Sağlık koşulları yüzünden site aktualize edilmeyebilir. Kusura Bakmayın  

Aktüel Yorum

İllüzyonlar ve Hakikatler: Çerçeve yasa asıl kimin sınavı?

“Çerçeve yasa” oylaması öncesindeki son 24 saatte verilen “bocalama” görüntüsü, Yeni Parti’nin şu anda en çok ihtiyaç duyduğu şey olan toplum nezdindeki psikolojik üstünlüğe bir çizik attı. Bunun ne kadar “derin” bir çizik olacağını şimdiden öngörmek ise kolay değil. Zira her ne kadar hem Yeni Parti’nin kendi iletişim hataları hem de iktidarın propaganda gücü nedeniyle “çerçeve yasa” bugün en çok Özgür Özel’e dokunmuş görünse de çok kısa zamanda başka bir tablonun ortaya çıkması kaçınılmaz. Yasanın “asıl sahibinin” eli çoğunluğun sandığı kadar rahat değil. Doğrudur, “süreç” Erdoğan’ın yeniden adaylığını kapısını sonuna kadar aralamış olabilir ancak normal şartlarda “süreç” var diye Erdoğan seçimi kaybedebilir de…

Hafta başında TBMM’de kabul edilen tarihi “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme Yasası” etrafındaki tartışmalar öyle bir hal aldı ki muhalif kamuoyu neredeyse Yeni Parti’den Özgür Özel ile birlikte 35 milletvekili “evet” oyu kullanmasa yasanın geçmeyebileceği gibi bir illüzyona bile inanabilecek hale getirildi. Otoriter rejimlerin ayakta kalmak için inşa ettikleri baskı, kontrol ve manipülasyon mekanizmaları zaten en çok da böyle anlarda gücünü gösterir. İktidarın, medyası ve sosyal medyadaki etki ajanları vasıtasıyla devreye soktuğu “kendilerine muhalif” herkesi yenilmişlikle öğrenilmiş çaresizlik arasında bir yerde kilitleme stratejisi şu an için yine çalışmış gözüküyor.

Sosyal medyanın tam da böyle anlarda kullanıcılarından beklediği hezeyanları sırtlarında baltalarla klavye başına taşıyan bazı ana akım popüler muhalif figürlerin de kendi elleriyle öğrenilmiş çaresizliği yeniden ürettiklerine tanık olduk.

Özgür Özel ise sadece birkaç hafta önce apar topar kurmak zorunda bırakıldıkları partinin yolculuğu açısından ilk hakiki kritik kararda, yıkılmadıysa da içerdeki sarsıntıyı hayli görünür kılan bir çizgi izledi. Yol arkadaşları takır takır tutuklanmaya devam ederken, dahası kendisi bizzat fezlekelerle sınanırken yine de Kürt sorununun çözümünden yana ilkesel bir tutumda ısrar etmesinin ne kadar değerli olduğunu karşılarında kendimizi canlı canlı yaksak izah edemeyeceğimiz bir seçmen kitlesi de var Özgür Özel’in ve Yeni Parti’nin.

Statükocu bir yorumla cumhuriyet savunusunda ısrar eden bu kitlenin, Yeni Parti’nin hedeflediği “geniş tabanlı ve farklı eğilimleri bir arada tutan bir merkez” içindeki en kalabalık kitle olduğu gerçeğini en iyi Özel ve kurmayları biliyor elbette. AKP-MHP ittifakının “çerçeve yasa taslağı” üzerinde geçen sonbahardan beri çalıştığı da Kürt siyasi hareketinin de yasanın meclis tatile girmeden çıkartılması için bastırdığını da biliyorlardı. İktidar sahiplerinin yasayı muhalefetin en dağınık olduğu anda gündeme getirmeyi tercih edeceğini de mayıs ayında CHP’ye yapılan “mutlak butlan” operasyonuyla idrak etmiş olmalılardı.

Özel ve arkadaşları, bütün bu faktörlere göre önceden bir strateji oluşturmuş ve kamuoyuna bunun iletişimini önceden yapmaya başlamış olmalıydı. Sonuçta Özel yine parti grubunu serbest bırakabilirdi ancak buna hem partisini hem de kamuoyunu daha ayağı yere basan bir biçimde hazırlayabilirdi. Sorun, içerdeki itirazın kendisinden çok itirazın ne şekilde tezahür ve infilak ettiği üzerinden yaşandı. Nihayetinde de son 24 saatte verilen “bocalama” görüntüsü, Yeni Parti’nin şu anda en çok ihtiyaç duyduğu şey olan toplum nezdindeki psikolojik üstünlüğe bir çizik attı.

Bunun ne kadar “derin” bir çizik olacağını şimdiden öngörmek ise kolay değil. Zira her ne kadar hem Yeni Parti’nin kendi iletişim hataları hem de iktidarın propaganda gücü nedeniyle “çerçeve yasa” bugün en çok Özgür Özel’e dokunmuş görünse de çok kısa zamanda başka bir tablonun ortaya çıkması kaçınılmaz. Bu gerçekliği fark edebilmek için ise sosyal medyadaki toz bulutun üzerine çıkarak yasa metninin kendisine bakmamız yeterli.

“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” isminin kendisi dahi bizatihi bir doktora tezini hak ediyor. İktidarın tezgahından geçen pek çok politika gibi bu yasa da asıl fonksiyonu perdelensin diye bambaşka bir isimle servis edildi. Yasaya en sert muhalefeti yapan İYİ Parti ve Zafer Partisi’ne ve hatta “hayır” oyu kullanan Yeni Partililere göre yasa “PKK’lılar için bir özel af”. İtibarlı pek çok hukukçunun da benzer biçimde “özel af” yorumu yaptıklarını, bu nedenle de yasanın anayasaya aykırılığının AYM’de bir dava konusunu olabileceğini tartışmaya açtıklarını izliyoruz.

Tartışmanın bu kısmı da ilerde Yeni Parti için yeni bir stres testine sebep olabilir. Ancak yasanın asıl sahibinin eli çoğunluğun sandığı kadar rahat değil. “Asıl sahibi” derken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi kastetmediğimi yasa metnine referansla vurgulamak isterim. Madde 12, “Bu kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür” diyor. Dolayısıyla aslında metin on seneyi aşkın bir süredir ülke olarak deneyimlediğimiz siyasi gerçeği bir kez daha teyit edilmiş oluyor: “Her şey Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki dudağı arasında olacak.” 

Yani neredeyse ülkedeki “her şey” gibi yasanın uygulanma takvimi, ne şekilde ya da kime uygulandığı, hangi anda keyfi olarak hangi maddesinin esnetilebileceği gibi konularda son ve neredeyse tek söz sahibi Erdoğan olacak. Dolayısıyla da Erdoğan’ın yasanın uygulanmasına dair süreci seçim takvimine denk bir manivela olarak kullanma ihtimali hayli yüksek. Peki Erdoğan bu süreci araçsallaştırarak 2028’de yeniden seçilmeyi garantileyebilir mi?

Muhtemeldir ki Cumhurbaşkanı Erdoğan “çerçeve yasa” oylamasındaki meclis aritmetiğine bakarak, yeniden “aday” olabilmesi için meclisin 360 milletvekili ile “seçim yenileme kararı alması” formülünün ne kadar “çalışabilir” olduğunu mutlulukla test etmiş oldu. Doğrudur, “süreç” Erdoğan’ın yeniden adaylığını kapısını sonuna kadar aralamış olabilir ancak normal şartlarda “süreç” var diye Erdoğan seçimi kaybedebilir de…

Yeni Parti’nin kuruluşundan hem önce hem sonra yapılan kamuoyu araştırmaları da zaten Erdoğan’ın en güçlü rakiplerini çeşitli bahanelerle oyun dışına atma stratejisine son vermesi durumunda yeniden seçilmesinin pek mümkün olmadığını ortaya koyuyor. Hakikat böyle olmasaydı, “süreç” Erdoğan’ın yeniden seçilmesini tek başına garantileyecek bir faktör olsaydı, ülkenin bütün dengelerini sarsmak pahasına bir buçuk yıldır çekilen operasyonlara ihtiyaç duyulmazdı. Ekrem İmamoğlu tutuklanmazdı ya da CHP yargı eliyle Kemal Kılıçdaroğlu’na teslim edilmezdi ya da Özgür Özel dokunulmazlığının kaldırılmasıyla tehdit edilmezdi.

Tam da bu yüzden Bahçeli’nin en baştan beri kuvvetli biçimde ısrarcı olduğu “Öcalan’ın statüsü” meselesi yasanın kapsamı dışında bırakıldı. Bırakın Öcalan’ın “koordinatör” olarak resmen tanımlanmasını, örgütün orta ve alt düzey mensupları dışında kimsenin Türkiye’ye gelişinin önü açılmadı. Ekim 2024’te başlayan ve ikinci yıldönümüne yaklaşmakta olduğumuz sürecin ne kadar ağır ilerlediğini hatırlayarak, Kürt tarafının beklediği “daha ileri adımların” da yine Erdoğan tarafından geniş bir zamana yayma taktiğiyle ele alınmasını bekleyebiliriz.

Bu açıdan bakıldığında Kürt siyasi hareketinin önümüzdeki süreçte reaktif davranıp davranmaya devam etmeyeceği kilit bir soru olarak önümüzde duruyor. Öcalan, Kandil ve Avrupa -“çerçeve yasa” öncesindeki talepleri büyük ölçüde karşılıksız kalsa da- bu oyunu devletin kurguladığı izleği fazlaca torpillemeden oynamaya devam ettiler. Görünen o ki süreci Erdoğan’ın hızında ilerletmeye karşı büyük bir direnç göstermek yerine “kazanımlara” odaklanarak ilerleyecekler. Dolayısıyla iktidarın zaman ayarlı stratejisine eklemlemiş bir görüntü vermeye de devam edecekler.

6 Eylül’de yapılacağı açıklanan DEM Parti Olağan Kongresi, bu karmaşık denklem içinde Kürt siyasi hareketi içindeki “sivil yasal kanadın önünün açıldığı mı yoksa daha da mı kapandığı mı” sorusuna vereceği yanıt açısından hayli önemli olacak. Ülkedeki “demokrasi” talebine ne ölçüde katkı sağlamaya devam edecekleri, hala otoriter rejimin tahkimine karşı net bir yerde duran tabanlarıyla ilişkilerini yeniden nasıl tanımlayacakları Ankara’daki siyasi denklemin hassas terazisinde tartılacak. Bu arada…insanın aklına DEM’in Kongre tarihinin erkene çekilmesinin Selahattin Demirtaş’ın eylülde serbest bırakılması ihtimalinin yeniden konuşulmaya başlanmasıyla bir alakası olup olmadığı gibi deli sorular da düşüveriyor!

Cansu Çamlıbel

Ortadoğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezundur. Yüksek lisansını Britanya’daki Cardiff Üniversitesi’nde Uluslararası Gazetecilik bölümünde yaptı. 2002 tarihli master tezi ‘Türk medyası ve oto-sansür sorunsalı’ başlığını taşıyor. NTV’de diplomasi muhabirliği ve 2005-2008 yılları arasında Brüksel muhabirliği yaptı. 2008 yılından 2019 Şubat’ına kadar Hürriyet ve Hürriyet Daily News gazetelerinde muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü, köşe yazarlığı gibi pek çok farklı görevde bulundu. Yaklaşık beş sene boyunca ‘Yüz Yüze Pazartesi’ köşesinde Hürriyet’in haftalık siyasi röportajları ona emanetti. Son olarak Nisan 2017-Şubat 2019 döneminde Hürriyet’in Washington Temsilcisi olarak görev yaptı. 2015-2016 döneminde ABD’deki Harvard Üniversitesi’nin prestijli Nieman Bursu’nu kazandı.
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu