
KARDEŞİM HRANT İÇİN
Karar verildi ve namluya sürüldü ölüm… Hedef kardeşimiz Hrant Dink
Bu gün 19 Ocak… Sabah gözlerinizi açtığınızda takvimin işaret ettiği tarih. Sıradan bir sabah belki sizler için, her gün olduğu gibi yine alelacele kahvaltınızı edip işe yetişmenin telaşı içinde çıkacaksınız evinizden… Ya da sıcacık bir yatağın içinde hafifçe sağa sola dönüp keyif yapacaksınız. Hiç fark etmez; hayat akmaya devam edecek her nasılsa. Bir an gelecek kendinizi bir kaldırımda yürürken bulacaksınız. Muhtemelen dikkat etmeyeceksiniz önünüzden, arkanızdan ya da yanınızdan yürüyenlere; kimin gelip geçtiğine, korkak bir karanlık ve alçaklığa bürünmüş kişilerce sinsice takip edilip edilmediğinize. İşte o an, birkaç saniyeliğine düşünün soğuk bir namlunun size döndüğünü ve namluya sürülen ölümün iç gıcıklayıcı sesini… Sonra sizi öldürmekle görevlendirilmiş soğuk, buz gibi bir el düşünün tetikte… Yüreği “biz” den olmayana karşı nefretle doldurulmuş, vicdanı ve duyguları karanlık güçler tarafından elinden alınmış bir çocuk eli… Öyle soğuk, öyle hissiz, hiç titremeden ve bir o kadar da alçakça arkadan bedeninize nişan alabilecek bir çocuk eli… Sizi hiç tanımayan ve sizin hiç tanımadığınız… Ve belki tanısaydınız kendi çocuğunuz gibi sevebileceğiniz ve saçlarını okşayacağınız bir çocuk eli… Tetiği çektiği an sizinle birlikte çocukluğunu da öldüren bir el… Çocuk adımlarla kaçarken ardında yüzükoyun yatan ölü bir güvercin ve susturulmuş bir ses bıraktığı için artık büyüyen, büyütülen, şımartılan ve verilen görevi tamamladığı için devletin karakollarında Türk bayraklarına sarılarak poz verdirilen ve kahraman ilan edilen bir çocuk eli…
Program bellidir aslında… Önce teşhir…
Yani öncelikle ve büyük bir ustalıkla “bizden olmayan, vatan haininin” teşhirine yönelik, sorumsuz, düşmanca ve utanmazca yalanlardan ibaret bir sürü akılsız manşet… Zalimlerin masasına servis edilen ve senaryosu önceden yazılmış haberler, yayınlar… Ardından tehditler… Sonrası malum… Sonrası ölüm. Sonrası sessizlik, bir dilin susturulması. Sonrası acı, gözyaşı… Sonrası Ermeni kardeşlerimizin ölümü ve akıtılan kanları üzerinden Türklüğün ve Türk devletin yüceltilmesi…
Kardeşimiz Hrant’ı öldürerek vermek istedikleri “Yazma, düşünme, söyleme, inat etme konuşma sus, yoksa vururuz… Her seferinde vurduk, yine vururuz… Bizim beyaz Toroslarımız var, panzerlerimiz, tanklarımız, toplarımız var… Vurmaktan da asla vazgeçmeyiz.” Mesajları…
“…Devletin, hükümetlerin, diktatör ve mafya bozuntularının tereddütsüz onaylayacağı bir fikrin yoksa sus. Birilerinin damarına basma. Onlar gibi yada onların istediği gibi ol, onlar gibi düşün. Özgür olmaya, kendin olmaya çalışma, iktidarın bütün yaptıklarını onayla, iktidara biat et, gücüne tapın, iktidara yalakalık yap, iktidarı övmekten ve yere göğe sığdırmaktan asla vazgeçme… Farklılığını ve düşüncelerini kendine sakla. Sakın duymasınlar, sakın bilmesinler… Ülkede iktidar eliyle bir savaş yürütülüyor, asker, polis, Kürt gençleri, siviller, çocuklar, kadınlar ölüyor, anaların, babaların ve evlatların yüreği yanıyormuş, şehirler yakılıp yıkılıyor, sömürü, baskı, zulüm, işten atmalar, işsizlik, savaş varmış, öğrenciler, işçiler hakları için sokaklarda yürüyormuş, kadınlar erkekler tarafından tecavüze uğruyor ve öldürülüyorlarmış sana ne? Görme, duyma, konuşma, yazma… Hak, hukuk, adalet, barış, kardeşlik ve demokrasiyi savunmak sana mı kaldı? Eşit, insanca, farklılıklarımızla birlikte ve kardeşçe yaşamakmış… hadi oradan, otur oturduğun yerde? Sen sus, kimseler duymasın… Hem devletten maaş alıp hem de devleti, hükümeti eleştirmek sana mı kaldı? Yediğin ekmeğe şükret, yoksa onu da bulamazsın… Sus, susmazsan sustururlar zaten… Bırak boğazlansın hayat, paramparça olsun… sana ne? Sen sakın karışma, geleceğini düşünmen ve bakman gereken çocukların, ailen var onları düşün…” işte topluma verilmek istenen tüm bu mesajlar ne yazık ki iktidarın baskı, tehdit ve yalan harcıyla birlikte her gün kendimize karşı ördüğümüz korku, endişe ve suskunluk duvarlarının tuğla parçaları… örmeye devam ederken göremediğimiz ya da gördüğümüz ama görmek istemediğimiz, duyamadığımız ya da duyduğumuz ama duymaya korktuğumuz ve vicdanımızı kanatırcasına utandığımız ve insafsızca sustuğumuz tuğla parçaları…
Hrant Dink’in vurulduğu yerden, oluk oluk kan kaybediyoruz hala. Anayasanın ve hukukun susturamadığı ya da susturmaya yetmediği zamanlarda görevi susturmak ve yok etmek olan ve her seferinde devletin gölgesine sığınan ve arkasını devlete yaslayan bu karanlık güçlerin işledikleri cinayetler ve oluk oluk akıttıkları kanlar aslında ülkemizin yüreğine ve bizim içimize akıtılmaktadır. Çünkü toplumun gözleri önünde “bizden olmayan” Hrant Dink’in öldürülmesiyle, tek susturulan Hrant Dink’in kendisi değil aynı zamanda tüm toplumun kendisi olmaktadır.
Hrant Dink ölürken bile, biz’im kalabalığımızın güvercinlere ilişmeyeceğinden söz ediyordu. Demek ki yanılmış. Güvercinleri de vururlar. Hrant’ı vuran çocuk bizden, içimizden çalınan ve içimize düşman edilen bir çocuk.
Bizim içimizdeki çocuklardan, bir canavar ve katil yaratanlar ve güvercinlerimizi sokak ortasında güpegündüz vurduranlar, bizi bize karşı kışkırtanlar, bizi bize kırdıranlar, farklılıklarımızı yok sayanlar, bizi ötekileştirenler ve bizi “yok” hükmünde görenler… peki, siz kimsiniz sahi? korkak bir karanlıktan başka…
Bunların acıması yok. Yürekleri yok… bunların akılları baştan sona diktatörlere ve kişiye özel, baştan sona faşizm, baştan sona alçaklık, bir mermi çekirdeği ve bir kan damlası kadardır ancak… ve akılları alınan canımız ve dökülen kanımızla çalışır, canımızdan ve kanımızdan beslenirler… onlar için kan ve ölüm yoksa aklın hiçbir kıymeti harbiyesi ve hükmü yoktur, iktidar olmanın da, yaşamında…
Organize olmuş, çeteleşmiş, korkak, karanlık, sinsi, silahlı, soğuk ve acımasız katillere karşı korunmasız olan… dara düştüğünde yalnızca şiire, şarkılara, türkülere, kitaba, kızına, oğluna, eşine, ailesine ve henüz karanlık bir pusuya düşürülüp öldürülmemiş olan yoldaşlarına ve sevdiklerine sığınan bizlerin… Bu karanlık sürecekse ve yakın bir zamanda aydınlık umudu yoksa bile karanlıkta görebilmeyi becermekten, umutsuzluğa kapılmak için pek çok neden varken bile umudu örgütlemekten başka çaremiz yok.
Dokuz yıl önce Hrant aramızdan sıyrılıp gittiğinde. Alkışlarla uğurlandı son yolculuğuna. “Sevdiklerinden ayrıldı” ama “ülkesinden ayrılmadı” giderken.
Ölümün değil, yaşamın kutsandığı, kardeşçe paylaşılan ve yaşanılan özgür bir dünya dileğiyle…
YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ
Savaş Karaduman
