Aktüel Yorum

KADİM’DEN GÜNÜMÜZE, ALEVİ İNANCINDA VAROLUŞ ÖĞRETİSİ/ ÇEVİRİM TEORİSİ 

(DÖRT KAPI- KIRK MAKAM FELSEFESİ)  - Ali Köylüce 

Herşey doğal element / saf cevher dediğimiz, varlığın oluşum çeviriminde bir sır olarak saklıdır. Bazen görünür hale gelir. Bazen görünmez alemde yoluna devam eden, varlığın özü olan, bu enerjinin(Nur`) dönüşüm serüveninden ibarettir. Tıpkı günümüz bilgi teknolojisiyle gözlemleyebildiğimiz NEBULA’ nın oluşum serüveni gibi. 

Bir idealizm ve materyalizm bileşimi olan  Reya HAK, (Alevi- Bektaşi) felsefesinde, alçalan eğrinin sonu ve yükselen eğrinin başlangıcı olarak beliren, doğal element- saf cevher yada ,bunun aklı, ruhu; Tanrı’nın da tanrılığını yapamayacağı bir yabancılaşma aşamasını simgeler. Çünkü doğal element- saf cevher yabancılaşmanın son halkasıdır. 

Dört kapı-kırk makam öğretisinin temeli, bu doğal element veya saf cevher diye adlandırılan ışık(nur)-ateş, hava, su ve topraktan oluşan dört ögedir. 

Kadim kültürlerin yurdu Mezopotamya uygarlık tarihi içinde oluşan, Reya Hak(-Alevi,bektaşi) inancı’nın kuramcıları olan ,Dai’ler, Mürşitler, Ocak pirleri, Dervişler, Ozanlar, “yol bir, sürek bin bir” diyerek, zaman tünelinden akarak bu güne kadar ulaşan inancımızın, dört kapı –kırk makam öğretisini bu dört öge üzerine kurdular. 

Felsefemize göre; İnanç zemininden, akıl alanına atlayarak, en az tanrısal öz içeren, yani en az Tanrı olan nesnelere yönelir. Bu nesnelerdeki tanrısal öz, nesneler arasındaki ilişkileri yönlendiremeyeceğinden, devreye doğa yasaları biçiminde dışa vuran, yada cansız nesnedeki iç dinamik, canlı varlıkdaki içgüdü biçiminde beliren, Doğa tanrı olarak kutsanan, doğanın aklını ve ruhu biçiminde, yansıyan İnsan tanrı olarak kutsanan, insanın aklını sokar.   

Hem doğayı, hemde toplumu kucaklayan, mistik anlamda Tanrı’yı cehaletten kurtaracak olan bir nesnel-toplumsal dünya görüşü kurar. 

Çevirimin bu noktadan sonraki süreci, idealizmden materyalizme kırılan, tanrının bilgisi, yönlendirmesi dışında ve kendi yasaları-kuralları içinde gelişim,değişim ve dönüşümlerle, adım adım ‘yabancılaşmadan’ uzaklaşan bir sürecin başlangıcı olur. 

Bu süreç Aristoteles’in ‘Potansiyellik-aktüellik’ tasarımının değişik bir anlatımıdır. 

Alevi felsefesi, Tanrı-doğa-insan (Hak,muhammed,Ali) ilişkisini, tanrıdan çıkıp, yeniden tanrıya(kurucu-varoluş element) dönen bir çevirim(dönüşüm) üzerinden açıklar. 

Tanrının kendi özünden fışkıran,taşan ışığın(enerjinin) dönüşümler geçirerek ve bu yolla, kendi kendine yabancılaşarak, evrende  gözle görülebilir biçimler aldığını savunur. 

Bu nedenle alevi felsefesine göre ,doğada- evrende bulunan her şeyde, tanrının zerresi(atomu) vardır. Yani tanrının bir yansımasıdır. Ama eksik bir yansıma olduğundan,eksik bir tanrıdır. Işık-(sudur,varoluş) felsefecisi,  ’’Şehabettin Suhreverdi’nin tanımlamasıyla; İnsan eksik bir Tanı,Tanrı mükemmel  bir insandır.’’1  

Şehabettin Suhreverdi’nin, bu belirlemesine bakınca, Alevilik ile İslam ilişkisini kurmak isteyenlere, sormak gerekir. İslam veya semavi- ilahi- vahiy”li tek tanrılı dinlerin, yaradılış teorileri,  bu anlatılanlar ile nasıl buluşabilir? Alevi-İslam savunucuları, bu tanım ve formülasyonu islam’a kabul ettirebilirle mi?, diye sormak gerekiyor. 

Tanrı,;madde ve  eşyanın hareketinin,hareketin soyutlanması olarak,zamanın var olmasından önceki mutlak yokluk / hiçlik durumundan, kendi kendisinin tanrısı iken, insanlar için düşünülmesi, algılanması güç bir öze sahipti. 

Mutlak bir yoklukta-hiçlikte, yokluğu / hiçliği tartışmak anlamsız olduğuna göre, bu aşamada bir ‘tanrı’varlığından sözetmek alevi felsefesi açısından üretici ve yaratıcı değildir. Çünkü tanrı bu konumda, kendi kendisinin bilincinde, kendi içindeki sonsuz olanakların, yeteneklerin ve güçlerin ayrımında değildir. 

Çevrimin / dönüşümün, hareket ettirici ilkesi olan ‘’güzelliğin görülmeye eğilimi’’ sonucu tanrı, sonu olmayan bir yokluğun/ hiçliğin içinde kendine bakacak göz ve Vecd’e (aşk,derin coşku)gelecek bir gönül istedi. İşte ışıksal taşma(fışkırma) bu gereklilikle başladı.Bu gerekliliğin-ihtiyacın,belirmesi ile mutlak yokluk/hiçlik, olanaklı yokluk/hiçlik durumuna dönüştü. Bu anlatı, alevi ozan ve felsefecilerinin deyişlerine sıklıkla konu olmuştur. Bunlardan bir örnek verecek olursak, Yunus en erken akla gelendir. Yunus’un deyimiyle; 

İlim kendin bilmektir, hepisinden iyice, bir gönüle girmektir 

İlim ilim bilmektir 

İlim kendin bilmektir 

Sen kendini bilmezsin 

Ya nice okumaktır 

 

Okumaktan mani ne 

Kişi Hakk’ı bilmektir 

Çün okudun bilmezsin 

Ha bir kuru emektir 

 

Okudum bildim deme 

Çok taat kıldım deme 

Eri Hak bilmez isen 

Abes yere gelmektir 

 

Dört kitabın manisi 

Bellidir bir elifte 

Sen elif dersin hoca 

Manisi ne demektir 

 

Yunus Emre der hoca 

Gerekse var bin hacca 

Hepisinden iyice 

Bir gönüle girmektir. 

 

Bu bakış açısını özetleyen,  Maraş bölgesindeki pirlerin, dervişlerin  bir özdeyişi  vardır. 

‘’Sen seni bilirsen ,Hak-u  Xuda’sın, 

Sen seni bilmezsen, Hak’dan cüdasın.’’ 

Yani kendini tanımak demek,kendisindeki tanrısal cevherin farkına varmak demektir. 

Tanrı (doğal element/saf cevher) kendi kendisi ile yabancılaştı. İlk kez kendi bilincine vardı. Evrenin bütün ruhsal ve maddesel şeylerin yaratılması için gerekli kaynağı, içinde taşıdığının farkına ilk kez vardı. 

Kişilik kazandı. Önce tanrı iken, şimdi HAK, HAKİKAT, gerçek aşk oldu.  

Alevi inancının büyük ozanlarından Yunus Emre bu aşkı şöyle dile getiriyor;  

Aşkın Aldı Benden Beni 

 

Aşkın aldı benden beni 

Bana seni gerek seni 

Ben yanarım dün ü günü 

Bana seni gerek seni 

 

Ne varlığa sevinirim 

Ne yokluğa yerinirim 

Aşkın ile avunurum 

Bana seni gerek seni 

 

Aşkın aşıklar oldurur 

Aşk denizine daldırır 

Tecelli ile doldurur 

Bana seni gerek seni 

 

Aşkın şarabından içem 

Mecnun olup dağa düşem 

Sensin dünü gün endişem 

Bana seni gerek seni 

 

Sufilere sohbet gerek 

Ahilere ahret gerek 

Mecnunlara Leyla gerek 

Bana seni gerek seni 

 

Eğer beni öldüreler 

Külüm göğe savuralar 

Toprağım anda çağıra 

Bana seni gerek seni 

 

Cennet cennet dedikleri 

Birkaç köşkle birkaç huri 

İsteyene Ver anları 

Bana seni gerek seni 

 

Yunus‘dürür benim adım 

Gün geçtikçe artar odum 

İki cihanda maksudum 

Bana seni gerek seni. 

Daha sonra ilk yabancılaşma kademesi olan, HAK’tan tanrının ilk belirme aşaması olarak algılanan ve tüm diğer şeylerin , onun aracılığıyla varolduğu kabul edilen ilk akıl,(Akl-ı evel) oluştu. Böylece çevrimin kutsal kökeninden(alem-i gayp) duygularla algılanabilir, bilgi ile ulaşılabilir dünyaya( Alem-i Şuhud) inen-alçalan eğrisinin(Kavs-i Nüzul) hareketi başlamış oldu. 

 Ardından sırasıyla ve her adım da, tanrıdan(Nur’dan) uzaklaşacak biçimde,akl-ı evel’e verilen bilgilerin belirme aşamaları olarak algılanan, meleklerin, cinlerin-şeytanların, peygamberlerin, ermişlerin, inananların, inanmayanların, bitkilerin, hayvanların ve doğal elementlerin aklı, bu dokuz akıldan kaynaklanan ruhları yaratıldı. 

Tanrı, HAK(gerçek) olup, potansiyel kazandıktan sonra, dönüşümler geçirerek kendisinden daha az şeyler içeren, daha az kendisi olarak beliren aşamalara doğru yol alıp,doğal element/saf cevhere değin indi. 

Böylece inanç da varoluş çemberi olarak algılanan çevrimin/değişim ve dönüşümün,kutsal kökenden-ışıktan(NUR) çıkıp, görünür evrene doğru  alçalan eğrisinin hareketi tamamlanmış oldu. 

Reya Hak/ Gerçeğin Yol’u-(Alevilik-bektaşilik) felsefesinde varoluş çemberinin bu ilk yarısı, tümüyle bir inanç tasarımı ve ürünüdür. Düşünceci idealizm zemininden kaynağını alır. Platon’un, İdealar-gölgeler/kopyalar tasarımının değişik bir anlatımıdır. Alevi inancında belirtilen Batın ve Zahir bu iki farklı algıyı açıklamak içindir. Zahir ile duyu organlarımızın keşfettiklerini, yani görebildiklerimizi algılarız. Kamil İnsan ise gözle göremediklerimizi gönül gözüyle sezendir.  Leduni  ilmini çözenlerin görebildikleri ise  Batın’dır.Yani sezgisel bilinçdir. 

Batıni bilince öncelik vererek, açıklanan ve geçici görünür gerçekler olarak algılanan ,nesnel dünyaya göre değişmez, kalıcı ve ebedi bulunan bu idealist yan, idealizm; felsefede öncel-yaratıcı görünmesine karşın, bilimsel bir kaygı gütmeksizin, nesnel sürecin/ maddeci düşünce temelinin bir gerekçesi, onu haklı, gerekli ve zorunlu kılmanın bir aracı olmak üzere ,gönül meşrebine uygun biçimde ,sonradan kurgulanmış bir inanç yaratısıdır. 

Alevi-Bektaşiler,’’zahiri düşünmenin,zahiri koşullanmanın’’ ötesinde, doğal süreci, insan eylemini kutsamak üzere , yarattıkları kendi idealizmlerin’ de, tartışmaya açık olmuşlardır. 

Aksi taktirde, tartışmaya kapalı sonuçlar çıkarmaya kalkışsalardı, dünya görüşlerini baş aşağı çevirmiş olurlardı. 

Alevilik-Bektaşilik felsefesin’de çevirimin ikinci yarısını,yani HAK’tan en uzak nokta olarak beliren, doğal element/saf cevher’den çıkıp, yabancılaşma sürecinden uzaklaşacak, her adımda tanrıya daha çok yaklaşacak, daha çok tanrının kendisi olacak biçimde dönüşümler geçirerek, kutsal kökenle(Nur) buluşmayı amaçlayan, yükselen eğrinin hareketini oluşturur. 

Varoluş çemberinin yükselen eğrisi, bütünüyle Materyalizm zemininde,maddeci düşünce temeli üzerinde yürür. İnanç’da Tanrısal öz’ün görünüşe çıkan bir yaratısı olarak görünmesine karşın, gerçekte orta çağ koşullarında, bu yaratıyla kutsanmak zorunda kalınan bir öncel yaratıcıdan başka birşey değildir. 

Bunlar; Işık(Ateş), Hava, Su ve Topraktır. Bu bağlamda, idealizmden materyalizme kırılan, tanrının bilgisi, yönlendirmsi dışında ve kendi yasaları, kuralları içinde gelişim, değişim-dönüşümlerle adım, adım yabancılaşmadan uzaklaşan, bir sürecin başlangıcı olur.Yukarıda da belirtildiği gibi bu süreç, Aristoteles’in potansiyellik aktüellik tasarımının değişik bir anlatımıdır.  

Varoluş çemberinin yükselen eğrisinin dönüşümleri, giderek soyuttan somuta doğru evrilir. Her şeyin dünya çevresinde döndüğü algısıyla beslenen ve bir çember yayını izleyen hareketin, soyutlanması olarak bilince çıkan zaman sürecinde, dokuz ruh,dokuz akla verilen bilgilerin görüntülerinin belirdiği tanrısal mekanlar olarak; Atlas, Burçlar, Zühal, Müşteri, Merih, Güneş, Zühre, Utarit ve Ay biçiminde somutlanır. 

Burada bir parantez açarak, bu dokuz gök katını ve dört kapı öğretisinin temelini oluşturan, dört elemet’in/saf cevherin (ışık/ateş, hava, su ve toprak) oluşumunu sağlayan gök katlarını kısaca açıklayalım. 

Dokuz gök katı şöyle açıklanmaktadır: 

  1. Atlas: Dokuzuncu ve en üst gök katı, Hakk’ın isim ve sıfatlarının ortaya çıkma ve belirme yeridir. 
  1. Burçlar: Dokuz  kat gök sıralamsında, insan biçiminin göklere yansıması olarak algılanan, Zodyak’ın(2) oniki yayından her biri. Burç insanı biçiminde algılanan burçlar kuşağının her biri.  
  1. Zuhal: Satürn- (Dokuz gök katı sıralamasından) 
  1. Müşteri: Jüpiter-(Dokuz gök katı sıralamsından) 
  1. Merih: Merih- ( Dokuz gök katı sıralamasından) 
  1. Güneş: Güneş-(Dokuz gök katı sıralamsından) 
  1. Zühre: Venüs- (dokuz gök katı sıralamasından) 
  1. Utarit: Merkür gezegeni-(dokuz gök katı sıralamsından) 
  1. Ay: Dokuz gök katı sıralamasında yer alan,en alt gök katı. Parantezimizi kapatıp konumuza dönelim. 

Bu dokuz gök katından, genelde evrende, özelde ortamda; nesnel süreci veya yaşamı önceleyen nitelikler olarak, sıcaklık, soğukluk, kuruluk, ıslaklık belirir. Bu dört öge ile dört niteliğin ilişkisinden (3) üç alem; yani cansızlar alemi, bitkiler alemi ve hayvanlar alemi ortaya çıkar. Hayvanlar alemi, çevirim(varoluş) de dokuzuncu ve son çevirim/oluşum kademesi olarak beliren, derece derece yükselerek, hakka ulaşan eksiksiz-olgun-yetkin insanı temsil eden, İnsan-ı Kamil aşaması ile son bulur. 

         Varoluş Çemberi: Alevi İnancında Semah ile sembolize edilir. 

                       NUR/IŞIK: Pir makamı ile sembolize edilir. 

                               Alem-i Gayb                    Görünmez Alem 

Alçalan Eğri Yükselen Eğri 

Kavs-i Nuzül Kavs-i Uruç 

                       Görünür Alem                        Alem-i Şuhud: Doğal element/saf cevher 

Tanrı; kendisini doğal element/saf cevhere, yani ateş, hava, su ve toprağa, koşutunda sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve ıslaklık’lığa taşımakla, bir bakıma varlığını da yadsımış olur. Potansiyelini kendi içinde taşıyan, bir önceki aşamadan, bir sonraki aşamaya geçen nesnel süreci yönlendirmek şöyle dursun, onun nasıl olduğunu bilmekten bile acizdir. Deyim yerindeyse Tanrı bir dünya-kainat cahilidir. Cahili olduğu bu dünyayı-kainatı tanımak bilmek, kendi cehaletine son vermek için; Tanrı, tanrısal özü en çok içeren, yani en çok tanrısal olan İnsan’a ihtiyaç duyar. 

Genel’de insan, özelde kamil-bilge insan aracılığıyla, inanç’ta, geçici görünür gerçekler dünyası olarak kutsanan, gerçekte ise varlık ve olgu anlamında maddi özellikler gösteren ögelerden oluşan,bir nesnel süreçden başka bir şey olmayan bu dünyayı tanıma, bilme olanağına kavuşur. 

Bu öğreti, tek tanrılı dinlerin yaradılış tasarımına karşı ,bir başkaldırı niteliğinde olan  doğanın canının,  ışık/nur biçiminde eyleme geçmesinden oluştuğudur. 

Reya Hak/Alevi inancı, bu temel felsefik dayanağını dört kapı-kırk makam öğretisi  ile formüle ederek inanca taşımıştır. 

İnançdaki temel uygulama alanı ise ; eğitsel, kültürel, sosyal, huhuksal, inançsal-ibadet ve niyazın tüm uygulamalarının gerçekleştiği CEM törenleridir. 

Yukarıda açıkladığımız Varoluş Çemberinin, tümüyle sembolize edilerek, eğitsel alana ve yaşama uyarlandığı mekan olan, Cem törenleri ve Pir/ Mürşit  makamı olarak belirmektedir. 

Bunu, kısaca karşılaştırmalı olarak açıklayalım. Alevilerin; Cem törenlerin de, Cem’i kandiller-mumlar  yakarak başlatmaları, Varoluşu-hayatı  ışık/nur ile başlatmayı sembolize etmekten dolayıdır. Yine Alevilerin evlerinde veya Mabetlerinde kandiller,mumlar yakmaları da, bu kutsamaya dayanır. 

Aleviler; Cem törenlerinin Semah bölümünde, varoluşu-yaradılışı sembolize ederken önce, Pir/ Işık-(Nur)  makamını oluşturmakla Cem’i başlatırlar. Bu makam, doğal element/saf cevheri temsil eder. Bu makamı temsil edecek olan Pir/Mürşit’in toplumu irşad edecek tüm özelliklere sahip olması gerekir. Onun bu özelliklere sahip olduğuna  dair kanaatin tespiti ve onayı için; Cem’e katılan Taliplerden rızalık istenir. Bu rızalık alındıktan sonra, Pir’e bu makamda oturmak ve saf cevheri temsil hakkı verilmiş olur. 

Pir makamı oluşturulduktan sonra, Cem de başlatılmış olur. Tıpkı ışığın oluşması ile Nebula’ların / Kainatın oluşmaya başlaması gibi. 

Cem’de, Semahı yürüyen / dönen semahzenler, Pir makamı’na niyaz ederek, yüz sürerek hareketini başlatırlar. Tıpkı ışığın çıkış başlangıç noktasındaki çıkışı gibi ve dönme esnasında, Pir makamı önünden geçerken sırtını dönmezler. Yani bu noktaya geldiklerinde Pir ile yüz yüze gelecek şekilde ve bir niyaz edebiyle yürürler. Niyaz ,alevi inancının çok sade,samimi ve özlü bağlılığını ifade eder. 

Reya Hak/ Alevi-bektaşi inacına göre niyazın anlamı şöyle ifade edilir: Varlık/tanrı gizli bir hazineydi, bilinmek istedi ve insanların varoluş/yaradılış serüveni başladı. İnsan aşk ile, aşk için yaratıldı. Tanrısal nur insanın suretinde (yüzünde) bulunur. Yani insan yüzündeki görünüm ve  ifadeyle bütün duygu vehis alemini yansıtır. Sevgiyi, aşk’ı, hüzünü, güzelliği, çirkinliği v.s. Bu nedenle Niyaz edilirken cemal cemal’e, yüz yüz’e bakacak şekilde durulur. 

Cem’deki Pir makamına niyazda, insan’a karşı dönülerek, insan kıble edinilerek, aslında temel yaratıcıya niyaz edilir. İnsan’ı kıble yapmak, ona bağlanmak, onu onurlandırmak, şereflendirmek, aslında Tanrının kendini tanımasına, bilmesine katkıda bulunur. Bu vesile ile tanrının, insana gereksinmesi olduğu ve insanın kendindeki tanrısallığı keşfetmesi vurgulanmış olur.  

DÖRT KAPI-KIRK MAKAM  

Kadim insanlığın, bilgi ve kültürel mirasının Mezopotamya ayağında zuhur eden Reya Hak, Alevi-Bektaşi inancı’nın tüm değerlerini içeren, temel irşad kapısı olarak kurgulanan ve uygulanan dört kapı-kırk makam’ inanç felsefemizin tümünü içeren ana konusunu burada tüm ayrıntıları ile anlatmak mümkün değildir. Zaten böyle bir dergi yazısında teknik olarak da olanaklı değildir. Sadece bu konuyu esas alacak ,uzunca bir makale’de anlatılabilinir. 

Ancak yukarıda anlatılanlar ile bağlantısı açısından, kısaca da olsa bazı açıklamalara ihtiyaç vardır.  

Günümüz de Buyruk ve Makalat’ta  geçen anlatımlara göre de, dört ulu kapı ve bu dört ulu kapıya bağlı kırk makam vardır. Bu kapılar; Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapıları olarak tanımlanmaktadır. 

Dört kapının dördünün de, kendine özgü özellikleri, kuralları vardır. Dört kapının da kaynağı birdir ve doğadadır. Dört kapı, dört anasır’ı anlatır. Bunun son halkası insandır. Dört kapı dört aleme denk düşer. Her kapının on makamı vardır. 

Yol ehli Talip, dört kapıya bağlı kırk makamdan geçerek, Hakka ulaşır. Bunu şöyle açıklayabiliriz; 

Yol ehli; Şeriat gemisine biner, Tarikat denizine açılır, Marifet dalgıcı olur, Hakikat incisini bulur. Yani amaç şeriat gemisine binmek değil, hakikat incisini bulmaktır. Başka bir deyişle gerçeğe ulaşmak, gerçegi bulmak ve sır da saklı olanı çözmektir. 

Hakikat incisi, Sır’ın keşfedildiği gerçektir. Yani HAK dır. Hak’ka varmak, Hakk ile Hakk olmak, en temel amaçtır. Bu aşama, insan-ı kamil derecesine varmak ile olur. 

İnsan-ı Kamil’in, bir çerağ, kandil gibi durması, fitil gibi yanması, yağ gibi erimesi ve Nur gibi ışık vermesi gerekir. 

Dört kapı; Hak yolunda yürüyen, tarikat yolcusunun, yani Talibin  geçmek zorunda olduğu manevi aşamalardır. İrşat’ları-eğitimleri, bilgileri ve eğitim önderleri/ Mürşitleri) olmayanlar dört kapıda dönektirler. Naci ile Naciye’den, yani Şit’in kavminden,  damarından uzaktırlar. 

Peki kimdir bu Naci ile Naciye? Bütün alevi, hakk ehli erenler, Pirler, Mürşitler , taliplerini eğitip irşad ederken, Cem’lerde, muhabbetlerde bu hikayeyi anlatırlar. Çünkü bu hikayenin temelinde, Alevi Hak Ehli Erenlerin, diğerlerinden  farklı olan  yanı yatar. Alevi felsefesinin mantığını kavramak ve temel dayanaklarını doğru anlamak için, bu söylenceye dayalı hikayeyi bilmek şarttır. 

Yakın dönem Alevi felsefecisi ve Pir’lerinden Başköylü Hasan efendi, Allah ile kulların hikayesi adlı deyişin de Naci ve Naciye fırkasını, ‘Varlığın Doğuşu’ (10) adlı eserinin 180-200 sayfalarında, (yaklaşık 20 sayfalık) deyişinde şöyle anlatıyor.  

Bu uzunca  deyişin kısa bir bölümünü aktaralım; 

ALLAH ile KULLARIN HİKAYESİ 

……………………………….. 

Düşmanca bir birini kırmağa başladılar 

Buğz-u adavetle bir birini haşladılar. 

 

Bunların başları Habil ile Kabil 

Hakkın emrine oldular gobil. 

 

Hakkın emrini tutan Naci’dir 

Tutmayan simmi zehirden acıdır. 

 

Aleviye zulüm ettirene kalmaz,  

Menzili yoktur,murad almaz. 

 

Yerleri cahi cehennemin kuyusu, 

Hem ufağı ,hem büyüğü,hem ulusu. 

……………………………………………….. 

Hakkın emri ikrar, iman yoludur, 

Haliyle hal olmuş onun kuludur. 

 

Hakkın emri emirdir,emir bozulmaz 

Bozanlar Hak katına yazılmaz. 

 

Bozan,bozmayan iki yoldur 

Biri yolun sağı biri soldur. 

 

İki yolun biri ham,biri hasdır, 

Ham toprakta alınan kara taşdır. 

 

Has emrini tutan Nacidir, 

Emri tutmayan zehirden acıdır. 

 

İt ,Şit,olamaz 

Şit’ten it olamaz. 

 

İt Havva anadan doğanlar, 

Şit Naciye anadan doğanlar. 

 

Bunlar birbirine edemez minnet, 

Biri cehennemdir,birisi cennet. 

………………………………………  

Zarda kurulmuş,nurdur tepesi 

Kendisi nurdur,yoktur anası. 

 

Dünya Nurdur,isbadı dünyadır 

Hak doğurmuştur,hakka anadır. 

 

Hakkı haklayanlar Hak olur, (tanıyanlar) 

Haklamayanlar ne Hak olur. (tanımayanlar) 

 

Nurdan gelen fırka-i Nacidir, 

Nardan gelen fırkai acıdır. 

 

Yer gök yok iken,bu yol var idi 

Cümlesi cümleye kardeş yar idi. 

Işık verildi gün,ile aya, 

Verilen ışıkla geldiler dünyaya. 

…………………………………………  şeklinde devam eden, yirmi sayfalık bu uzun şiirsel hikayede, tüm zamanların bir tahlili ve analizi yapılmıştır. 

Naci ve Naciye hikayesine yüklenen anlatım oldukça uzundur. Bu başka bir yazı konusu olarak genişçe yazılmalıdır. 

Çevirim teorisi ile varlığın doğuşu dile getirilmiştir. En büyük sır İnsan’da saklıdır. Geçmişde saklanmak zorunda kalınan bu Sır / Gerçeğin, günümüz koşullarının verdiği imkan ve ortam sayesinde, ilmin mantığı ile 4 kapı ve 40 makamın uzun dolambaçlı, karmaşık yollarına girmeden, üzerini sarıp sarmalamadan, yeni nesillere daha açık ve çıplak gerçekler olarak anlatmak mümkündür.  

 Bu inancın güncel kurumlarının, kendini yeniden gözden geçirerek,bu ihtiyaca uygun şekilde yeniden yapılandırması gereklidir. Bu çalışmalara yol ve erkan bilen, Leduni felsefesine vakıf olan bilge kadrolar ile, çok yoğun bir eğitim programı uygulayarak, gelecekte bu hizmetleri yürütecek kadroların yetiştirilmesi ile mümkündür. Yıllarca bu alanda pratik örgütsel çalışmaları yürütmüş biri olarak, belirtmek istiyorum ki , bu mevcut dernek ve federasyonların el yordamı ile yürüttüğü çalışmalardan, bu inancın ihtiyaçlarını yürütecek ve gelecekte temsil edebilecek kadrolar yetişemez. Bu öz eleştiri  ve eleştiri ile gerçeğe Hü diyelim! 

Açıklamalar/ Kaynakça: 

  1. Şehabettin Suhreverdi (1154-1191). A. Köylüce, “Alevi İnancında Temel Bilgiler”. sayfa 58. Fırat yayınları. 2006 İstanbul. 
  1. Zodyak: (Fransızca zodiaque =latince; zodiacus= yunanca;dzodiakos,) Burçlar kuşağı demektir. 
  1. Sudur (Sudür) felsefesi: Meydana çıkma, oluşma-varoluş çevirimi/ varoluş-yaradılış çemberi. 
  1. Kavis: (Kavs/ yay/ eğri) Varoluş çevimine göre,varoluş çemberini oluşturan kavs-i nüzul(alçalan eğri) ve kavs-i uruc (yükselen eğri) dan her biri. 
  1. Kavs-i Nüzul/Alçalan Eğri:  Varoluş teorisine göre, varoluş çemberinin ilk yarısını oluşturan, alem-i gayp’dan/ kutsal kökenden, alem-i şuhud’a (duygularla algılanabilir, bilgiyle ulaşılabilir varlıklar dünyası) inen varlığın,önce cansızlar,sonra bitkiler, en sonunda hayvanlar ve insanlar biçiminde görünür duruma gelirken, çizdiği düşünülen yarım daire. 
  1. Kavs-i Uruc/Yükselan Eğri: Varoluş çevrimine göre, varoluş çemberinin ikinci yarısını oluşturan,aslına dönmek isteyen,genelde doğanın,özelde insan’ın, alem-i şuhud’dan, alem-i gayb’a yükselirken çizdiği varsayılan,yükselen yarım daire/ yay. 
  1. Varoluş: Eyleme geçen Tanrı/ ışık (nur) donunda fışkıran/ taşan özün maddi yada manevi varlıklar durumunda var olması. 
  1. Varoluş Çemberi: Tanrıdan fışkıran,taşan özün/nur’un akl-ı evelden, alem-i şuhuda inerken çizdiği düşünülen, Kavs-i Nüzul ile alem-i şuhud’dan, çıktığı kaynağa(tanrıya) yani Işık/ Nur’a yükselirken çizdiği düşünülen Kavs-i Uruc eğrilerinden oluşan daire.   
  1. Niyaz: Tarikat,yol Ulu’suna, büyüğüne yada tarikat’da yol’da bir makamı, temsil eden yere, şeye, kişiye ve bunlar aracılığıyla Kutsalına/ tanrıya yalvarma yakarma ve bağlanma biçiminde uygulanan ibadetsel davranış. 
  1. Pir Sultan Özcan, “Varlığın Doğuşu” Anadolu Matbaa 1992. 
  1. Nebula: Faruk Yılmaz “Yıldızların Doğum Evleri” YouTube 15.4.2015 
  1. Reya Hak: Gerçeğin yolu. 
  1. Leduni ilmi:  BatiniGayb ve marifet ilmi 
  1.  ZÂHİR:  Duyu organlarımızla algılayabildiğimiz her şey. Gözümüzle gördüğümüz her şey, “zâhir” kelimesi kapsamına girer..   
  1.  BATIN: Duyu organlarımız ile algılayamadığımız Zahiri şeyler.   Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir!  Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir! “Bâtın”, algılayabildiğin anda, “Zâhir” olur…“Zâhir”, algılayamadığın süreçte “Bâtın”dır.  Yani değişen, “Zâhir” ve “Bâtın” değil; senin algılamandır!. 
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu