Aktüel Yorum

Çocuklar Felsefeyi ve Bilimi Yalanlıyor

Geçen sene çocukların etkinlik gösterdiği bir kurumdan felsefe dersi vermek üzere bir teklif alınca biraz garibime gitmişti. Felsefe öğretmeni olmadığımı yetişkinlerle birlikte felsefe yaptığımı, konferanslar verdiğimi ve felsefe kitapları yazdığımı söyleyince kurumdaki yetkili biraz şaşırdı. Çünkü bunların aynı şeyler olduğunu düşünüyordu. Çocuk-yetişkin ne fark eder? Ayrıca felsefe dersi vermekle felsefe yapmak arasında ne fark olabilirdi ki? Neyse mevzunun bu boyutu uzun bir tartışmayı gerektirir. Nihayetinde felsefe öğretmeni olmasam da çocuklarla birlikte birtakım felsefi oyunlar oynamak suretiyle filozofça bir zaman geçirilebilirdi.

Pandemi engelinden dolayı çocuklarla buluşma gerçekleşmese de benim, çocukların iç dünyasına, onların yaşama biçimine, düşünme tarzına ve mantıklarına dair ilgim devam etti. Sonuçta geçen hafta sonu 4-8 yaş arası bir grup çocukla bir araya gelme imkanım oldu. Epistemolojinin (bilgi felsefesi) bazı sorularını, tez ve yargılarını test etmek üzere aralarına daldım. Ana akım epistemolojiyi yalanlamakla kalmıyor çocuklar, Freud’un psikolojisinden hareketle savunduğu doğuştan saldırganlık, cinsel libido dahil olmak üzere liberal felsefelerin savunduğu “doğuştan bencil (egoist) olmak” argümanlarını da, ana akım ontolojik görüşleri de, burjuva antropolojisini de dışlıyordu. Genel kanaatler, çocukların dünyasına göre gerçekleri yansıtmıyor. Kısacası çocukların davranış ve düşünüş tarzları “sınıflı uygar dünya”nın felsefesini de bilimini de yalanlamaktadır.

Reklam

Çocukları gözlemlediğim ortama dair bir kaç cümlecik tasvir vermek sizlerin de konuyu takip etmesini kolaylaştırabilir. Çimenlerin, ağaçların, toprağın, güneşin olduğu bir coğrafya. Buranın kenarına tiyatro ve resim yapmak üzere atölyeler inşa edilmiş. Yetişkinler ve çocukların kullandığı aynı mekanda köpek, kedi ve kuşlar birlikte görülüyor. Yanlış anlamadınız kedi ve köpekle birlikte kuşlar da oradaki hayvan severler tarafından bakılıyor. Orta sınıfların yaşadığı bir mekan izlenimi edindim. İnsanların giyim kuşam tarzlarına bakılırsa düşün/sanat etkinliklerine meraklı, yakın ve yatkın sanırsınız. İlgili sanat alanını beş kişiye sormama rağmen aradığım mekanı sadece bir kişinin bilmiş olması, beni çok şaşırttı. İnsan, en yakınındaki kültürel mekanları bilmiyorsa başka ne biliyor olabilir ki? Bilme nedir? Bilgi nedir? Sorular uzar gider.

Locke ve Kant Yanılıyor

Çocuklar, emekçiler tarafından üretilmiş somut, canlı bir dünyanın içindeler. Belli bir çevrenin içinde etkinlik gösteriliyor. Bu çevre işçiler, emekçiler, mimarlar mühendisler tarafından inşa edilmiş. Üstleri başları da yine birileri tarafından üretilmiş giysilerden ibaret çocukların. Kendilerine ikram edilen sütlü içecekler de benzer bir özelliğe sahip. Çocukların birbiriyle rekabet etmediği hemen fark ediliyor. Her şeyden evvel yeterli sütlü içecek ve üzerine oturacak tabure mevcut. Tersine birbirlerine destek ve arkadaş oluyorlar. Anlaşılan arkadaş bulmak en büyük ihtiyaç! Güzelden haz aldıkları kesin. Tiyatroyu pür dikkat dinliyorlar. Kimileri de resim yapıyor. Ya da sanat oyununa katılıyor, eşlik ediyorlar diyelim. Kuşlarla oynama, kedi ve köpeklere yiyecek verme eğilimi taşıyorlar. Ne de güzel: At izi it izine karışmış!

Reklam

Çocukların bir bakıma oradaki kuşlarla evcil hayvanlarla veya sanat objeleriyle özdeşlik kurdukları düşünülebilir. Henüz kendi (özne) dışındakini bilgi nesnesi yapma bilincinden uzak bir insan kuşağından söz ediyoruz. Çocuklar, belli belirsiz ebevenlerini izliyor ve onların düşünüş ve davranış biçimlerine göre rol model ediniyorlar. Diyeceğim şu ki, Locke’un düşündüğü üzere tabula rasa gibi bir terim ve teori, çocukların dünyasına uymuyor. Kant’ın iddiasında olduğu gibi çocuklarda doğuştan gelen a priorik özellikler saptamak da mümkün görünmüyor. Zira çocuklar, yaşadıkları koşulları paranteze alarak öğreniyor değil. Aynı durum rasyonal epistemoloji için de geçerli. Çocuklar, doğuştan getirdiklerine göre değil mevcut mekandaki ilişkiler çerçevesinde düşünme yöntemi ediniyor ve buna göre bilgileniyor.

Ortam seküler olduğu için din ve teoloji yerine modern değerler bu çocukları manipüle edecek demektir. Yaklaşık iki saatlik süre zarfında saldırganlık görmediğim gibi böyle bir potansiyel bile hissedilmesi olası olmadı. Eğer olsaydı, bunu istisna ya da oyunun bir parçası olarak düşünmek gerekirdi. Bu meraklılar için zaten mülkiyet duygusu sıfırdı. Bir çok eşya veya oyuncaklarını, mekandan ayrılırken burada unutabilirler. Biliyoruz ki, bir süre sonra çocuklar sınıflı uygar dünyaya ait ne varsa tümünü zihinlerine dolduracaklar. Kendine yabancılaşma böyle başlar. Vurgulamak isterim ki eski kandaş/komünal toplumlarda insan, insan (çocuk-bebek) olarak doğuyor ve insan olarak ölüyordu. Adına uygarlık denilen çağlarda ise insan, yine insan (çocuk-bebek) olarak doğmasına rağmen ne yazık ki “insana yabancılaşmış varlık” olarak ölmektedir.

Cinsel Libido Değil; Art Libido, Felsefi Libido

Feodal-kapitalist dünyada insana insan demek zor! Çünkü insan çocukla karşılaştırıldığında kendi özüne ne denli yabancılaştığını görecektir. Şöyle diyelim, eğer insan denildiğinde çocuğu anlıyorsak yetişkinlere insan diyemiyor olmamız gerekiyor. Marx’ın optiğinden bakarsak, insan uygar toplumla birlikte yabancılaşmıştır, kendisi değildir. Eşitlikçi (Komünist) dünya kurulduğunda yeniden kendi özüne dönecek ve “gerçek insan” olacaktır.

Hegel, felsefe tarihinin ilk dönemlerini insanın çocukluk evresine benzetir. Bana göre daha önemlisi çocukların dünyasının bizi klan, kandaş ve komünal toplum denilen eski toplumlara götürmesidir. Rekabet, para, mülk dünyasından uzaktır çocuklar. Kendi hallerine bıralıksa bu dünya yerine sömürü, zulüm ve savaş düzeni olan uygar devletli bir dünyadan habersiz olacaklardır. Yakından baktığımızda her insan Türk, Kürt, Fransız, Alman doğar diyen milliyetçi epistemolojiler çocuk dünyasında geçersizdir. Keza her insan Müslüman, Hıristiyan, Yahudi vs. doğar diyen teolojik epistemolojilere de çocukların mantığında yer yoktur.

Söylemeye bile gerek duymuyorum ki, insanı mülksüz düşünemeyen liberal toplum teorileri, ana akım antropoloji ve burjuva epistemolojilerini de çocukların epistemolojisi yalanlamaktadır. Çocukların birbirlerine fiziksel, sosyal ve ruhsal mesafe koymadıklarını da tespit etmek zor değildir. Birbirinden cinsel uyarım almaları doğal olmakla birlikte, Freud’un sandığı gibi problem düzeyinde değildir. Ayrıca bunu saptamanın kolay olmadığını da dikkate almak gerekiyor. Ben Freud’un düşündüğünün aksine cinsel libido’dan ziyade çocuklarda art libido, felsefi libido, politicon libido gibi haz kaynaklarının daha belirgin olduğunu fark ettiğimi söylemek isterim.

Homojen Varlık Anlayışı

Çocuklar birbirleriyle özdeşlik kurabildikleri gibi çevredeki diğer canlı ve hatta cansız madde ve nesnelerle de yakınlık kuruyorlar. Sıklıkla çevreyi, kendileri gibi canlı olarak algılıyor (animizm), çevreye karşı ince, zarif ve sevecen oluyorlar. Dolayısıyla eşitlikçi epistemolojiye uygun olarak bütünsel bir ontolojik anlayışa sahipler. Varlığı katmanlı düşünmeleri mümkün görünmüyor; zira toplumdaki sınıfsal hiyerarşiden de bihaberler. Homojen anlayış gereği olsa gerek cinsel organları ile diğer organları arasında da bir fark gördüklerini sanmıyorum. Dolayısıyla “toplumsal ahlak”a bağlı olarak namus, utanma, bunlara bağlı olarak mahcubiyet de söz konusu değil.

Çocuklar gerçek anlamda insan; ne fazlaları var ne de eksikleri. Ne yazık ki, içine doğdukları bu “sınıflı uygar dünya” onları, insan olmaktan çıkaracak tüm gerekli silahlarla donatılmış durumda. Marx’ın söylediği gibi kapitalizm, kendi suretinde insan ve ilişkiler yaratıyor. Bu ilişkilerden yeterince nasiplenen bilim, sanat ve düşün insanları da varlığı ne ise o olarak değil  “uygar bir mantık” içinde görüyor ve anlamlandırıyor. Bu “uygar düşünme yöntemi” örneğin psikolog, psikanalist ya da psikiyarta, insana giydirilmiş özelliklerin yapısal özellik olduğunu söylettiriyor.

Kıskançlık ve Saldırganlık Yapısal Değil

Burjuva epistemolojisi ve ontolojisi gibi bilim ve sanatsal düşünme formları da insandan değil tabir yerindeyse “insan olmayan insan”dan hareket ediyor. Yani uygar dünyada kendine yabancılaşmış insana ilişkin “bilimsel” açıklamalar sanki gerçek insana içkinmiş gibi düşünülüyor. Sonuçta insan “doğuştan bilir” veya “doğuştan bilmez” gibi klişeler ortaya çıkıyor. Keza insanın doğuştan saldırgan, kıskanç, savaşçı, bencil, suça yatkın, cinsel yönelim içinde olduğu varsayılıyor. Oysa çocuk dünyasını yakından gözlemlediğimizde bencilliğin, saldırganlığın, sadistliğin, kıskançlığın, rekabetin hiç de yapısal bir özellik olmadığı görülüyor.

Önemli bir hatırlatma olarak belirtmeliyim ki sözünü ettiğim çocuk kümesi de bebek çağını aşmış, sınıflı uygar toplumun pek çok yabancılaşma unsuruna maruz kalmış jenerasyondan oluşuyor. Demek ki, insanın bebeklik çağı dikkate alındığında “uygar bilimi” yalanlayarak pek çok özelliğini saptamak zor olmayacaktır. Buradan hareketle diyebiliriz ki, Thomas Hobbes gibi filozofların ileri sürdüğü “homo homini lipus” (insan insanın kurdudur) türünden sözleşmeci teorilere kaynak gösterilen felsefi düşüncelerin birer “siyasi hurafe” olduğu ortaya çıkmaktadır. Çocuklar ve özellikle de bebekler birbirleri için kurt değil, kardeş ve bir başka bebek olarak var olmaktadır. Çocuklar için öteki (düşman: kurt) yoktur, kendi varlığından bir parça var!

Thales, Galilei, Marx ve Çocukların Dünyası

Althusser gibi bazı filozoflara göre düşünme yönteminde üç önemli devrim oldu. Birinci devrim, Antikçağ’da, Thales kuşağıyla birlikte matematik biliminin keşfi ile ortaya çıktı. İkincisi Yeniçağ’da başını Galilei’nin çektiği fizikteki devrim ile birlikte oldu. Üçüncüsü ise Marx’ın tarihsel materyalizmi sayesinde “tarih kıtası”nın keşfi ile mümkün olmuştur. Konunun ayrıntısı bir yana, çocukların mantığıyla yetişkinlerin mantığını anlamaya çalışırken beni en çok Galilei ile Marx arasındaki metodoloji benzerliği ilgilendiriyor.

Galilei, eski düşünme yöntemini tersine çevirdi ve dünyanın düz ve sabit olduğu tezini ve onu savunan Aristoteles gibi dev filozofları yanlışladı. Çünkü Galilei, hareket eden bir cisim (dünya) üzerinde duran bir gözlemcinin, sabit olan bir başka cismi (örneğin güneş) hareketli bir şekilde algılayacağını keşfederek düşünme yöntemini başağı dururken ayaklarının üzerine koydu. Marx’ın tarihsel materyalizmi de aynı şeyi sosyal tarih için yapmıştır.

Marx için modern dünyanın filozofları, bu dünyanın gerçeklerini sanki sınıfsız ilkel ve sınıfsız uygar toplumun özellikleriymiş gibi algılıyordu. Bu bilim ve düşün insanları uygar insana bakarak onun eski eşitlikçi toplumlarda da aynı olacağını varsayıyor. Örneğin komünal toplumda da cinsel açlık, kıskançlık, namus cinayeti, taciz, tecavüz, emek sömürüsü, savaş vs olduğunu iddia ediyor ve üstelik bunu bilimsel olarak kanıtladığına inanıyor. Oysa çocukların dünyası tüm bunları tersyüz ediyor, yalanlıyor. Çocukların dünyası tersine bunların geçici tarihsel kategoriler olduğunu gösterirken tarihsel materyalizmi doğruluyor.

Aristoteles kuşağı, Galilei ile fizik dünyadaki, daha önemli olmak üzere Marx ile sosyal dünyanın keşfinden, tarihsel materyalizmden ve düşüncelerin, günün birinde nitel bir sıçrama yapıp değişeceği mantığından habersizdi. Bu Aristoteles kuşağı, nasıl ki, kendi bilim anlayışının sonsuza dek süreceğine inanıyor idiyse günümüzün ana akım bilim, sanat, siyaset ve felsefe dünyası da bugünkü bilim ve düşün anlayışının sonsuza dek süreceğini ileri sürüyor. Oysa çocuk ve yetişkinlerin düşünme yöntemleri, davranış biçimleri, etik ve estetikten anladıklarına baktığımızda ana akım düşünceyi doğrulayan hiç bir veri bulunmuyor. Sınıfsız bir dünyada da (komünizm) bugünkü düşün ve sanat ilkesinin geçerli olduğuna inanmak Aristoteles’in kendi evren anlayışının modern çağda da geçerli olacağına inanmasına benzemektedir.

Komünizm ve Çocukların Çizdiği Yol Haritası

Felsefenin ve komünizmin sevgilisi olan kendisi küçük yüreği büyüklerin dünyasından yola çıkarsak denilebilir ki, uygar dünyanın sonsuza kadar sürmeyeceği, komünizmin pejoratif manada bir ütopya olmadığı, insan doğasının buna yatkın olduğunu, dolayısıyla yeni bir insanlık için mücadele edeceği ileri sürülebilir. Uygar insanın değil çocukların izinden, düşünce dünyasından, onların zihinlerde çizdikleri yol haritasından yürümek, en doğru güzergah ve yürüyüş gibi görülüyor.

Sınıflı, sömürücü uygar dünyanın daha da büyümesine engel olurken Dostoyevski’nin dediğini yapalım: Çocukluğumun beşiği yine sana gelmek istiyorum! Çocukluğumuzun dünyasından sonra ortaya çıkacak olan  feodal-burjuva mülk dünyasının aşılmasıyla yeni bir dünyanın kurulacağı, insanlığın en büyük umududur.

Böyle bir dünyanın ana hatlarını Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi adlı kitapta yazdıkları şu sözlerden izleyebiliriz:

Gerçekten de işbölümü ortaya çıkar çıkmaz, herkesin kendisine özgü, yalnızca kendisine ait bir faaliyet alanı olur. Bu faaliyet alanı ona zorla dayatılır ve kimse bu alanın dışına kaçamaz. Kişi avcıdır, balıkçıdır, çobandır ya da eleştirmendir; eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa işini sürdürmek zorundadır.

Oysa komünist toplumda, yani kimsenin sınırlanmış bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin arzu ettiği bir dalda işin üstesinden gelebileceği toplumda, toplum genel üretimi düzenler. Böylece, bugün başka bir şey yarın başka bir şey yapmak, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan, akla estikçe, sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam sığır yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra da eleştiri yazmak mümkün olur…”

Felsefenin Sevgilisi ve Kavramların Dostları

Çocuklar tiyatrodaki ses, söz ve mimikleri izlerken resim kağıtlarında boyama yaparken, zaman zaman başlarını çevirip çevreyi gözlemleyip kurcalarken adeta yeni bir dünya kuruyorlar. Yeni metinler yazıyor, yeni anlamlar ve yeni kavramlar üretiyorlar. Çocukların dünyasında olup bitenler Deleuze’ün felsefeye ilişkin yaklaşımını anımsatıyor. Deleuze’ün Felsefe nedir? adlı kitapta söylediği gibi “Felsefe kavramlar oluşturmak, keşfetmek, üretmek sanatıdır.” Çocukları, kendi hallerine bırakabilirseniz bu sanatın içinde yaşamlarını sürdürecektir. Bu sanat içinde olması gerekenin izini süren bu gerçek insanların henüz “kurcalama bilinci” dediğimiz bir evrede oldukları da ayrıca saptanabilir. Kır veya şehir yaşamı, çiftçilik ve sanatsal aktivite onları bekliyor

Yine bu çocuklara sermaye düzeninin rekabet ve egoizm hastalığı bulaşmaz ise kavramların dostluğu ve kavramları düşünmekle ortaya çıkan felsefenin dostluğu da bir ömür onlarla birlikte yaşam yolculuğunda olacak demektir. Filozofun bilge (sofhos) olmadığını, bilgeliğin dostu veya sevgilisi olduğunu geçen haftaki yazımda belirtmiştim. Henüz bu küçük düşünce yolcularımız tüm bunların bilincinde değilse de günümüzün vahşi yaşam koşulları (feodalizm, kapitalizm, emperyalizm), onların hızla bilinçleneceğini, dost ve düşman arasında cereyan eden sınıf mücadelesine tanıklık edeceklerini gösteriyor. Varlığın, dışdünyanın özelikle de felsefe ve kavramların dostu ve sevgilisi olmak, eşitlikçi ve homojen bir dünya kurma ideali onlar için en büyük hedef olmalı…

Mehmet Akkaya

1964’te Malatya’da doğdu. İlkokulu Malatya’da okudu; orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. Kocasinan Lisesi’nden sonra Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. Maltepe Üniversitesi’nde Psikoloji, İnsan Bilimleri ve Felsefe Bölümü’nde yüksek lisans (master) yaptı; dil ve kültür felsefesi konusundaki tez çalışmasıyla mezun oldu. Çeşitli gazete ve kültür-sanat-felsefe dergilerinde bilim, sanat, felsefe ve politika içerikli yazdığı yazılarla biliniyor. Akkaya, televizyon ekranlarında yaptığı felsefe/düşünce programlarıyla da tanınıyor. 2008’den itibaren kitap çalışmalarına yoğunlaşan yazarımızın eserleri felsefe, bilim, sanat ve politika meraklıları tarafından ilgiyle izleniyor.
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu