkâr Hacı Bektaş Veli Festivali düzenledi. Etkinlik kapsamında ben de bir sunum yaptım. Bu yazı dizisi o sunumda kullandığım metne dayanılarak hazırlandı.
Serçeşme Hünkâr Hacı Bektaş Veli Festivali, eylem, yürüyüş ve gösteriler haricinde İstanbul’da Alevi-Kızılbaş topluluklara yönelik ve onlarla birlikte hazırlanmış en kapsamlı etkinlik olmak bakımından hayli önemliydi. Hem düzenleyenlere, hem beni davet edenlere hem de elbette katılımcılara teşekkürlerimi bir de buradan dile getireyim.
