Aktüel Yorum

Barış üzerine

Barış savaşsızlık değildir

Barış, aslında bilmediğimiz bir şey. İnsanlığın gelişkin bir barış kültürü yok. Ateşkes dönemlerini, savaşsız geçen süreleri barış sanıyoruz. Oysa ateşkes dönemlerinde de gerçek bir barış çabası yok. Barış içinde yaşıyormuş gibi görünen dönemlerde bile halk, her an savaşa hazır tutuluyor. Düğmeye basıldığında ise birkaç gün içinde savaş borazanları en güçlü şekilde çalmaya başlıyor. Barışın değil, savaşın bir endüstrisi ve lobisi var. Kamuoyu araştırmalarında halkın çoğunluğu savaşı istemiyor; dünyada “savaş iyidir” diyen bir tutum da yaygın değil. İnsanlığın tamamı savaşın kötü olduğunu biliyor ve dile getiriyor. Buna rağmen insanlar, tarih boyunca binlerce kez savaşmışlar.

Tam sayısını bilmiyoruz ama Stavros Mentzos, M.Ö. 3500 yılından günümüze kadar yaklaşık 14.500 savaş yaşandığını söylüyor (1993, s. 38). James Hillman ise insanlık tarihinde son 5600 yılda yaklaşık 14.600 savaş olduğunu ve her yıl ortalama iki ya da üç savaşın gerçekleştiğini belirtiyor. Bu veriler düşünüldüğünde, savaş insanlığın normal hali (Die erschreckende Liebe zum Krieg, 2004, s. 10). Savaşın sorunları çözmediği, bir çözüm olmadığı bilinse de insanlar bu korkunçluğu seçmekten kaçınmıyorlar. Bu kadar çok savaşın yaşandığı bir dünyada barışı sağlamak ve kültürünü yaratmak da çok zor.

Bu kadar çok savaşa karşı olunmasına rağmen bu kadar çok savaş yaşanıyorsa, insanın savaş konusunda ikircikli bir tutumu var gibi görünüyor. Ülkemizde de Kürtler ile Türkler arasındaki silahlı çatışmalarda on binlerce insan öldü ve bu çatışmanın etkisi, bu ülkede yaşayan her insanda bir şekilde hissediliyor. Buna rağmen hâlâ “daha da öldürelim” ya da “oh, canıma değsin” denilebiliyor. “Savaş istemiyorum” diye başlayan bir cümleye eklenen her “ama”, aslında savaştan yana bir duruşu da barındırıyor. Savaşa karşı olmak, belki de hiçbir “ama”yı kabul etmemekle başlıyor.

Savaş karşıtlığındaki ‘ama’larla insan, aslında kendini de manipüle etmeye çalışıyor. En son Gazze’de buna tanık olduk. Savaş; mantığın, insanlığın, ahlakın, etiğin, duyguların, merhametin ve vicdanın yok edilmesi demek. Mantık ötesi bir şey. İşte savaş konusundaki o ‘ama’, hayal bile edilemeyecek bu yıkımı rasyonelleştirmeye çalışmanın bir yolu. Yani savaş, riyakârlık olmadan savunulamıyor.

SAVAŞ ÇOK KÖTÜ BİR ÖĞRETMEN

Türkiye’de de “Savaşa karşıyım ama…” diyenlerin tavrı, barış için imza atanlara yapılan zulümlerle kendini gösteriyor. Biraz yakından bakıldığında, “Barış istiyoruz” diyenlerin aslında önce silahların susmasını talep ettikleri görülüyor. Onlar da barışa giden yolun çok uzun ve zorlu olduğunu biliyorlar.

Savaşın en belirgin özelliği bu kadar yıkıma ve zulme rağmen öğretememesi, ders alınamamasıdır. 20. yüz yıl tarihteki en kanlı ve cani dönemdir ve bu dönemdeki savaşlarda yaklaşık 187 milyon insanın dolaylı ya da doğrudan katledilmiştir. (Ulus ve milliyetçilik konularında önemli tezler geliştirmiş olan Eric Hobsbawm, 2009 yılında Almanca Globalisierung, Demokratie und Terrorismus adıyla yayımlanan kitabında, bu sayıları yazar). Savaş, sorunları çözmese de yaygın bir şekilde sorun çözme yöntemiymiş gibi sıkça başvurulan bir araçtır.

Savaş, ardında büyük bir harabe bırakır. Bu harabe yalnızca fiziksel (binalar, yollar, altyapı) değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir yıkımı da içerir. Savaş, o ülkenin ya da bölgenin demografik yapısını da bozar, çünkü savaş, erkek nüfusunun azalması anlamına gelir. Bu durum, kadınlar ve erkekler arasındaki rol ve görev dağılımını da etkiler. Kadınlar, savaş süresince ve sonrasında yaşanan zulmün yanı sıra, erkeklerin rollerini de üstlenmek zorunda kalır. Askerde erkekliğe aşırı vurgu yapılmasına rağmen, erkekler de bir anlamda dişileştirilirler. Kadınlara biçilen geleneksel görevler—yemek yapmak, çamaşır yıkamak, yatağı düzeltmek gibi—erkekler tarafından yerine getirilir.

Chaim F. Shatan, askerliğin ve savaşın insanlarda sembiyotik bir regresyon yarattığını söyler (Militarisierte Trauer und Rachezeremoniell, 1987, s. 221). İnsanlar, askeri birliklerinde birbirleriyle kaynaşarak var olmaya çalışırlar: “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!” Shatan’a göre erkeklik askerileştirilir (militarisierte Männlichkeit): “Erkeklik, vatanı için savaşmaktır!” Savaştan korkanlar adeta erkek sayılmazlar. Askerden çürük raporu alanlar ya da paralı askerlik yapmayanlar, bu yüzden alay konusu edilirler.

Shatan’a göre erkekliğin militarize edilmesinde üç aşama vardır. Öncelikle, askerler eğitim süreciyle birey olmaktan çıkarılır. Anne-babalarının onlara verdiği kimlik yok sayılır. Artık onlar Ahmet, Mehmet ya da Ali değil; yalnızca birer askerdirler. Amirleri de Ahmet ya da Hasan değil, yalnızca komutandır. Kimlikleri değiştirilerek bireysellikleri ellerinden alınır ve ortak bir kimliğe indirgenirler: “Mehmetçik.”

Askerde iki temel kategori vardır: biz ve onlar. Askerlik süresince algılar manipüle edilir; dünya biz ve düşmanlar olarak ikiye bölünür. Düşman insandışılaştırılır ve böylece onu öldürmek meşru hale getirilir. Savaş esnasında yaşanan acı bloke edilir; orada acıya yer yoktur. Bütün bunlar, askerlerin bir kişilik değişiminden geçtiklerini gösterir. Acımasızlık, canilik ve zulüm savaş sırasında normalleştirilir ve kurumsallaşır. Asıl olan insanlık, duygular ya da mantık değildir; amaç, körü körüne itaat ederek verilen emirleri sorgulamadan yerine getirmektir. Zulmün üniformalı halidir savaş. Ve bu mantıksızlığın açıklanması bile gerekmez, çünkü savaş, kutsal bir amaç için yapılır.

Askerlikte cinayet ve katliamlar için cezasızlık söz konusudur. Askerlere, suçluluk duymadan ve utanmadan öldürme ya da katletme “özgürlüğü” (!) verilir.

İnsanları savaştırmak için önce canileştirmek gerekir. Sadece askerleri değil, halkı da savaşa sürüklemek için politikacılar, vatanseverlik kisvesi altında ırkçılığı yaygınlaştırırlar. Kitleler için karmaşık sorunlara sunulan çözümler genellikle çok basit ve anlaşılırdır. En karmaşık problemler basite indirgenir: Kötülüğün kaynağı düşmanlarımızdır. Düşmanı yok edersek tüm sorunlarımız çözülür. Karmaşık sorunların bu şekilde basitleştirilmesi, kitleleri ayartır ve harekete geçirir.

Bu basit çözüme ulaşma arzusuyla, birey kitle içinde daha cesur davranır. Ancak bu cesaret, bireyin kendisinden değil, kitlenin oluşturduğu dinamizmden kaynaklanır. Sorumluluk, kitle içinde anonimleştiğinden suça yönelim artar. Ayrıca, kitle işleyeceği suçun cezasız kalacağını bilir. Hiçbir asker, savaşta öldürdüğü insan (düşman) için yargılanmaz. Öldürmek, savaşın kaçınılmaz bir gereği olarak görülür. Savaşta işlenen cinayetler, katillik sayılmaz.

Suça eğilimin bir başka nedeni de şudur: Acımasızlık ve zulüm, güç ve iktidar sahibi olmanın bir göstergesi olarak kabul edilir. Sadizm, acımasızlık ve zulüm, bir hakimiyet kurma biçimine dönüşür.

Savaş, yalnızca askerlerde ya da doğrudan savaşanlarda değil, sürece dahil olan herkesin kişiliğinde kalıcı değişiklikler yaratır. Askeri savaş söylemi, zamanla yaşamın diğer alanlarına da sızar: spor, ekonomi, komşuluk ilişkileri… Hatta aşk ilişkileri bile, savaşan tarafların güç mücadelesine dönüşür. Yaratılan paranoya ve şizofrenik dünya görüşü (biz ve düşmanlar, iyi ve kötü, siyah ve beyaz), insanların tüm ilişkilerine yansır.

İNSAN OBJEKTİF ANIMSAMAZ, ASKERLER ASLA…

Savaşa gönderilen askerler, genellikle haklı bir dava için savaştıklarını düşünürler. Örneğin, Vietnam’da savaşan Amerikan askerleri, kendilerini bir haksızlığın intikamını almak için orada sanıyorlardı. Bu kendini haklı görme hali, yapılan kötülüklerde suçluluk bilincinin oluşmasını engeller. Mesela, Kürtlere dışkı yedirenler de haklı olduklarını sanıyorlardı; onlar, kesin bir inançla haklı olduklarına emindiler. Bugün bu insanlara yöneltilen eleştirilerde ortaya çıkan şiddetin kaynağı da burada yatıyor. Haklı olduğuna inanan, bir dava uğruna savaştığını düşünen, haksız bir saldırının intikamını aldığını sanan ve çevresi tarafından kahraman ilan edilen insanları eleştirmek… Bu, onların inşa ettikleri kimliğe doğrudan bir saldırı gibi algılanıyor.

Chaim F. Shatan’ın vurguladığı başka bir olgu daha var: Savaşta fail konumunda olan kişiler, savaş sonrası dönemde daha çok mağdur yanlarını anımsarlar. Vietnam’a dair savaş karşıtı filmlerde sıkça gördüğümüz sahneler buna örnektir. Askerler bir yerde tuzağa düşürülür, günlerce yardım gelmeden aç, susuz ve korku içinde savaşırlar. Bu, çatışma esnasındaki failin yaşadığı travmatik mağduriyettir. İşte bu tür anımsamalar, barışı zorlaştırır çünkü faille mağdur arasındaki fark ve konumlar bulanıklaşır. Burada savaşın oluşturduğu bir sapıklaşma da var. Mağdur olan faillere üzülmeyi öncelemek. Hikâyeyi, tarihi güçlüler yazar… Biz genelde Amerikalıların filmlerini izler onlara üzülürüz. Amerikalılara üzülmekte değil sorun asıl sorun asıl mağdurların acılarının es geçilmesi…

Kürtlerle Türkler arasındaki çatışmada da benzer bir durum gözlemleniyor. Adeta bir mağduriyet yarışı yaşanıyor. Bu durum, suç bilincinin oluşmasını ve özür dileme sürecini zorlaştırıyor. Barış sürecinde, taraflar sadece karşı tarafın değil, kendi acılarını da anımsıyorlar. Ancak bu acıların anımsanmasının başka bir işlevi daha var: Örtme işlevi (Deckenerinnerung). Freud, bu olguyu anlatırken bazı çocukların yaşadıkları travmatik deneyimleri başka, daha az acı veren bir anıyla örttüklerini belirtir. Mesela, annesinden dayak yiyen bir çocuk, annesiyle gittikleri keyifli bir pikniği anımsar ve bu olumlu anı, kötü anının yerini alır.

Savaş sonrası dönemde daha çok mağduriyetin anımsanmasının da benzer bir işlevi vardır: Failliği örtmek. Ayrıca, çevresinden kahraman muamelesi gören bir kişinin, bu kahramanlık anlatısına uyum sağlaması için de bu tür anımsamalara ihtiyacı vardır.

İDEAL-BEN VE SAVAŞIN ÇARPITICI ETKİSİ

Bir başka mesele ise ideal-ben’in işleviyle ilgilidir. Psikanalizde ideal-ben, bireyin ulaşmak istediği mükemmel kendilik halini temsil eder. Anne ve babalar, çocuklarına iyi bir insan olmayı öğretirler; zalim ol, katil ol diye bir öğreti yoktur. Ancak savaş sırasında bu ideal-ben, haklı bir dava için mücadele söylemiyle süslenir. Fakat savaşta askerin yaptığı birçok şey, bu idealle uyuşmaz. Savaş sonrası dönemde, yaşananların ideal-ben’e uymayan yanlarını nötrleştirmek için kahramanlık hikayelerine ihtiyaç duyulur.

Asker, yaptığı zulmü ya da tanık olduğu şiddeti, doğrudan yüzleşmek yerine, bu anlatılarla meşrulaştırır ve kendi içsel çatışmasını hafifletmeye çalışır.

BARIŞIN ZORLUĞU: HAFIZAYLA YÜZLEŞMEK

Barışa giden yol uzun ve çetrefillidir. Barış süreci, sadece politik değil, aynı zamanda psikolojik/sosyolojik/pedagojik/resmi tarih anlatımının dönüşümünü de gerektirir. Taraflar, geçmişi anımsarken bu yolun üzerindeki engelleri ve psikolojik bariyerleri de temizlemeye çalışmalılar. Ancak bu süreç hem fail hem de mağdur olan bireyler için oldukça sancılıdır. Çünkü barış, sadece politik bir uzlaşma değil, aynı zamanda bireysel ve kolektif hafızayla yüzleşmeyi de içerir.

VİCDANSIZLARIN VİCDANI

Filistin’de, babasının kucağında katledilen bir bebeğe bu ülkenin herhangi bir kentinde (haklı ve gerekli) tepkiler oluşuyor. Ancak aynı kişi, Roboski’de yaşananlara sessiz kalıyor. Maraş’ta, “Beni sen öldür, onların eline bırakma” diye eşine yalvaran kadının acısına üzülemiyor. Irkçılık, askeri militan tutumlar empatiyi politikleştiriyor, patoljikleştiriyor… Bazı konularda son derece duyarlı ve insancıl olan insanlar, başka durumlarda nasıl bu kadar zalim ve vicdansız olabiliyorlar?

Psikanalizde vicdan dediğimiz kuramsal yapı, üst-benin alanına dahildir. Üst-ben, insanın kendisini yargılayan ve ne yapması gerektiği konusunda yol gösteren bir içsel denetim mekanizmasıdır. Bu, insanın kendiyle kurduğu içsel bir diyalog olarak kurgulanır. Örneğin, önümde yürüyen biri cüzdanını düşürüyor. Etrafta kimse yok ve o dolu cüzdanı alıp kaybolmak istiyorum. Ancak içimdeki bir ses (üst-ben’im) bana bunun ayıp ya da günah olduğunu söyler. Bu sese kulak vererek cüzdanı sahibine geri veririm. Eve döndüğümde, vicdanım rahat olur.

Bazı dinler, bu içsel denetim mekanizmasını Tanrı’ya projekte eder ve inançlı kişi, bu iç diyaloğu Tanrı ile bir konuşmaya dönüştürür. Tanrı’dan korkan kişi, cüzdanı sahibine geri vererek Tanrı’nın takdirini kazandığını düşünür. İşte vicdan, içimizde kurduğumuz bu mahkeme sisteminin bir ürünüdür.

Ancak bazı insanlar bu muhakemeyi kutsal değerlerine ya da ideolojilerine teslim ederek bireysel sorumluluktan kaçarlar. Yani vicdanlarını, bazı konularda kendi dışlarına çıkarırlar. Örneğin, bir kişinin kafasını kameralar önünde kesen biri, bunu kutsal/din adına yaptığını söyleyebilir. Eğer bir eylem kutsal kitabımda yazıyorsa ya da dinimin gereğiyse, bu kişi kendisini vicdansız olarak görmez. Vicdan bu bağlamda kitapta ya da ideolojide lokalize edilmiştir.

Naziler, onlarca Yahudi’yi, komünisti ya da engelliyi öldürdükten sonra evlerine dönüp çocuklarının doğum gününü kutlayabiliyorlardı. Çünkü yaptıkları, ideolojilerinin gereği olduğundan vicdani bir sorun yaşamıyorlardı. İşte bu mekanizma—vicdanı dışsallaştırmak (externalize etmek), ideolojiye veya dine teslim etmek—politikacılar tarafından sıkça kullanılan/araçsallaştırılan bir yöntemdir. Savaş dönemlerinde bu yöntem daha da yoğunlaştırılarak canilik, canilik olmaktan çıkarılır. Bu, yapılan zulme çıkarılan temiz/iyi hal kâğıdıdır.

Barıştan söz ettiğimizde iç dünyadan çıkarılan vicdanın tekrar iç dünyada konumlandırılması da gerekir. Ama bu çok ağır bir durum. İnsanların suç bilinci olmadan/geliştirmeden bunu sağlamak çok zor…

SAVAŞ YORGUNLUĞU

Duygular tarihini araştıran Ute Frevert (Vergängliche Gefühle, 2013, 2. Baskı, s. 12), bazı dönemlerde halkın belirli duygulara karşı hassasiyetinin arttığını yazar. Barış ve savaş yanlılığı konusunda da benzer bir durum söz konusu. Her ne kadar anketlerde insanların çoğu “Barış istiyoruz” dese de insanların savaşı en az istedikleri dönem, genellikle savaşın hemen sonrasıdır. Bu dönemde, insanlık uçuruma düşmenin, her türlü zulmü ve yıkımı yaşamanın getirdiği bir savaş yorgunluğu yaşar. Yıkım sonrası bu dönemlerde insanlarda “yeniden kurma” ve “daha iyisini yapma” motivasyonu ortaya çıkar. Biz, genellikle bu hali daha barışçıl bir dönem olarak değerlendiriyoruz. Ancak söylediğim gibi, bu durum gerçek bir barış arzusundan ziyade, savaşma isteksizliğinden kaynaklanıyor.

Son yıllarda ırkçılığın sürekli canlı tutulması ve sürekli pompalanması, savaş yorgunluğu sonrası ortaya çıkabilecek yeniden inşa ve kalkınma enerjisini de absorbe ediyor. Bu bağlamda, Türklerin barışma konusunda motivasyonsuz olduklarını ve bunun Kürt-Türk barışını zorlaştıracağını görmezden gelemeyiz.

Sanıyorum, Ernest Hemingway’in İhtiyar Balıkçı adlı eserinde okumuştum. İhtiyar balıkçıya, avlanmak için nereye gittiği sorulduğunda verdiği cevap şu olur: “Rüzgâr döndüğünde geri dönebileceğim kadar uzağa.” Irkçıların tutumunda ‘total savaş’ var. Tek canlı bırakmayacak şekilde, ‘kımıldayan her şeye ateş ederek’… Düşmanlığın bile ölçüleri, bir raconu vardır; ancak ırkçılar, buna bile uymazlar. Bu nedenle, yapıcı ve onarıcı enerjiyi bile yıkım için harcarlar ve bu barış sürecine olumsuz etki yapar. Ayrıca ırkçılar hala düşmanlık borazanları çalmayı da sürdürüyorlar.

BARIŞ, DÜŞMANA GÜVENMEKTİR

Barış anlaşması, düşmana güvenmeden mümkün olmaz. Bazı filmlerde stilize edilen mertlik ritüelleri buna güzel örnekler sunar. Mesela bir samuray, kahpelik yaptığında onurunu yitirir. Kovboy filmlerinde ya da Cüneyt Arkın filmlerinde sıkça rastlarız iki düşmanın karşı karşıya gelmesine. Düello, birbirlerini öldürmek için iki düşmanın karşılaşmasıdır ama öldüreceğin ya da seni öldürecek kişiye güvenmeden düello yapılmaz. Şunu anlatmaya çalışıyorum: düşmanlığın bile mertlik kodları vardır. Savaşta sivilleri öldürmemek, hastaneleri bombalamamak, kadınlara dokunmamak gibi kurallar bu kodların bir parçasıdır.

Ama savaş, aynı zamanda hile ve hainlik oyunudur. Savaş taktiği diye anlatılanlar, mertlik kodlarından çok, düşmanı tuzağa düşürmeye yönelik hilelerdir. Bir pasifist olan Arthur Ponsonby, yüz yıl önce (Lügen in Kriegszeiten = Savaşta Yalanlar) şöyle demişti: “Bir savaşta ilk katledilen, gerçektir.” Savaşta gerçek, onur, mertlik ve ahlak da katledilir.

İşte insan ilişkilerindeki tüm değerleri yitirmiş tarafların, birbirlerine güvenmeleriyle mümkündür barış. Bu zorluğun farkında olunduğundan, birçok barış görüşmesinde gözlemciler bulunur ve verilen sözlerin tutulup tutulmadığını denetlerler. Gözlemcisi olmayan düellolar, hileye kapı aralar. Barışın en büyük zorluğu, karşılıklı olarak insanî değerleri katleden tarafların yeniden birbirlerine güvenmeyi öğrenmeleridir.

GÜVEN: BİR SOSYAL YATIRIM

Güven, bir sosyal yatırımdır. Örneğin bir hasta beni arayıp randevu almak istiyor. Randevulaşıyoruz… Hiç tanımadığım birinin sözünü tutup randevuya geleceğini varsayıyorum. Bu, sosyal bir yatırımdır ama aynı zamanda riskli bir yatırımdır (Ute Frevert, Vertrauensfragen = Güvene Dair Sorular, 2013, s. 17). Bu örnekte de görüldüğü gibi güven, beklentiyi ve umudu içerir. O yabancının randevuya gelmesi, ona verdiğim ilk güven kredisidir. Zamanla, bu kişi randevulara geldikçe aramızda bir güven ilişkisi oluşur. O da bana güvenir çünkü benim onu beklediğimi bilir ve buna göre hareket eder. İşte bu sosyal kredi kullanımları, güvenin oluşmasını sağlar.

Savaş ise insanların birbirlerine ve dünyaya olan güvenlerini yıkar. Ute Frevert’in bahsettiği ‚dünyaya güven duygusu ‘(Weltvertrauen) ya da temel güven duygusu (Urvertarıuen, Erik H. Erikson) güvenin oluşmasında çok önemlidir… Savaşta taraflar hem mağdur hem de faildir. Yani bir yandan karşı taraftan insanları öldürürler, bir yandan da kendi saflarında öldürülenler vardır. Bu durum hem fail hem de mağdur olan bireylerde/toplumda psikolojik bir travma ve karmaşa yaratır. Bu psikolojik kaos içindekilerin güven kurma çabaları, barış sürecinde ciddi zorluklar doğurur. Barış, birbirine canice düşmanlaşmış gruplar arasında gerçekleşir ve düşmana güvenme riskini almadan barış sağlanamaz. Güven, karşı tarafın—yani düşmanın—bekleneni yapacağına inanmayı içerir. Yıllarca çatışmış insanların, eski düşmanlarına inanması zor bir süreçtir.

Bu yazdıklarımda, Kürtler ve Türkler arasındaki süreçteki asimetrik güç ilişkisini göz ardı etmemek gerekir. Bir de barıştan söz ediliyorsa öncesinde bir savaş vardır. Burada dolaylı bir itiraf var aslında ve bu savaş iki eşit tarafın mücadelesi değildir. Bu durum, barış sürecini daha da karmaşık hale getirir.

GÜVENİN SİYASALLAŞMASI VE ARAÇSALLAŞTIRILMASI

Bu meseledeki bir başka zorluk da güvenin savaş süresince siyasallaştırılması ve böylece güvenin araçsallaştırılmasıdır. Savaşın en önemli dinamiklerinden biri de çıkar gruplarıdır. Politik ve ekonomik çıkar grupları, savaşın sürmesi için çaba gösterir ve barış sürecini baltalarlar. Irkçı partiler, düşmanlık söylemleri üzerinden varlıklarını sürdürürler. Bir gün komünistler, ertesi gün dinciler, Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Araplar ya da Yunanlılar ve en son da ‘FETÖ’cüler düşman ilan edilir. Hangi düşman o gün işe yarıyorsa, ırkçılık ve düşmanlık söylemleri o yönde sürdürülür.

AYDINLANMA DÖNEMİ SONRASI GÜVENİN DÖNÜŞÜMÜ

Aydınlanma dönemi sonrası güven duygusunda da bir değişim yaşandı. İnsanlar, Tanrı’ya sonsuz bir güven beslerken, bu güven bireyselleştirildi. İnsanlar arası güven duygusu gelişti ve bu duygu daha hassas, daha duygusal bir boyut kazandı. Tanrı’ya duyulan sonsuz güvenin yerini, insan ilişkilerinde—özellikle aşklarda—birbirine duyulan derin güven aldı.

DOĞMAK: CENNETTEN KOVULMAK GİBİ

Doğmak, bir anlamda cennetten kovulmak gibidir. Travmatiktir. Annenin (ya da annelik rolünü üstlenen kişinin) şefkati, bebeğin gereksinimlerine göre kendini ayarlaması—yani kendi duygularını ve ihtiyaçlarını geri planda tutması—bebekte anneye güvenin oluşmasını sağlar.

Mesela, anne çok yorgundur ve uyuyordur. Bebek uyanır ve annesini ister. Anne, kendi ihtiyaçlarını bir kenara bırakır, uyanır ve bebeğine gider. Bu tür tekrarlayan davranışlar, çocuğun annesine güvenmesini sağlar. Anne, çocuğun dünyasındaki en önemli kişi olduğundan, çocuk dünya ile de güven ilişkisi kurmaya başlar: “Annem benim dünyam ve dünya güvenli bir yer.”

Bir süre sonra bebek, sesler çıkardığında annenin geleceğini beklemeye başlar. Bu, güvendeki beklentidir. Gereksinimlerinin karşılanacağına dair bir umut oluşur. Bebek, anneye seslendiğinde annenin yanına geleceğini bilir ve bu ilişkiyi içselleştirir. Zamanla, bu güven duygusu bebeğin dünyayla olan ilişkilerini organize etmeye ve yapılandırmaya başlar.

Daha sonra bu güven duygusu, başka insanlara da genişletilir. Çocuk, anneye olan güveni içselleştirirken, kendisine olan güveni de oluşturur. Çünkü anneye güvende çocuğun kendi etkisi de vardır. Seslenmesine annenin verdiği tepkiyi çocuk, kendi etkisi ve gücü olarak algılar. Böylece özgüveni gelişir.

İYİ ANNE, KÖTÜ ANNE VE ENTEGRASYON SÜRECİ

Bebek dünyaya geldiğinde, anne ve bebek ilk kez karşılaşırlar. Bu, aslında iki yabancının karşılaşmasıdır. Bebek, annesine—yani ötekine/yabancıya—güvenerek güven duygusunu oluşturur. Ancak bu süreç de iniş çıkışlarla doludur.

Örneğin, bebek korkuyla uyandığında annesi yanında değilse, bu yokluğu “kötü anne” olarak algılar. Başka bir sefer uyandığında annesi yanında olduğunda ise, onu “iyi anne” olarak etiketler. Zamanla, bebek iyi ve kötü annenin aslında aynı kişi olduğunu fark eder. Yani iki farklı anne olmadığını, bir bütün olduğunu anlar. Bu, bebeğin iyi ve kötüyü entegre etme sürecidir.

Bu entegrasyon süreci, hayatın ilerleyen dönemlerinde düşmanla barışmanın veya kötü sandığımızı kabullenmenin temelini oluşturur. Düşmanla barışmanın, aslında içsel bir karşılığı vardır. Kötü sandığım benim yanılgımdır, projeksiyonumdur çoğu kez. Bu farkındalık, barışın ipuçlarını içinde taşır.

SAVAŞIN GÜVENE ETKİSİ

Güven, özgüven, temel güven duygusu, dünyaya güven, yabancıya/ötekine güven… Tüm bunlar, savaşın yarattığı travmalar yüzünden yıkılır. Bebeklikte doğal bir süreçte oluşan bu duygular, savaşla birlikte yerle bir olur. Ve bu güveni yeniden inşa etmek, travmatik ve yıkıcı deneyimlerden sonra çok daha zor hale gelir.

Bunları umutsuzluk yaratmak için değil, önümüzdeki yolun ne kadar zor olduğunu göstermek için yazıyorum. Bu yolda ilerlerken, karşılaşacağımız olumsuzlukların farkında olmalı ve tüm zorluklara rağmen ısrarcı olmalıyız.

HER TÜRK ASKER DOĞAR…

Olimpiyatlar, ulusların kardeşliğinin sembolü ve milletlerarası barışın sergilenmesi olarak sunuluyor. Ne güzel… Ama her ülke, kendi sporcusunu övme peşinde. Sporcular da açılış töreninde ellerinde bayraklarla, adeta askeri bir tören havasında yürüyerek, bayraklar ve flamalar sallayarak ve marşlar eşliğinde, savaşa giden askerleri andıran bir şekilde barışı kutluyorlar. Absürt… Modern bir mehter takımı gösterisi adeta.

Futbol yazıları da savaş muhabirlerinin haberlerine benziyor. “Almanları dize getirdik”, “Avrupa duy sesimizi” gibi ifadeler, stadyumlarda yankılanan küfürler, taraftarlar arasındaki kavga hikayeleri ve şiddet… Barış ve kardeşlik söylemleri ise bu atmosferde anlamını yitiriyor.

Çocuklarımıza verdiğimiz isimler bile tarihsel kahramanlık ve savaş temalarını taşıyor: Savaş, Yiğit, Alparslan, Cenk, Galip, Cihat ve daha niceleri… Savaşa karşıyız. Barış istiyoruz. Peki, bu söylemlerin anlamı ne? Anneler çocuklarını ‘paşam’ diyerek seviyor. Erkek çocuklar kutlamalarda/sünnet törenlerinde üniforma giyiyor… İnsanlığın geçmişi değil de yoğun olarak kahramanlıklar üzerinden anlatıyoruz tarihi. Her kahramanlık öyküsünün mağduru da var ve mağdurların tarihi susuluyor adeta… Ötekilerin tarihini, ‘düşmanlarımız’ın tarihini kendimize eklemden, kendi tarihimiz yapmadan barışmak çok zor. Barış gidilecek uzun yol…

HAYATIN ASKERİLEŞTİRİLMESİ VE AYNI ZAMANDA DEMOKRASİ VE SİVİL OLMA ÇABASI

İnsanlar, savaşsız dönemlerde bile her an savaşa hazır tutuluyorlar. Okullar, kışlalar örnek alınarak kurgulanmış; hala ordudakine benzer yapılar taşıyorlar. Öğrencilere küçük asker muamelesi yapılıyor ve itaat, bu tür bir sosyalleşmenin en önemli parçası olarak görülüyor. Savaşın olmadığı dönemlerde bile halklar, sürekli bir savaş ihtimaline karşı diri tutuluyor.

Ülkemizde de Barış Süreci sırasında buna tanık olduk. Müzakere masası, savaş çığlıkları eşliğinde devrildi ve barış için sürdürülen tüm çabalar birkaç saat içinde yok edildi. Bu kadar hızlı ve organize bir savaş hazırlığı, ancak savaşın olmadığı süreçte hazırlıkları yapıldığı için, toplum sürekli savaşa hazır tutulduğu için başarılabilir.

Ukrayna ve Rusya arasındaki çatışmada da benzer bir durum görüldü. Yıllarca kardeşçe yaşamış iki halk, sadece birkaç gün içinde düşmanlaştırıldı. Bu durumu psikanalizde asker matrisi kuramıyla açıklayabiliriz. İtaatkâr kişilikler, asker matrisiyle birleştiğinde, kitlesel faciaların ortaya çıkma ihtimali de artıyor.

Daha önce burada yazdığım bir yazının bir bölümünü alıntılıyorum…

“Asker matrisi” (Die Soldatenmatrix), psikanalist Robi Friedman’ın 2018 yılında geliştirdiği bir kavram; bir fenomeni anlatabilmek için kullanıyor. Mesela “barış süreci” olarak adlandırılan, Kürtlerle yaşanan sorunların çözülmesine yönelik çalışmalar yapıldığında (2012) itaatkâr kişilikler birçok yerde iktidarın istekleri doğrultusunda barış güzellemeleri yaptılar. Kuşkusuz barış güzel bir şey. Ama iktidarın bu süreci sonlandırmasından kısa bir süre sonra aynı insanlar bu kez de savaşın güzelliğini, en azından kaçınılmazlığını anlatıyorlardı. Dün söylediklerinin hiçbir hükmü yoktu. Bununla birlikte, çok tutarsız olan bu tutumda iktidara itaat konusunda büyük bir tutarlılık var. Barışı ya da savaşı inandıkları için değil, sadece itaat amaçlı savunuyorlar. Friedman, insanların çok kısa zamanda askeri bir söyleme nasıl yöneldiklerini analiz ederken asker matrisinin burada belirgin olduğunu anlatır. Matris, S. H. Foulkes’ın grup terapisinde grup üyelerinin birbirleriyle dolaylı ve dolaysız ilişkilenme ve etkileşimlerini tanımlamak için kullandığı bir terimdir. Friedman, bir toplumdaki kişilerin birbirleriyle askeri ilişkilenmelerini grup matrisi üzerinden anlatır. Bu ilişkilenmeyi, karşılıklı olarak birbirlerini askeri motive etmenin ve savaşçı söylemin hızla yayılmasını analiz eder.

Bu matris kültüre yerleştiğinde, insanlar sanki kısa zamanda kimlik değiştirmişçesine postallarını giyip yüzlerine savaş boyaları sürebiliyorlar. Bu süreç başladığında duygulardan ve rasyonaliteden uzaklaşılıyor. İnsanlar “Tek vücut, tek yürek!” oluyor, bireysel olanı en aza indirgiyorlar. Führer’le, başbuğla ve reisle özdeşleşerek aralarında başka insanların olma ihtimalini de yok ediyorlar. Burada artık kitle psikolojisi aktif hale geliyor. Mantığın dışında, duyguların olmadığı bir yer… Herkes gruba dahil olma ve grubun dışında kalmama derdine düşüyor; grubun dışında olmak, dışlanmak ve sosyal ilişkilerin bitmesi anlamına geldiğinden (hain, vatan haini ve terörist olarak yaftalanmak), korku da yaratıyor.

Barış olarak adlandırılan dönemlerde bile asker matrisi canlı tutulur ve geliştirilir; halk her an savaşa hazır bir şekilde bekletilir. İşte bu durum, gerçek barışın önündeki en büyük engeldir.

ORTAK YAS TUTMADAN BARIŞ OLUR MU?

Savaş süresince insanlar, insanca duygulardan kısmen uzaklaşırken, çok önemli bir özelliklerini de yitirirler: yas tutma yetisini. Savaşın yoğunluğu ve kayıpların çokluğu karşısında insanlar, yas tutmayı bir lüks gibi görerek bu süreçten kaçınır ya da tamamen vazgeçerler. Oysa yas tutmak, kayıplarla başa çıkmanın en temel ve kaçınılmaz yollarından biridir.

Kaybedilenler sadece ölen insanlar değildir. İnsani değerler, savaşın yarattığı ortamda yok olur; insanlar canavarlaşır, zalimleşir, hatta katil olur. Bu süreçte kişi, kendi insanlığını da yitirir. Dolayısıyla, sadece ölenlerin değil, aynı zamanda kaybolan insanî değerlerin ve yitirilen kimliğin de yasını tutmak gerekir.

Savaşta katledilenler, çoğu zaman hızlıca defnedilir, ama onların yasları tutulmaz. Oysa bireysel ve kolektif yas süreci, barışın sağlanabilmesi için kaçınılmazdır.

ORTAK ACILARLA YAKINLAŞMAK

Taybet Ana’nın yasını İzmir’de tutmadan, Berkin Elvan’ın anmasını Artvin’de yapmadan, Sevag Şahin Balıkçı’yla yeniden tanışmadan, Uzman Çavuş Hamdi Karagöz’ün annesinin elini öpmeden barışmak çok zor olacak.

Barış, yalnızca anlaşmalar ve müzakerelerle değil, birbirimizin acısını paylaşarak, yaslarımızı ortaklaştırarak mümkün olabilir. Birbirimizin acıları üzerinden de yakınlaşmak, bir araya gelmek ve yeniden insanlaşmak… Barış, işte bu ortak yas sürecinden geçerek gerçek bir anlam kazanır.

Son günlerde yapılan barış önerileri de aslında bir uzlaşma teklifinden çok, barışı bir son kurtuluş tehdidi olarak sunuyor. Bu, ciddi bir sorundur çünkü taraflar arasında bir hiyerarşi oluşturur ve eşit temelde bir barış imkanını ortadan kaldırır.

Umarım yanılıyorumdur ve yanıldığımı görmekten mutluluk duyarım…

Mağduriyetin gücü ve barışın inşası

Birçok insan, çocuklarına kötülüğü miras bırakmak istemez. Ancak savaşlar ve soykırımların etkileri, kaçınılmaz olarak gelecek kuşaklara miras kalır. Mağdur statüsü, kişiye özel bir koruma alanı ve dokunulmazlık sağlar. Mağdura saldırmak, zalimlik olarak tanımlanır. İşte bu nedenle, savaş çıkaranlar ve şiddeti meşrulaştıranlar, önce bu özel mağdur pozisyonunu edinmenin yollarını ararlar.

İsrail’in eski başbakanlarından Golda Meir’in şu sözü, bu durumu net bir şekilde ortaya koyar: “Çocuklarımızı katleden Arapları bağışlayabiliriz. Ama bizi çocuklarını öldürmek zorunda bırakanları asla bağışlamayız.” (Daniele Giglioli, Opferfalle = Mağduriyet Tuzağı, 2016, s. 57). Bu sözde, mağduriyet pozisyonunun nasıl sapkın bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Filistinli çocukları katletmeyi mağduriyet olarak sunmak, failin masumiyet maskesini takmasından başka bir şey değildir.

MAĞDURİYETİN BULAŞICILIĞI VE YARIŞI

Golda Meir’in ifadesi, faillerin/suçluların taktığı masumiyet maskesinin önemine dikkatimizi çeker. Bir kötülük ve zulüm yaşandığında sıkça gözlemlediğimiz bir başka mesele de mağduriyetin bulaşıcı olmasıdır. Bir kişi mağduriyetinden söz ettiğinde, diğer kişiler de kendi mağduriyetlerini öne çıkarır ve adeta bir mağduriyet yarışı başlar. Bu durum, insanların algılarını, gerekçelendirmelerini ve duygusal tepkilerini değiştirir.

Konuya farklı bir örnekle yaklaşmak gerekirse, ülkedeki futbol tartışmalarını birkaç dakika dinlemek yeterlidir. Her takım, başarılarından çok, “bize daha fazla haksızlık yapılıyor” diyerek mağduriyet yarışına girer. Her takamın taraftarının bu tartışmada algılamasında, düşünme biçiminde, gerekçelendirmelerinde, meseleyi duygusallaştırmalarında adeta gariplikler var.

Daniele Giglioli, çeşitli örneklerle mağdur pozisyonunun sağladığı avantajları sıralar ve bu pozisyonun çekiciliğini sergiler. Ancak burada asıl mağdurlara sembolik bir şiddet de uygulanır ve mağdurların gerçek mağduriyetleri çalınır. Aslında mağdur-fail ilişkisinde fail her zaman daha güçlüdür. Mağdurun mağduriyetinin kabulü, onu bu güçsüzlükten çıkarır ve güçlü bir konuma taşır. Bu pozisyon değişimiyle mağdur, bir nevi failin inkâr imkanını elinden alır.

Ancak mağduriyetin çalınması, mağduru bir kez daha mağdur eder ve mağduriyetin kabulünün sürekliliğine yol açabilir. Bu, mağduriyet kimliğinin pekişmesine ve mağduriyetin kültürleşmesine neden olur.

FAİLİN MASUMİYET MASKESİ VE İDEAL-BEN

Failler, en zalim anlarında bile bir tür mağduriyet fikrini saklı tutarlar. Zulüm sonrası, ideal-ben’lerini sakinleştirmek ve kendi ideallerine ihanet ettiklerini inkâr edebilmek için savaş sonrası yaptıkları zalimlikleri haklı gösterme ihtiyacı duyarlar. En zalim birey bile, masumiyet maskesini yanında taşır.

Naziler, yaptıkları zulmü Yahudilerin dünyayı yok edeceğine dair inançlarıyla haklı (!) gösterdiler. Bu kıyameti önlemek adına, hayal bile edilemeyecek zulümleri işlediklerini düşündüler. Onlara göre amaçları, insanlığa hizmetti. Aynı şekilde, Yunanlıların Anadolu’da yaptıkları zulme adalet sağlamak için denize döküldüklerini söyleyen anlatılar da buna benzer bir mantık taşır. Yunanlılar bize çok kötülük yaptı ve biz de onları denize döktük. Bu anlatı mantıklı, anlaşılır, kabul edilir ve kaçınılmaz gibi görünür. Yani bu denize döküş çok haklıdır/adildir. Burada iddiaların doğruluğu değil hikayelerin strüktürüne dikkat çekmek istiyorum. Savaşın adaleti sağlamak için yapıldığı iddia edilir. Savaşta zulüm yoktur, ya da zulüm mecbur kalındığı için uygulanır yani zulüm/savaş bir adli işlemdir/cezalandırmadır adeta.

Daha önce birçok yazıda bahsettiğim fail kültüründe sürekli tekrar eden bir tema vardır: Fail olmak, zulüm yapmak zorunda bırakılmak. Yani faillik, adeta Golda Meirleşmek zorunda bırakılmak demektir. Mağdurların dokunulmazlıkları vardır ve failler, mağdur maskesi takarak olay sonrası da dokunulmaz hale gelebilirler.

Türkiye’de hukuk skandalları olarak bilinen birçok olayın ardında da bu mağdur maskesi vardır. Bu ülkede en üst düzeyde İslamcı teröristlere bile şakacı, haşarı gençler muamelesi yapılabiliyor(du).

MAĞDURİYETİN GÜCÜ VE BARIŞIN İNŞASI

Mağdur, gücünü yaşadığı zulümdeki sorumluluktan muaf olmaktan alır. Soykırımda yok edilenler zulümden sorumlu tutulamazlar. Bu, mağduru kutsal bir pozisyona taşır ve bu nedenle mağduriyet failin gizlenebileceği en uygun yer haline gelir.

Giglioli’nin vurguladığı bir başka önemli nokta daha var: Mağduriyet hem eksikliği hem de talebi hem zayıflığı hem de hak iddia etmeyi birbirine bağlar. Mağduriyeti değerli kılan bir başka unsur da mağdurun olay anında hiçbir şey yapmaması, sadece acı çekmesidir. Bu pasiflik, mağduriyeti değerli kılan şeydir.

Mağdurlarla dayanışma içinde olmak, ahlaki olarak olumlu bir davranış olarak görülür. Dayak yemek istemeyiz ama dayak yiyen mağdurdan yana olmak, değer yargılarımız açısından doğrudur. Mağdurdan yana olmak, yaşanan kötülükte iyiyi korumayı amaçlar.

BARIŞ SÜRECİNDE FAİL VE MAĞDURUN ROLÜ

Bunları yazma nedenim şu: Barışın inşasında mağdur ve failin doğru belirlenmesi çok önemlidir. Türkiye’deki barış sürecinde taraflar arasında “ben daha mağdurum” yarışı var gibi. Irkçı propaganda ve savaşın sürdürülmesi için üretilen anlatılar, devletin sürekli kendi mağduriyetini ve masumiyetini ön plana çıkarmasıyla şekillendi yıllardır.

Bu durumda barış, mağdur olduğunu düşünen tarafın, karşı tarafı fail olarak görüp ona bir lütuf gibi sunuluyor. Bu söylem, devletin hala resmi diskurudur. Barış sürecinde failin suçunu kabul etmesi ve mağdurlardan özür dilemesi çok önemlidir. Ancak bu süreçte sadece mağdurlar ön plana çıkarılıyor ve faillik ortada bırakılıyor. Burada şunu söylemiyorum bir taraf sadece mağdur ve diğer taraf sadece çok suçlu. Kastettiğim yapısal bir fail pozisyonu.

Zulümde, daha önceki yazılarımda da söz ettiğim gibi, fail ile mağdur arasında ilginç bir bağ oluşur. Mağdurun kurgusunda failden intikam alma, failin özür dilemesi ve suçu üstlenmesi gibi umutlar vardır. Bu beklentiler, mağdurun rahatlaması için gereklidir. Yani mağdur rahatlamak için bir şekilde faile ‘bağımlı‘hale gelir. Mağdur failin yüzüne haykırarak rahatlamak arzusundadır. Korku fail karşısında korkmayınca azalır, biter. Olay anındaki pasiflik ve pasif pozisyonu aktifliğe dönüşebilir. Güçlü durumdaki failin gücünün elinden alınması, mağdurun olay öncesindeki durumuna getirilmesi. İşte bu güç yitimini mağdur bir intikam ve bu intikam üzerinden eşitlenme, adaletin yerini bulması gibi yaşar. Mağdur travmatik bir biçimde faile bağlanır, iyileşebilmek için bağlanır. Bu durum ama faili olay sonrasında da güçlü konumda tutar. Ancak fail, “ben daha mağdurum” diye konumlandığında, mağdurun mağduriyet anlatısı psikotikleşir. Mağdurun yaşadığı zulüm yalanlanır ve bu, mağdurun yeniden mağdur edilmesi anlamına gelir. Burada zulmün özel bir biçimi oluşur. Zulüm sadece şiddet değildir. Şiddetin içindeki şiddettir de. Çifte şiddettir. (Wolfgang Müller- Funk, Crudelitas, 2022, s. 18). Buradaki zulüm sapıkça bir ilişkilenmedir/iletişimdir (Müller- Funk, s. 314).

Mağdurun failden beklediği ilk şey, suçunu ve sorumluluğunu üstlenmesidir. Fail, bundan kaçınarak barış sürecine sunabileceği en önemli katkıdan kaçınır.

MAĞDURA GÖSTERİLEN TEPKİLER: MERHAMET VE EMPATİ

Mağdura gösterilebilecek tepkilerden biri de merhamettir. Merhamet ve acıma duygularında, insanların nasıl sosyalleştikleri belirleyici bir rol oynar (Ute Frevert, Mächtige Gefühle = Güçlü Duygular, 2020, s. 111). Toplumların belirli anlatılarla şekillendirilmiş dünya görüşleri, kime merhamet edileceğini ve kime edilmeyeceğini belirler. Örneğin, kafirlerin kötülüğü anlatısıyla yetişen bireyler, kafirlere karşı empati geliştirmekte zorlanırlar. Benzer şekilde, Kürtler, Ermeniler ve Aleviler de tarihsel ve toplumsal süreçlerde çoğu kez empatinin dışında tutulması gereken gruplar olarak tanımlanmıştır.

Empati ve Merhamette Seçicilik: Empatiyi öğrenirken bir ayrım yapılır: Empatiyi hak edenler ve etmeyenler. Genellikle, kendi isteği dışında zorda kalan ya da zulme uğrayanlara empati gösterilir. Ancak ötekiler, yani toplumsal normlara veya siyasi söylemlere göre düşman olarak tanımlanan gruplar, bu empatinin dışında tutulabiliyor.

Acıma, zorda ya da darda olan kişinin duygularını ve acısını anlamanın kişide yarattığı bir histir. Yani acıyan, acı çekenin acısını hisseder. Ancak merhamet ve acımada asimetrik bir ilişki vardır. Barışacağınız kişiye acıdığınızda, bu asimetri devam eder. Halbuki barışın amacı, tarafların birbirine eşitlenmesi ve göz hizasında bir ilişki kurabilmesidir.

AFFETMEK, BAĞIŞLAMAK VE BARIŞIN ZORLUĞU

İnançlı toplumlarda affetmek, bağışlamak ve merhamet etmek, genellikle Tanrı’ya ait özellikler olarak kabul edilir. Zaten dua da Tanrı’nın merhametini istemek ve ona yalvarmaktır. Bu anlayışta Tanrı, kusursuz ve güçlü olandır; insan ise zaafları olan, zayıf ve günahkâr bir varlıktır. Tanrı, insanlara bir model sunar ve bu modelin dışına çıkmak günah olarak görülür.

Bu ilahi model, insanı sürekli olarak içgüdülerini ve arzularını denetlemeye zorlar. Psikolojide kullandığımız ve modern bir kavram olan empati, merhamet etmenin ve bağışlamanın dünyevileştirilmesi ve insanileştirilmesidir. Yani, ilahi olanın yerini insani bir süreç alır.

İdeal olan, tanrısal olandır ve en büyük ideal de Tanrı’nın vaat ettiği cennettir. Ve cennet, korunaklı bir yer değildir; çünkü orada kötülük, çelişki, arzu ve farklılık yoktur ve kötü olmadığından korunması gerekmez. Tanrısal tasarımda barış, kötünün cehenneme kapatıldığı bir durumdur. İnsan yeryüzünde enerjisinin çoğunu kendisini kontrol etmek için kullanır. İşte cennette bu kontrol edilmesi, bastırılması gereken arzular serbest bırakılır ve doyurulur. Yani barış, kötü olanın tamamen ortadan kaldırılmasıyla sağlanır.

EŞİTLİK, ADALET VE ÇATIŞMANIN KÖKLERİ

Günümüzdeki çatışmaların altında çoğu zaman eşitlik ve adalet talepleri yatar. Kürtler, Aleviler ve diğer bazı azınlıklar, Sünni Türklükle tamamen kaynaşıp asimile olsalar ya da toplumsal hiyerarşide kendilerine biçilen rolleri kabul etseler, çatışmalar büyük ölçüde azalırdı. Ancak asıl mesele, modern toplumlarda ve özellikle Aydınlanma sonrası daha da güçlenen eşit ve adil olma tasarımıdır.

Aleviler, “Biz de seninle aynı haklara sahip olmak istiyoruz. Sünniliğe açılan alanların bize de açılmasını talep ediyoruz” dediklerinde sorunlar ortaya çıkıyor. Yani Aleviler camiye gitse, tarikatlara üye olsa daha az sorun yaşarlar çünkü bu durum Sünniliğin üstünlüğünün ispatıdır. Zaten ‘ne mutlu Türküm’ diyen Kürt’e bir başarı öyküsü gibi de bakılıyor. Benzer şekilde Kürtler, “Ben de ana dilimi konuşmak ve Kürtlüğümün kabul edilmesini istiyorum” dediklerinde çatışmalar baş gösteriyor. Bu talepler, baskın kültür tarafından prestij kaybı ve hiyerarşide pozisyon kaybı olarak algılanıyor. Zira baskın kültür, kendi konumunu koruyabilmek için başkalarını aşağıda tutarak bir üstünlük inşa ediyor.

Sünni Türklük, kendisini üstte ve çok değerli bir konumda görüyor. Bu, kolektif narsisizm olarak adlandırılan bir durumdur: İnsanların kendi aidiyetlerinden ötürü kendilerini diğerlerinden üstün saymaları. Bir grup kendini üstün gördüğünde, diğer grupların bu üstünlüğü kabul edip ona özenmesi ve benzemeye çalışması beklenir. Mantık gereği, insanlar iyi olanı istemeye meyillidir.

Ancak Aleviler ve Kürtler, “Biz Sünni Türk olmak istemiyoruz” dediklerinde, bu kolektif narsisizm krize dönüşür. Çünkü üstün olarak görülen grup, bir anda beğenilmeyen, özenilmeyen ve istenmeyen hale gelir. Psikanalizden bildiğimiz gibi, narsistik incinmeler yoğun öfke doğurur. Bu öfke, baskın kültürün eşitlik ve adalet taleplerine gösterdiği sert tepkilerin temelini oluşturur.

Bu durum, kolektif avantaj yitimini bir varoluşsal korkuya dönüştürüyor. Üst konumda kalabilmenin yolu, altta birilerini tutmaktan geçiyor. Bu da eşitlik taleplerine karşı direnç oluşturuyor.

ADALET, AHİRET VE BARIŞIN PROJESİ

Ahiret kurgusu, aslında bir adalet sistemi tasarımıdır (Peter Sloterdijk ve Thomas Macho, Gott, Geist und Geld, 2014, ikinci basım, s. 57). Ahirette herkesin hak ettiği şekilde ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı inancı, dünyevi adaletin eksikliklerini telafi eden bir yapı sunar. Cennet, barış içinde yaşanılan bir ülke gibi tasarlanmıştır.

Cennet’in vatandaşları masumlardır; cehennemde cezasını çekmiş olanlar ya da Tanrı’nın bağışladığı kişiler. Suçsuz, kötülükten arınmış bireylerden oluşan bir toplum… Çatışmasız, çelişkisiz bir yer (Konrad Heiland, Die gnadenlose Gesellschaft = Acımasız Toplum, 2024, s. 78). Bilincin ve bilinçötesinin gerilimlerinin olmadığı, kültür ile doğa arasındaki çatışmanın bulunmadığı ve toplum ile bireyin tamamen aynılaştığı bir ülke cennettir.

Ancak yeryüzü barışı, tüm bu idealize edilmiş unsurların aksine, sonsuz sorunlara ve çelişkilere rağmen oluşturulması gereken bir projedir. Cennet barışı, kötülüğün tamamen ortadan kaldırıldığı bir yerde sağlanır; oysa yeryüzü barışı, farklılıkların, çelişkilerin ve çatışmaların varlığını kabul ederek inşa edilmek zorundadır.

Ancak barış, bu adaletin yeryüzünde gerçekleştirilme projesidir. Barış, sadece silahların susması değil, aynı zamanda toplumsal adaletin sağlanması ve eşitlik taleplerinin karşılanmasıdır. Gerçek bir barış, herkesin kimliğini özgürce yaşayabildiği, eşit haklara sahip olduğu ve adaletin sadece soyut bir kavram değil, somut bir gerçeklik haline geldiği bir düzenin kurulmasıdır.

İnsanlar arası barış ise çok daha zordur. Çünkü bu, kötünün elimine edilmesi değil, onun entegre edilmesini ve ötekinin öteki olarak kabul edilmesini gerektirir. Gerçek barış, farklılıkların ve çelişkilerin var olduğu bir dünyada, öteki ile yaşayabilmeyi mümkün kılmaktır. Bu durum, insan doğasının karmaşıklığı ve zorlukları göz önüne alındığında, oldukça meşakkatli bir süreçtir.

Barış, cehenneme kapatılan kötünün değil, hayatın içindeki ötekinin kabulüyle mümkündür. Bu da barışı, tanrısal bir mükemmeliyetten çok, insani bir çaba ve yüzleşme süreci haline getirir. Dolayısıyla, insanlar arası barışın sağlanması, inanç sistemlerindeki barış anlayışından çok daha karmaşık ve zor bir yolculuktur.

Merhamette bir hiyerarşi vardır: Avantajlı durumda olan, dezavantajlı olana merhamet eder. Bu, güç dengesizliğini sürdürür. Oysa barış, taraflar arasında merhamete gerek kalmayacak bir denge yaratma çabasıdır. Barışın olduğu yerde merhamet gerekmez çünkü barış, eşitler arasında kurulan bir ilişkidir.

Bununla birlikte, barışan taraflar birbirlerini dinlerken duygudaşlık (empati) deneyimleyebilirler. Ancak bu duygudaşlık, merhametin aksine, eşit bir ilişki içinde gerçekleşir. Barış sürecinde önemli olan, tarafların birbirlerine üstünlük taslamadan, geçmiş acıları anlamaya ve paylaşmaya çalışmalarıdır.

BARIŞ VE SAMİMİYET

Barış için samimiyet, en gerekli koşullardan biridir. Bu samimiyet, ötekinin öyküsünü itirazsız ve ama‘sız bir şekilde dinlemeyi gerektirir. Bu dinleme süreci, haber izler gibi yüzeysel bir şekilde değil, gönlünü açarak ve duygulara izin vererek yapıldığında etkili olabilir. “Etkilendim” demek, gerçekten etkilenmeden söyleniyorsa, bir anlam ifade etmez (Heidi Kastner, Wut = Öfke, 2014, s. 23). Etkilene ve etkileme süreci yani… Bu karşılaşma ve yüzleşme süreçlerinde, kuşkusuz öfke krizleri de yaşanacaktır; bu kaçınılmazdır. Çünkü savaşta ve savaş söylemini besleyen anlatılarda biriken, bastırılmış öfke, bu tür konuşmalarda açığa çıkar.

Öfkenin Altındaki Keder: Öfke, bir duyguya gösterilen duygusal bir tepkidir. Çoğu zaman öfkenin altında incinme ve düş kırıklığı yatar. İncinen ve hayal kırıklığına uğrayanlar, aslında öfkeli değil, kederlidir. Bu dışa vurulamayan, yaşanamayan keder, zamanla öfkeye dönüşür.

Barış çalışmasında bu öfkeye alan açıldığında, altında yatan keder de ortaya çıkar. İşte bu kedere izin vermek, taraflar arasında duygudaşlık (empati) kurulmasını sağlar. Çünkü yeryüzünde öfkeyi, kederi, incinmeyi ve hayal kırıklığını tanımayan kimse yoktur. Bunlar, en insanî yanlarımızdır ve birbirimize en çok benzediğimiz duygulardır. Bu duygularla birbirimize en eşit olduğumuz alanlar da açığa çıkar.

SAVAŞIN İNSANDA AÇIĞA ÇIKARDIĞI YÜZLER VE TARİHİN ANLATISI

Psikososyal konularda çeşitli yazılar yayınlayan psikanalist Thomas Auchter savaş üzerine de bir yazı yayınladı (https://www.psychoanalyse-aktuell.de/artikel-/detail?tx_news_pi1%5Baction%5D=detail&tx_news_pi1%5Bcontroller%5D=News&tx_news_pi1%5Bnews%5D=198&cHash=12884e34b1bc55edf677099037089a63). Auchter, insanın sadece iyi, onurlu, yardımsever bir varlık olmadığını, aynı zamanda acımasız, alçak ve hain yönlerinin de bulunduğuna dikkat çeker. Savaş dönemlerinde bu negatif yanlar kontrolsüzleşir ve daha görünür hale gelir. Savaş sonrasında ise, insanın hangi tarafta olduğu—saldıran ya da saldırılan tarafta bulunmak—kişinin psikolojik ve sosyolojik konumlanmasını derinden etkiler. Bu durum, savaş deneyimine yönelik refleksiyonları da şekillendirir.

İnsan olmanın bazı temel özellikleri, savaş ve zulüm dönemlerinde kötüye kullanılırken, aynı özellikler barış süreçlerinde olumlu bir şekilde kullanılabilir. Auchter, işkence sırasında konuşmayan birini çözmek için, onun yakınlarına işkence yapılacağını söyleyerek veya gerçekten işkence ederek bireyin çaresizliğini artırıp onu yıkmaya çalışmanın bir yöntem olduğunu belirtir. Burada kişinin koruyucu ve bağlılık duyguları suistimal edilir. Kişi akrabasına yapılacak zulmü hayal ederek bu hayalindeki acı çekenle özdeşleşerek onu koruyabilmek için bazen çözülebilir. Buradaki psikolojik mekanizma imajiner olanla özdeşleşme ve bu özdeşleşmenin verdiği acı. Reel acı yokken hayal edebilmek, ön gerebilmek ve bunu engellemeye çalışmak.

Ancak bu korumacı ve bağ kurma hali, barış süreçlerinde de kullanılabilir. Bizim derdimiz olmayanı kendi derdimiz haline getirebiliriz. İnsanlar, duydukları bir haberi yalnızca bilgi olarak algılamaz; aynı zamanda o habere duygusal bir bağ kurarlar. Barış sürecindeki karşılıklı öykü anlatımları da bu bağın kurulmasını sağlar.

Bu süreçte, bir yandan duygusal mesafe koyarak dinlediğimiz hikayelerin bizde ikincil travma yaratmasını engelleyebiliriz. Ancak aynı zamanda, çok uzağımızda ve hiç tanımadığımız insanların hikayelerine de içimiz yanabilir. Bu, insanın empati kapasitesinin barış için nasıl olumlu bir araç haline gelebileceğini gösterir.

HALKIN BARIŞI VE POLİTİK BARIŞ

Bu yazdıklarım, halkın barışı nasıl yaşayabileceğine ve barış atmosferinin nasıl sağlanacağına dair korunaklı ve dar bir alanda olabileceklerle ilgilidir. Ancak politik arenada istenen barış, bu yazdıklarımdan çok daha farklı ve karmaşıktır.

Freud’un sıkça referans verilen bir kavramı vardır: Bastırılanın şiddetli geri dönüşü (Die Rückkehr des Verdrängten). Bir olayı ya da duyguyu bastırarak çözmeye çalışırsanız, bu durum bir süre sonra şiddetli bir şekilde geri döner.

AKP’nin yükselişi ve başörtülü bacılarım söylemi buna örnektir. Cumhuriyet döneminde bastırılan dindarlık ve dini kimlik, daha sonra iktidara gelerek güçlü bir geri dönüş yaptı. Aynı şekilde, barış süreçleri tepeden ve politik bir şekilde inşa edildiğinde, eğer alttaki halk dinamikleri bastırılıyorsa, bu durum gerçek anlamda bir çözüm sağlamaz. Bastırılan sorunlar, bir süre sonra daha da şiddetli bir şekilde geri döner.

Bu durumun ürkütücü bir anlamı da vardır: Barışın yanlış inşa edilmesi, gelecekte savaşın çok daha şiddetli bir şekilde geri dönmesine yol açabilir. Barış, yalnızca politik bir uzlaşı değil, aynı zamanda toplumun tüm katmanlarında samimi ve katılımcı bir süreç olmalıdır.

VİETNAM VE SAVAŞIN ANLATISI

Önceleri, savaş sonrası savaş esnasında ne olduğunu gerçek anlamda öğrenme şansımız vardı. Örneğin, Vietnam Savaşı sırasında Amerika’da askerler kahraman ilan edilip, şerefli işler yaptıkları anlatıldı. Bu askerler, yardımsever katiller olarak sunuluyordu: öldürmek zorunda bırakılan iyi kalpli insanlar. Resmi söyleme göre Amerikan askerleri, Vietnam halkına yardım etmek, ülkeyi onarmak ve modernleştirmek için oradaydılar. Okullar, hastaneler, yollar ve su kanalları inşa ederek Vietnam’ı bir refah toplumuna dönüştürmek istiyorlardı.

Ancak barbar Vietnamlılar, bu yardımsever Amerikalılara saldırıyor, araçlarını yakıyor ve onları öldürmeye çalışıyorlardı. Amerikalılar da kendilerini savunmak zorunda bırakılıyor ve böylece savaşmak zorunda kalıyorlardı.

Ancak savaşın sonunda, ülkelerine dönen askerleri solcu gençler karşıladı ve bu kahramanlık anlatısını sorgulamaya başladılar. “On binlerce kilometre ötede insanlık yapmak size mi kaldı?” Savaştan dönenler kahraman değil, harabe halindeydiler. Bir insan yığınına dönüşmüşlerdi. Amerikan protestocu gençlerin bu eleştirel tutumu, askerlerin yaşadıkları gerçekleri anlatmalarına da fırsat verdi. Cepheden gelen fotoğraflar ve haberler, kahramanlık destanlarından çok, canilerin zulüm festivalini yansıtıyordu.

SAVAŞIN ESTETİKLEŞTİRİLMESİ VE MEDYA MANİPÜLASYONU

Ordu bu deneyimden dersler çıkardı. Artık kendi yaptığı haberleri ve seçilmiş fotoğrafları basına servis ediyor, eleştirel basın ise susturuluyordu. Basın ve iktidar arasında giderek yoğunlaşan sembiyotik ilişki Irak Savaşı’nda net bir şekilde ortaya çıktı.

Bu kez savaş, adeta bir bilgisayar oyunu gibi sunuldu. Roketler milimetrik hedefleri vuruyor, sivillere, hastalara, yaşlılara, hastanelere ya da okullara hiçbir zarar verilmiyordu. Sadece kötü askerler ve kötü savaş araçları imha ediliyordu. Bu tür estetikleştirilmiş ve kansız gösterilen savaş anlatıları, insanları gerçeğe yabancılaştırdı ve savaşın gerçek yüzü gizlendi.

Ancak savaşın daha da canileşmesine paralel olarak, bu estetik anlatılar insanların gerçeklerle yüzleşmesini engelledi. Bu durum, günümüzde barışın önündeki en büyük engellerden biri haline geldi.

SAVAŞ SONRASI İKİ ANLATI: SAVAŞ SONRASI İKİ ANA EĞİLİM ORTAYA ÇIKAR

1. Bir grup, savaşın kirli hikayelerini filtreleyerek güzelleştirir ve kahramanlık öyküleri anlatır. 2. Diğer grup ise, gerçeklerden kaçmadan yaşananları anlatır ve kavrar ki bir daha tekrarlanmasın.

Şimdi bizim de önümüzde böyle bir fırsat var: Kuş uçmaz, kervan geçmez dağlarda neler yaşandı? Askerlerin ve gerillaların hikayeleri… Bu anlatıların çoğu büyük ihtimalle vahşeti gözler önüne serecek (umarım yanılıyorumdur), ancak bu vahşetin içinde insan kalmayı başaran, insanca olanı koruyan hikayeler de mutlaka yer alacaktır.

Bu hikayeleri dinlemek, büyük bir keder yaratacaktır. Freud, 1915’te çocukların tarih derslerinde halkların yok oluşunu dünya tarihi olarak öğrenmelerine şaşırdığını yazmıştı. Aradan bir yüzyıldan fazla geçti.

Artık başka bir tarih anlatısına hazır mıyız? Öteki olarak gördüğümüz, düşman bellediğimiz, hatta öldürmek istediğimiz insanların hikayelerini dinleyebilir ve yeni bir tarih yazabilir miyiz?

Barış, işte bu sorulara vereceğimiz samimi cevaplarla mümkün olabilir.

Sarılın ya da öp elimi barışalım

Her bireyin, her ailenin, her kültürün kendine özgü barış ritüelleri vardır… Barıştan söz ediyorsak aslında barış öncesinde yaşanmış bir haksızlık, adaletsizlik veya eşitsizlikten söz ediyoruz. Bu diskur barış öncesi kavga, kırgınlık, incinme, savaşı da içeriyor. Bazen haksızlık, incinme her zaman gerçek olmayabilir; algılanan ya da kurgulanan adaletsizlikler, incinmeler de öfke doğurabilir. Bazen ‘seçilmiş kırgınlık, incinme’ de olabilir. Psikanalist Vamik Volkan’ın kuramsallaştırdığı ve ‘seçilmiş travma’ (Blindes Vertrauen=gözü kapalı güvenmek, 2005, s. 39) olarak tanımladığı olguya benzer bir şeyden söz ediyorum. Kişi kendi yaşamadığı ama tanığı olduğu ya da duyarak, okuyarak ve olayın mağduruyla özdeşleşerek yaşadığı bir incinme olabilir. Mesela işkenceden haberdar olan birinin kendisi işkence görmemesine rağmen özdeşleşme ve empati üzerinden mağdurun duygularına yakınlaşması ve bu incinmeleri sahiplenmesi gibi. Kısacası zulmün olduğu yerde reel mağdurlarla dolaylı bir biçimde mağdur olanlar var.

Barış takvimini geriye aldığımızda karşımıza kurgulanmış ya da gerçek bir kötülük çıkar ve zaten barış da bu kötülüğün acısını dindirmek, kötülüğe dur demek için yapılır. İncinmelere, aşağılanmalara, düş kırıklıklarına olay anında verilemeyen tepkinin daha sonra giderilme ve onarılma çabasıdır barış biraz da. Geçmişte önlenemediğinden ve sonra da tepki verilemediğinden adalet sağlanamamıştır… Hayatın bir yerinde, bazen istemeden, bazen kasıtlı olarak birine zarar verilir. Kötü çıkar karşımıza. Barış, işte bu hasarı onarma kötüyü dönüştürme çabasıdır. İnsan, bir durumu önceki haline döndürmeyi denemek ister. Kötü olmadan önceki durum. Bu imkansızdır. Ama yeni kötü’leri ve zulümleri engelleme başarılabilir. Ancak gerçek bir barış için pişmanlık, bağışlama, yanlışın farkına varma ve bu yanlışı giderme çabası gerekir.

Barış sürecinde bazen bir suçlu ve bir masum, mesele iki taraf arasında asimetrik güç ilişkisi varsa. Bazen de iki masum ya da iki suçlu olabilir. Ancak barışın temel şartı, suçun bilincinde olmak ve bu bilinci, acıyı ortadan kaldırmaya/durdurmaya yönelik bir çabaya dönüştürmektir. Fakat mağdur ve fail arasındaki asimetrik güç ilişkisi sürüyorsa, adaleti sağlayacak üçüncü bir kuruma ihtiyaç olabiliyor. Ayrıca zulüm sonrası iki taraf da çok afektif davranabiliyor. Çünkü bu konuşmada tarafların yaralarını göstermeden görüşmeleri çok zor. Bu görüşmelerde sembolik ya da reel olarak suçlunun cezalandırılması adalet duygusun oluşturulması gerek.

Ancak bu kültürde benim tanıdığım birçok barış ritüelinde gerçek bir barışın sağlanmadığını gördüm.

GELENEKSEL TOPLUMLARDA BARIŞ VE RİTÜELLER

Toplumlar, grup içindeki düşmanlıklara tahammül edemez. Çünkü iç çatışmalar, dış tehditler karşısında topluluğu zayıf ve savunmasız bırakır. Bu yüzden grup içi anlaşmazlıklar giderilmek zorundadır. Eğer reel bir dış tehdit varsa, bu barışma süreci hızlandırılır ve bu, gerçek barıştan çok “barışmış gibi yapma”dır. Dış düşmanlar, grubun kendi içindeki problemleri hızlıca örtbas ederek düşmana karşı birliği sağlamaya çalışır. Bu, aslında barıştan çok geçici bir ittifaktır.

Düşmanla mücadele nedeniyle bir araya gelenler, zamanla kendi aralarındaki sorunları görmezden gelebilirler. Çünkü aralarındaki çatışma enerjisini düşmanla mücadeleye harcayabilirler. Burada kendi aralarındaki düşmanlığı ve öfkeyi ortak düşmana yansıtarak kendileri kavgasız bir dönem geçirebilirler.

YUNANLILARI DENİZE DÖKMENİN UTANCI VE ACISI

Savaşı kötü yapan bir diğer mesele de belirsizliktir. Savaşın nasıl gelişeceğini, her çatışmanın nasıl sonlanacağını asla kesin olarak bilemezsiniz. Savaşta kimin öleceğinin belirsizliği. Savaşı ne zaman başlatacağını belirleyebilirsiniz ama ne zaman biteceği belirsizdir. Maliyeti hesaplanamaz, sonuçları öngörülemez… Bir boks maçı izledim: Eli yüzü şişmiş, kanlar içinde kalmış bir boksörün elini havaya kaldırıp galip ilan ettiler. Kavgalar, çatışmalar, savaşlar… Yenenin de kanlar içinde kaldığı, yaralandığı bir gerçeklik… Barıştaki en sıkıntılı durum da yine belirsizliktir. Barışın nasıl sonuçlanacağını, hangi tarafın ne kazanacağını kestiremezsiniz. Barış birlikte kazanma projesidir, ‘ben daha kazançlı çıkacağım’ denildiğinde başka bir savaş sürüyordur ve orada konu artık barış değildir. Barış sürecinde her iki taraf da kazançlı çıkmak ister, ancak her barış bir uzlaşmadır. Uzlaşmak ise, tam olarak istenilene ulaşamamak, karşı tarafa taviz vermek anlamına gelir. Oysa her taviz bir yenilgi olarak görülür ve bu da çoğu zaman mutsuzluk üretir. Oysa, eğer her tavizin aslında bir kazanç ve huzur anlamına geldiğini kavrayabilsek… Barışın kendisi, her toplum için en büyük kazançtır.

İnsan garip bir canlı. Korku hazzı diye bir şey var. Korkudan haz almak. Korku filmlerinde insanlar hem korkuyorlar hem de haz alıyorlar. Masallardaki canavarlar, devlet ürkütücüdür. Ama gene de dinleriz ve çocuklara anlatmaktan ve onları korkutmaktan da haz alırız. Korkutma hazzı var. Devletin usta olduğu ve sürekli uyguladığı yöntem. İnsanlar tehlikeden haz alıyorlar. En olmadık maceralara girişip haz alıyorlar. Ve insanlar acıdan haz alıyorlar. Ağzı acıdan yanan kişi acı biberi yemeyi ve haz almayı sürdürüyor. Mazoşizm… İnsanlar acı çektirmekten haz alıyorlar. Sadizm. Sapıklık, anormallik saydığımız bu eğilimleri entegre edebilmiş kişileri ‘normal’ olarak tanımlamıyor muyuz? Barış da insanın bu eğilimlerini yaşama olanaklarının yaratılması değil mi?

Barışın en büyük engeli, savaşın estetize edilmesi ve savaş anlatılarına haz eklenmesidir. Savaşı anlatanların da anlatılarında bir haz vardır: düşmanı, en çok korkulanı yenmek, korkunun getirdiği hazzı yaşamak… Korkuyu yenmenin ve yok etme anında hissedilen coşku ve tatmin duygusu… Savaş, kanlı ve ölüm dolu bir oyun olsa da hayatta kalmanın sevinciyle iç içe geçer. Ancak savaşı gerçekten yaşamış olanlar, onun acısını da bilir. Ölümün soğuk yüzüne her an bakmanın yarattığı dehşeti, korkunun insanı nasıl kemirdiğini…

İşte bu yüzden, savaş anlatıları kahramanlaştırılırken, ölümün ve öldürmenin gerçekliği göz ardı edilir. Savaşta askerlere öldürme hakkı ve cezasızlık tanınmış olsa da, gazi, kahraman denilse de öldüren herkes katildir de. İşte katil katlettiğinin hayatını düşünmekten kaçınır, cinayet inkâr edilir. Savaş sonrası kahramanlık anlatıları, aslında bu cinayetin üzerini örtmek için oluşturulan bir kalkandır. Caniliği gizlemenin/inkar etmenin en kestirme yolu, kahramanlık hikâyeleri yaratmak ve savaşa haz yüklemektir. Öldürmenin, zalim olmanın hazzı… Düşmanı mutlak bir şekilde alt etme, boyun eğdirme, üzerinde mutlak iktidar kurma ve onu tamamen yok etme arzusu… Düşmana karşı tanrısallaşma… Tanrının verdiği canı, Tanrı yerine kişinin alma isteği…

Yunanlıları denize dökmek, bir coşku anı olarak anlatılır belki ama gerçekte bu, zulmün coşkusudur. Yunan ordusunun Anadolu’daki ilerleyişi ve geride bıraktığı zulmün izleri ortadadır. Ancak bu zulüm, iki taraf için de kahramanlık öykülerine dönüştürülmüştür. Oysa hiçbir savaş gerçek bir zafer değildir. Ölümün, öldürmenin olduğu yerde zulüm, katliam ve acı vardır zafer ve başarı değil. Türkler ve Kürtler arasındaki gerilimi dindirmek için sıkça dile getirilen “Çanakkale’de birlikte acı çektik, savaştık, direndik ve öldük” anlatısı da benzer bir işleve sahiptir. Çanakkale, büyük bir toplu katliamdır ve asıl yapılması gereken, onun yasını tutmaktır. Ancak biz, bu kadar ölümden kahramanlıklar çıkarmaya devam ediyoruz. Denize döktüğümüz Yunanlılara üzülmeye başladığımızla değişeceğiz belki de…

Peki, Çanakkale’yi “birlik olalım, düşmanı yenelim” anlatısından çıkarıp, onun acısını, yasını ve travmasını anlamaya dönüştürebilir miyiz? Barış ve kardeşliği silah arkadaşlığı retoriği üzerinden kurguladığımızda, aslında savaş çığlıklarını da içinde taşıyan bir anlayışı sürdürmüş oluruz. Türkiye’de barış söylemleri çoğunlukla uluslararası ilişki dinamikleriyle bağlantılıdır. “Dış düşmanlara karşı birlik olalım” söylemi, içeride barışı değil, savaş halinin devamlılığını güçlendiren bir motivasyon yaratır. Dominant kültür ve grupların öncelikli bir barış isteği yoktur; bilakis, ırkçı söylemlerle sürekli savaş, toptan imha ve “kökünü kazıma” retoriği gündemde tutulmaktadır. Savaşı gerçekten yaşamış olanlarla, bugün onu anlatanlar arasındaki uçurum büyüktür. Savaş anlatılarının büyük çoğunluğu, gerçek savaşın dehşetini değil, onun estetize edilmiş, kahramanlığa dönüştürülmüş halini yansıtır.

DİNİ BAYRAMLAR BARIŞMA BAYRAMIDIR DA

Barış için bir çerçeve çizilir ve bu çerçevede barış ritüelleri belirli kurallara bağlanır, ritüelleştirilir. Örneğin, Alevi inancındaki “dara çekme”, bir tür dini yargılama, ceza ve barışma sürecidir. Bu süreç, grup içindeki sorunları çözme ve barışma fırsatı sunar.

Ayrıca dini bayramlar, bir anlamda barış bayramlarıdır. Ancak bu tür barışmalar çoğu zaman içten ve samimi değildir. Amaç, gerçek bir barış sağlamak değil, düşmanlaşan taraflar arasında diyalog kurulmasını sağlamaktır. Çoğu zaman gerçek bir barış sağlanmadığı için bu süreç bir kısır döngüye dönüşebilir: Barışma – küslük – tekrar barışma – tekrar küslük. Bu kesintili ilişkiler, aslında düşmanlığın keskinleşmesini önleme amacını taşır.

Bir başka geleneksel barış yöntemi helalleşmedir. “Hakkını helal etme” kavramı, aslında borçları ve alacakları sıfırlama ritüelidir. Ancak burada asıl amaç, kişisel huzuru sağlamaktan çok, topluluğun devamlılığını ve iç düzenini korumaktır.

Geleneksel toplumlar eşitlik yerine hiyerarşik düzenlere sahiptir. Bu düzen, saygınlık ve güç ilişkilerini de belirler. Örneğin, yaşlıların söz sahibi olması bir gelenektir. Köydeki saygın bir yaşlı, barış sürecinde otoriter bir üçüncü taraf olarak devreye girer ve tarafları barıştırma görevini üstlenir.

KÜSEREK BARIŞMAK

Bir çelişki gibi görünmesine karşın bir diğer barışma biçimi ise küsmektir. Küsmek, ilişkide bir mesafe koymayı sağlar ve böylece öfkenin yatışması için zaman tanır. Aynı zamanda susarak ve ilgiyi geri çekerek bir cezalandırma yöntemidir. Ancak küsmek, pasif-agresif bir ceza yöntemi olduğu için zaman zaman sadist ve faşizan bir özellik taşıyabilir. Küsen kişi, karşısındaki kişiyi değersizleştirir. Faşizm de benzer şekilde, karşı tarafı insan yerine koymama, onu yok sayma eğilimindedir. Aslında küstüğümüz kişiyle ilgilenmeye devam ederiz; onu gizlice takip eder, her hareketini izleriz. Bu yüzden küsmek, tam anlamıyla umursamamak değildir. Aksine, negatif bir ilginin yoğunlaşmasıdır. Küsmek öfkelenilen ve öfkenin arttığı durumda ilişkiyi dondurmak ve çatışmadan kaçınmak anlamına da gelir. Yani çatışmayı önleyici bir yanı vardır. Öte yandan, küsmek bazen bir barışma fırsatı da yaratır. Çünkü zaman içinde öfke azalır ve olay bağışlanabilir hale gelir. Ancak küsmenin bu etkisi, adalet duygusunun önüne geçtiğinde sorunlu hale gelir.

“BARIŞMIŞ GİBİ YAPMAK” BARIŞ DEĞİLDİR

Birçok ailede, çocuklar kavga ettiğinde ebeveynler “Öpüşün, barışın!” diyerek duruma müdahale eder. Ancak bu yapay bir barış yaratır. Barışın sağlanması için öncelikle sorunun nedenlerinin konuşulması ve adil bir şekilde çözülmesi gerekir. Ancak bu yapılmadığında, çocuklar kavgaya devam eder. Hatta zamanla şiddetin seviyesi artar. Çünkü çocuklar, anne babalarının otoritesini fiziksel güçlü ama duygusal zayıf, ikilem toleransı olmayan ve adaletsiz olarak deneyimler. Sonunda kardeşler arasında fiziksel güçlü olan kazanır ve diğerine zorla boyun eğdirir. Bu, barış değil; güçlü olanın kendisini dayattığı sosyal Darwinizm’dir: “Güçlü olan, istediğini yapar.” Ancak güçsüz olan, bu çözümü içten içe onaylamaz. İtiraz etse aynı oyun tekrar edecektir. Baba/anne devreye girecek, ikisine de kızacak; abi ise burada suç bilinci geliştirmek yerine daha da öfkelenerek kendini haklılaştıracak ve zulmün dozajını artırmaktan çekinmeyecektir. Anne/babanın kızgınlığını mağduriyet sayarak, mağduriyetine sebep olduğunu düşündüğü kardeşine daha fazla zulmedecektir. Yardım isteyen güçsüz kardeş ise yardım yerine bir ceza silsilesiyle karşılaşacaktır. Bu durumda mağdur olan, daha fazla ceza görmemek için ağabeyin ilk zulmüne ses çıkarmayacak; zulme tahammül etmeyi, zalimi kızdırmamayı öğrenecek ama içinde bir intikam duygusu biriktirecektir. Bu yöntem, toplumda da sıkça görülür. Yoksulların yoksulluğu dış güçler palavrasıyla açıklaması iktidarın zulmünden korktuğundandır da.

Tüm bunlar, gerçek bir barıştan çok, sorunun üstünü örtme çabalarıdır. Gerçek barış, ancak haksızlık giderildiğinde ya da en azından bunun için samimi bir çaba gösterildiğinde sağlanabilir. Unutmak bir çözüm değildir; gerçek barış, unutmamak üzerine kurulabilir. Unutmamak, bir daha yaşanmaması için bilinç oluşturur. Madımak Katliamı’nı unutamayız. Ama Madımak’ın suçunu, pişmanlığını ve özrünü başarabiliriz. Failin “Evet, suçluyum” demesi gerekir. Fail suçunu kabul etmedikçe, sahici ve kalıcı bir barış mümkün değildir.

Unutmak… Freud’a göre bilinçötesinin bir ürünüdür. Unutma, farkında olmadan gerçekleşir. Yani bir kişi unutmaya karar vermişse, bu unutma değil; kararlı ve planlı bir uygulamadır. Akıllı olmaya da karar verilemez. Hiç kimse “Ben bugünden sonra akıllı olacağım” diyerek akıllı hale gelmez. Aynı şekilde, spontane olmak da bir kararla mümkün değildir; çünkü spontane, planlamadan, aniden ve o anda gelişen bir durumla ilgilidir. “Unutalım” demek, aslında şizofrenik bir tekliftir. Bunun anlamı, unutmuş gibi yapalım, “sesinizi kesin” demektir.

Zulüm sürekli hale geldikçe, mağdurun içindeki öfke ve intikam duygusu da artar ve bir noktada taşma noktasına gelir. Bu durumda bir öfke patlaması yaşanabilir. Ancak çoğu mağdur, bu duruma karşı öfkeyi azaltmak için rasyonelleştirme yoluna gider; kendisini de zulümden sorumlu tutmaya başlar ve böylece iç dünyasında oluşan öfkeyi bastırır. Bunun en radikal biçimi, kişinin manik bir şekilde faille gereğinden fazla özdeşleşmesidir. “Kraldan çok kralcı olma” durumu tam da budur. Mehmet Metiner’in ya da Abdulkadir Selvi’nin toplumda tiksinti objesi olarak görülmelerinin nedeni de budur: faille/kötüyle/zalimle gereğinden fazla özdeşleşme, zulme manik ve tezat bir tepki verme hali.

Kişi karşı tarafa geçtiğinde zulümden kurtulmaz, sadece kendisi de zalim olur. Kolonyal hikâyelerde, monarşilerde, tarihin farklı dönemlerinde bunun binlerce örneği var. Osmanlı’nın en saygın gruplarından biri devşirmelerdi. Ancak devşirmeler, en büyük zulmü geçmişte ait oldukları gruplara yaptılar. Bu insanlar bazen zalimden de zalim hale gelir ya da zulmü, zalimin kendisinden daha büyük bir coşkuyla savunurlar.

Neden? Freud’un kuramına göre insanın iç dünyasında ben (ego), üst-ben (süperego) ve id olmak üzere üç kuramsal yapı bulunur. Ben’in (ego) görevi, iç dünyadaki çelişkileri azaltmak, tarafları sakinleştirmektir. Örneğin, içimdeki öfke bana “birinin kafasını kır” diyebilir. Üst-ben (süperego) ise vicdanı devreye sokarak, bu düşüncelerim nedeniyle suçluluk ve korku hissetmemi sağlar. İşte burada ben (ego) devreye girerek daha kabul edilebilir bir çözüm önerir. Örneğin, öfkemi bir şikâyet dilekçesi yazarak ya da hukuki yollarla giderebilirim. Böylece id’in arzusu kısmen yerine gelir ve aynı zamanda üst-ben de (süperego) beni suçlamaktan vazgeçer.

Fail tarafına geçenlerin daha zalim hale gelmelerinde de benzer bir mekanizma işliyor olabilir. Taraf değiştirmenin, “ihanet içinde oldukları” bilincini hafifletmek için sürekli olarak kendilerini teselli etmeleri, ikna etmeleri gerekiyor. Bunu yapabilmek için de ait oldukları eski grupları sürekli suçluyorlar: “Asıl suçlu sizsiniz, zulmü hak ediyorsunuz.” “Devlet gerekli olanı yapıyor, suçlu devlet değil.” Bu, kendilerini savunmanın ve üst-ben’i (süperego) yatıştırmanın bir yolu oluyor. Histerik hastalarda gördüğümüz gibi, abartılı rol yapma ve dramatik tepkiler sergileme eğilimleri burada da belirgin hale geliyor. Çünkü bu kişiler, aslında kendi iç dünyalarını sakinleştirmek için zulmün yanında yer alıyorlar.

YENENLERİN BARIŞI

Tarihte kazananlar, kaybedenlere kendi koşullarını dayatmıştır. Ve bizim okuduğumuz tarihi onlar yazmış genelde. Irak Savaşı bunun en iyi örneklerinden biridir. Kazanan taraf, kaybedenlere istediklerini yaptırdı. Ancak bu durum, savaşın açık bir galibi olduğunda gerçekleşir. Bazı savaşların ise kazananı belli değildir ve savaşı sürdürmeye iki tarafında gücü yoktur ve iki taraf da kazandığını iddia eder. Kadeş Savaşı bunun en eski yazılı örneğidir. Bazen eğer iki taraf da kesin bir galibiyet elde edemiyorsa, uzlaşma/üçüncü bir taraf devreye girer. Bu, tarafların kendi hedeflerine tam olarak ulaşamayacağını kabul etmesi anlamına gelir. Gerçek bir barış ancak hakikat ve adaletle mümkündür. Gerçek barış, sahte uzlaşmalarla değil, adaletle sağlanır.

UZLAŞMA: GERİYE DOĞRU DÜŞÜNME

Bir çatışma veya kriz, metaforik olarak bir sorun yumağı, bir kördüğüm gibidir. Krizi çözmek için sorunun başladığı noktaya doğru yani geriye doğru gitmek gerekir. Bunu psikoanalizi tanımlamak için de kullandığım bir metaforla açıklayabilirim: Evinize geldiğinizde anahtarınızı kaybettiğinizi fark ediyorsunuz. Anahtarı bulmak istediğiniz yerde aramak boşunadır. Onu gerçekten bulmak için geldiğiniz yolu geriye doğru izleyerek anahtarı kaybettiğiniz noktaya ulaşmanız gerekir. Anahtarı nerede kaybettiyseniz, ancak orada bulabilirsiniz.

Barış da aynıdır. Barışı sadece istediğiniz noktada sağlamak mümkün değildir. Barış, ancak onu zorunlu hale getiren süreçlerin analiz edilmesiyle mümkündür. Savaşın, düşmanlaşmanın ve toplumsal bölünmenin kaynağına inmeden barış sağlanamaz. Barış, onu gerekli kılan sorunlarla uğraşmakla mümkün olur. Örneğin, depresyonda olduğunuzu fark ettiğinizde, sadece farkına varmak depresyonu çözmez. Depresyonu oluşturan sebepleri bulmak ve bu sorunları gidermek gerekir. Aynı şekilde, bir toplum barışı sağlamak istiyorsa, önce çatışmaları doğuran tarihsel ve yapısal nedenleri anlamalı ve bunlarla yüzleşmelidir.

Barıştaki bir başka sorun da insanın doğasındaki garip çelişkilerle ilgilidir. Çünkü insanoğlu zulümden haz alabilen bir varlıktır. Hanno Sauer’in Moral (Ahlak, 2023, ikinci basım, s. 92) adlı kitabında da belirttiği gibi, insan amacına ulaştıktan sonra bile zulmünü sürdürebilir. Tarih boyunca bunun pek çok örneğini gördük. Zulüm, sadece bir aracı değil, bazen başlı başına bir amaç haline gelebilir. Bir hedefe ulaşmak için kullanılan zulüm, zamanla o hedefin ötesine geçerek sırf zulmetmek için sürdürülebilir hale gelir. Bu durum, barış süreçlerini de doğrudan etkiler. Eğer zulmün kendisi bir tatmin kaynağına dönüşmüşse, barışa ulaşmak çok daha karmaşık ve zor hale gelir. Çünkü barış sadece bir anlaşma ya da bir statüko değişikliği değil, aynı zamanda zulümden beslenenlerin bu hazzı terk etmelerini gerektirir.

TOPLUMSAL TRAVMALAR, BAĞIŞLAMA VE NEFRETİN AĞIRLIĞI

Bazı yazılarımda da belirttiğim gibi, bu ülkede işlenmemiş, filtrelenmemiş birçok kolektif travma var. Ancak bu travmalardan kurtulmak yerine, toplum yeni travmalar ve yeni mağdur gruplar üreterek varlığını sürdürüyor. Cumhuriyet, bir travmadan kurtulma projesi olarak ortaya çıktı. Ancak, aynı zamanda yeni travmaların da kaynağı oldu. Gerçek bir barış, geçmişin üzerini örtmekle değil, onunla yüzleşmekle mümkündür. Cumhuriyet, bir yanıyla yeni bir başlangıç, beyaz bir sayfa olarak sunuluyor. Her düzen, kendi söylencesini yaratır. Bu durum ulus olmanın doğal bir sürecidir ve yalnızca bize özgü de değildir. Her yeni ulus yaratma projesinde kültürel yalanlar da üretilir. Günümüzde ise, bu yalanların tarihsel gerçekliğin yerine geçmesi söz konusudur. Yalan üzerine barış oturtmak zor…

Psikanalist Massimo Recalcati (Lob der Vergebung = Bağışlamaya Övgü, 2014, s. 25) bireylerin bağışlama gelenekleri üzerine yazdığı kitabında “narsistik yalan” kavramından söz eder. Bu kavram, toplumlar için de geçerlidir. Narsistik yalan, kişinin bağımsız, özgür, otonom ve sonsuz masum olduğunu sanmasıdır. Eğer bir toplum kendisini böyle kurgularsa, düzeltilecek, özür dilenecek bir mesele yokmuş gibi görünür. Halbuki bir toplumun kendi içindeki sorunları çözebilmesi, “hata kültürü” geliştirmesine ve bir “bağışlama/bağışlanma kültürü” oluşturmasına bağlıdır. Bu da her toplumun kendi eksiklerini, yanlışlarını, suçlarını ve kötülüklerini kabul etmesiyle mümkündür.

BAĞIŞLAMA: ASİMETRİK BİR SÜREÇ

Bağışlama ve bağışlanma, asimetrik bir ilişkiyi tanımlar. Bağışlamak, yalnızca “pişmanım” ya da “affet” talebine verilen bir tepki değildir; uzun ve acılı bir sürecin başlangıcıdır. Bu süreç, affetme/helalleşme çalışmasıyla mümkündür. Örneğin, eşine travmatik bir kötülük yapmış bir erkeğin sadece af dilemesi, meseleyi çözmez. Af dilemek, af dilenenin bağışlamasını otomatikleştirmez. Burada samimiyet, suç bilinci ve yaşanan acının derinlemesine hissedilmesi gerekir. Af dilenenin affetmeme hakkının olduğu da unutulmamalı. Bu bağlamda, Willy Brandt’ın Varşova Gettosu Anıtı önünde diz çökmesi, samimi, inandırıcı ve güçlü bir tarihsel jest olarak görülmelidir. Af dilemede failin elindeki gücü mağdura teslim etmesi sembolize edilir. Fail, zulüm/kötülük yapma gücüne sahip olandır. Bağışlanma sürecinde ise, bu gücü mağdura teslim eder ve onun mazlum kimliğini tanır. Bu noktada tersine bir asimetrik ilişki oluşur: Fail güçsüzleşir, mağdur ise ahlaki bir güç kazanır. Fail, mağdura karşı gücünü teslim ettikten sonra sadece beklemek durumundadır. Çünkü her özür kabul edilmek zorunda değildir.

NEFRETİN PSİKOLOJİSİ

Her büyük haksızlık, bir mağduriyet ve acı yaratır. Bu acının en doğal sonuçlarından biri nefrettir. Psikanalist Reimer Hinrichs (Was ist Hass? = Nefret Nedir? 1990, s. 38) nefretin, korkulan objeye karşı gösterilen bir tepki olduğunu söyler. Nefret, güçsüzün güçlüye duyduğu histir. Nefret, nefret edenin yaşadığı yoğun negatif duygudur. Kişi, nefret ettiği kişiden kopamaz, ona saplantılı bir şekilde odaklanır ve onu sürekli reddeder. Ancak, nefret edilen kişi çoğu zaman bunun farkında bile değildir ya da umurunda değildir.

Psikanalist Karl König (Hassen und Versöhnen = Nefret ve Bağışlama, 1990, s. 30) bağışlamayı, “Artık nefret etmiyorum” diyebilmek olarak tanımlar. Bazen zamanla nefretin yoğunluğu azalır ve bu, bağışlamayı kolaylaştırır. Çünkü nefret eden kişi, nefret ettiği kişiyi nefret yoluyla cezalandırdığı hissine kapıldığında, içindeki intikam arzusu tatmin olabilir. Ancak nefret çok yorucu bir duygudur. Sürekli bir düşmana ihtiyaç duyanlar, nefreti sona erdirmek istemezler. Nefreti sürdürmek, onların içsel dünyasının bir parçası haline gelmiştir. Böyle kişiler, nefret ettikleri kişiyi bağışlamaya yanaşmazlar çünkü bağışladıklarında kocaman bir boşluk hissedeceklerdir. Bazı insanlar için nefret, hayata anlam katar. İç dünyalarını düşmanlık üzerine kuranlar, farkında olmadan o düşmana bağımlı hale gelirler. Düşmandan vazgeçmek, onlar için anlamsızlık ve boşluk demektir. İşte bu yüzden, bazı insanlar bağışlamak istemezler. Çünkü bağışladıklarında, düşmanlarını kaybedeceklerdir ve psikolojik bir boşluk ve anlamsızlık yaşayacaklardır.

FAİLİN GÜCÜ, MAĞDURUN SESSİZLİĞİ VE ADALET ARAYIŞI

Eğer fail mağdurdan güçlüyse, pişmanlık göstermiyorsa ve zulmünü sürdürüyorsa, mağdur yapılanı sineye çekmeye zorlanır. Faili kızdırmamak için daha edilgen bir tutum sergileyebilir. Eğer devlet ve kurumlar failden yana tavır alıyorsa, mağdur hayatta kalma stratejisi olarak “mimikri kişiliği” (bu olguyu başka bir yazıda kapsamlı biçimde yazmayı düşünüyorum) geliştirebilir. Bir Sivas/Mamaş türküsü olan Zeynebim’de geçer: İçerim yanıyor/Dışarım serin… Mimikri: Hayatta Kalma Stratejisi Olarak Görünmezliktir. Mimikri, biyolojide hayvanların yaşadıkları ortama uyum sağlayarak kendilerini görünmez kılmaları ve böylece düşmanlarından korunmaları anlamına gelir. Aynı zamanda iyi bir kamuflaj yöntemidir; avının dikkatini çekmemek için gizlenme stratejisi içerir. Toplumsal bağlamda mağdur, failin daha fazla zulmetmesinden korktuğu için onun işlediği suçları sorgulamaktan kaçınır. Ancak bu, iç dünyasında yaşananları kabul ettiği anlamına gelmez. Tam tersine, iç dünyada nefret ve öfke birikmeye devam edebilir. Bu durumda mağdur, bazen sadece hak aramaktan değil, yas tutmaktan bile vazgeçebilir. Çünkü yas tutmak, failin zulmünü sergilemek/teşhir etmek anlamına gelir ve bu, failin öfkesini daha da artırabilir.

Eğer mağdur adaletten umudunu keserse, bunu yüce bir güce havale eder. Tanrıya havale etmek, ilahi adalete sığınmak anlamına gelir. Dinler, ilahi adalet vaadi sunar ve hiçbir suçun cezasız kalmayacağını vaat eder. Beddua da aslında mağdurun intikamını Tanrıya havale etmesi, onun failini cezalandırmasını beklemesi değil midir? Bu durumda adaletsiz, intikamsız bir yenilginin kabulü inkâr edilir. Çünkü aslında mağdur, yenilmediğini düşünür. Olayın dünyada cezasız kaldığı kabul edilse bile, Tanrı’nın ahirette hak edilen adaleti sağlayacağına inanılır. Yani bedduada mağdur Tanrı’dan kendi alamadığı intikamı zalimden almasını istemektedir. Beddua mağdurun intikam arzusudur…Benim intikamımı al! Dualar da aslında güçsüzlerin ve çaresizlerin Tanrı’nın yardımını arzulaması değil midir?

FAİLİ HAKLI BULMAK: ACIYLA BAŞ ETME MEKANİZMASI

Psikanalist Ulrich Sachsse (1990, Rache: Destruktive Wiedergutmachung = İntikam: Yıkıcı Telafi, s. 53) önemli bir noktaya dikkat çeker: Bazen insanlar, içlerindeki acıyı, nefreti ve öfkeyi azaltmak için faili haklı bulurlar. Yani mağdur, failin kendisine kötülük yapmakta haklı olduğunu düşünerek yaşadığı travmayı rasyonelleştirmeye çalışır. Örneğin: “Babam haklı, ben de suyu döktüm.” “Öğretmenim haklı, çünkü sınavda başarısız oldum.” Bu tür içsel gerekçeler, mağdurun failin suçunu üstlenmesi ve onu suçluluktan kurtarması anlamına gelir. Aslında bu, faille özdeşleşmektir. Anna Freud’un savunma mekanizmalarından biri olarak tanımladığı “saldırganla özdeşleşme”, mağdurun failin bakış açısını benimsemesi ve onunla kendini özdeşleştirmesi durumudur.

ÖÇ ALINMADAN BARIŞ OLUR MU?

Sachsse, intikamın büyüleyici bir yönü olduğunu söyler. İntikam aslında bir mucize beklentisini içerir. İntikamın amacı, yaşananı yaşanmamış hale getirmektir. Örneğin, birinin diğerini vurarak kör ettiğini düşünelim. Adalet isteğinde asıl arzu edilen şey, kör olmadan önceki duruma geri dönebilmektir. Ancak bu imkânsızdır. Bu yüzden, failin cezalandırılması ve adaletin sağlanması talep edilir. Adalet sağlanmadığında, mağdurda sürekli bir acı ve burukluk hissi oluşur. Madımak Katliamı da böyle bir örnektir. Suçluların cezalandırılmaması, intikamın alınamamasının yarattığı burukluk ve mağdurların adalet arayışında yalnız bırakılması…

POZİTİF/YARATICI İNTİKAM: FAİLLE AYNILAŞMAYI REDDETMEK

Bazen mağdur, intikamını şiddetle değil, yaratıcı bir şekilde almayı seçer. Bu durumda mağdur, fail gibi olmamayı bir direniş biçimi olarak benimser. Örneğin: Aleviler, kendilerine yapılan kötülüklere ağıtlarla, müzikle ve kültürel hafıza ile yanıt verdiler. Madımak, ağıtlarda saklandı ve işlendi. Bu hem unutmayı engelleme hem de faille aynılaşmaktan kaçınma çabasıydı. Suçluyu teşhir etme ama fail olmadan intikam alma. Benzer şekilde, Kürtlerin barışı sürekli istemeleri de böyle bir çabanın parçasıdır. Çünkü bazı mağdurlar için en büyük intikam, fail gibi olmamaktır ve failin yöntemlerinden kaçınmaktır… Barış ancak failin sorumluluk alması ve mağdurun da nefretini dönüştürebilmesiyle kolaylaşır. Barış, yüzleşmeyle mümkündür… Toplumlar ve bireyler, nefretin ruhlarına nasıl işlediğini anlamadan, barışa ulaşamazlar. Barış, geçmişi inkâr ederek değil, o geçmişin yükünü taşıyanlarla yüzleşerek mümkündür. Bağışlama ve barış süreci, yalnızca mağdurların affetmeye gönüllü olup olmamasıyla ilgili değildir. Failin gerçekten suçunu kabul etmesi ve güçten vazgeçmesi gerekir. Ancak o zaman, gerçek bir barış mümkün olabilir.

YOĞUN ACILAR SONRASI BARIŞ VE BAĞIŞLAMANIN KAHRAMANLIĞI

Yoğun acılar sonrası yapılan barışta ve bağışlamada, genellikle fazla konuşulmayan bir kahramanlık öyküsü vardır. Her barışma, yaşanan travmaların anımsanmasını ve bu anıların yol açtığı acıyı da beraberinde getirir. Zamanında alınamayan intikamlar, geciken adalet ve bu süreç boyunca çekilen acılar barış anında da hissedilir. Yani barışma anındaki acı, yalnızca olayın kendisinin yol açtığı acıdan ibaret değildir; aynı zamanda adaletin yerine getirilmesi için beklenen süreçte yaşanan acılar da bu yükü artırır. Bazen bu bekleme acısı, olayın kendisinden bile daha derin olabilir. İşte bu yüzden barışmak bir anlamda kahramanlıktır. Çünkü “Büyük kahramanlık, acıları umursamamayı başarabilmektir.” (Peter Sloterdijk, Zorn und Zeit = Öfke ve Zaman, 2019, 5. baskı, s. 17). Sloterdijk, intikam duygusunun rahatsız edici bir tarafı olduğuna vurgu yaparken (s. 98), aynı zamanda intikamın insanı motive eden, canlı tutan bir güç kaynağı olduğunu da belirtir. Bazı insanlar için intikam, yaşamın anlamı bile olabilir. Yani, “intikamcı bir varoluş” fikrinden söz etmek mümkündür. Sloterdijk, intikam duygusunu bir banka hesabına benzeterek metaforlaştırır. Ona göre, insanın içinde bir “kızgınlık bankası” oluşur (s. 99). Bir toplumda yaşanan olumsuzluklar ve haksızlıklar, zamanla toplumsal düzeyde biriken bir öfkeye dönüşür. İşte bazı politikacılar, bu negatif enerjiyi toplumsallaştırır ve onu ideolojik bir güce dönüştürür. Bu noktada, öfke enerjisi bir çıkış yolu bulamadığında barışı sağlamak neredeyse imkânsız hale gelir. Özellikle ırkçı politikacılar, bu birikmiş öfkeyi sürekli kullanarak varlıklarını sürdürürler. Böylece, kısır bir döngü oluşur: Irkçılık, var olabilmek için sürekli olarak öfkeye ve negatif enerjiye ihtiyaç duyar. Bu öfkenin dışa vurumu yeni acılara yol açar. Yeni acılar, yeni öfkeleri doğurur. Bu dinamik dönüştürülmeden ve öfke yatıştırılmadan, barış için bir yol açmak son derece zordur. Irkçı, düşmanca dil ve bu dilin şekillendirdiği iletişim terk edilmeden, barışın dilini bulmak mümkün değildir.

BARIŞIN ENERJİSİNİ DÖNÜŞTÜRMEK

Barışı örgütlemeye çalışanlar, yaşadıkları acıyla ve bu acının yarattığı öfkeyle baş etmek zorundadırlar. Biriken negatif enerjiyi dönüştürmek, yalnızca kişisel bir süreç değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluktur. Barış, yalnızca savaşın ya da çatışmaların sona ermesi değildir; aynı zamanda bu sürecin doğurduğu negatif enerjinin dönüştürülmesiyle mümkündür. Eğer bu negatif enerji dönüştürülebilirse, barışın enerjisi, heyecanı ve coşkusu ortaya çıkabilir. Bu dönüşüm gerçekleşmediğinde ise, barışın kendisi kırılgan ve sürdürülemez hale gelir. Barış sürecini inşa edenlerin, sadece düşmanlıkları bitirmeye değil, aynı zamanda bu düşmanlığın ardında biriken duygusal yükü dönüştürmeye de odaklanmaları da gerekir. Gerçek barış, geçmişin acılarını unutarak değil, onları anlamlandırarak ve bu acılardan yeni bir ortak gelecek kurarak mümkündür.

Barışta en önemli meselelerden biri de adil/hakkaniyetli olmak. Adaletle kastedilen sadece yasal olması değil. Hakkaniyetin çağa uygun olması da çok önemli. Bir yazısında İris Marion Young (Fünf Formen der Unterdrückung= Baskının beş formu, 2002, s. 428) adaletsizliğin hükmetme ve sömürüye hizmet ettiğine vurgu yapar. Barış zor bir süreç… Jacques Derrida (Gesetzeskraft=Yasanın Gücü, 2002, s. 417) adaletin/hakkaniyetin imkansızı deneyimlemek olduğunu söyler. Adalet imkansızı deneyimlemeyi denemektir. İktidarın hukuk sistemini adaletten çok zulüm mekanizması ve iletişim aracı da aynı zamanda. Mahkeme kararları zulüm ve mesaj içeriyor ve korku saçıyor adeta. Ateşkesler, savaşsızlıklar mümkün ama barış da aslında imkansızı deneyimlemektir biraz da.

İnsanın bireysel tarihinde ve insanlık tarihinde şiddet, kavga, savaş var. Ama şiddeti denetleme, uysallaştırma ve sınırlama da var. İnsanda düşmanlaşma eğilimi var ama arkadaş, dost, tanıdık ve sevgili olma var. İnsanda güvensizlik var ama sonsuz güvenme de var. İşte buradaki tercihte saklı barış…

Şahap Eraslan

1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berlin'de çalışıyor.
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu