Aktüel Yorum

Almanya’da Grev

Kimi zaman yerli işçinin karşısına göçmen işçiyi kimi zaman taşeronları kimi zamanda emeklilik yaşını çıkardılar. Birçok sendika bu yeni tutumu kucakladı ve patronlara işçilerin zararını telafi ettireceklerine patronları savundular.

Alman Demir Yolları’nda toplu iş sözleşmesinden(tarifvertrag)  kaynaklı gündeme gelen makinistlerin grevi, mevcut iki sendika arasında anlaşmazlıklara da yol açtı. GDL sendikasının(Gewerkshaft) öncülüğünde gerçekleşen grev etki olarak makinistlerle(lokführer) sınırlı olunca, elbette ezilenler cephesinde de bir olumsuzluk olarak görülmeye yol açıyor. Bizler de aynı alanda çalışan işçiler ve işçi temsilcileri olarak bu algıdan rahatsız oluyoruz. Bu durum iki sendikanın direk kamuoyunun önünde basın ve sosyal medya üzerinden birbirlerini suçlama ve karalama kampanyalarına dönüşürken aynı zamanda da sendikal hareket ve sendikal mücadelenin ne durumda olduğunun göstergesi oluyor. GDL, 1867 yılında kurulan ve 150 yıllık bir geçmişi olan bir sendika, EVG(Demiryolu ve Ulaşım Sendikası) ise 30 Kasım 2010 yılında GDBA ve Transent sendikalarının birleşmesiyle ortaya çıktı. Demiryollarında en güçlü söz sahibi olan sendikalardan birisidir. Toplu iş sözleşmesinden kaynaklı hegemonya kurma mücadelesi, ekonomist yaklaşım sonucu toplu iş sözleşmesinde ortak bir noktayı yakalamayı zorlaştırdı. Basit bir dille anlatmaya çalışırsak toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde işveren korona koşullarını gerekçe göstererek gelecek yıl zammı için yüzde 1,5 ve Mart 2023 için ise yüzde 1,7 teklifi sundu. Bu teklife EVG olumlu yanıt verdi. İşveren ise işten çıkarmaya ve kısa çalışma(kurzarbeit) uygulamalarına gitmediğini gerekçe göstererek ve bu konulardan dolayı zarar gördüğünü iddia ederek korona pirimini reddetti. Durum bu olunca objektif olarak işveren ve EVG arasında bir konsensus sağlandı. Bu aynı zamanda sendikal bürokrasinin tavırsızlığının da göstergesi oldu. Sonuç itibariyle bu tavırsızlık Almanya çapında Alman Demir Yolları’nda(DB) başta taban olmak üzere işçi temsilcilerinin de eleştiri ve tepkilerine yol açtı. Almanya’da sömürge tipi ülkelere göre farklı olarak sendikal bürokrasi tamamen aşağıdan, işçi temsilciliklerinden başlayan(Betriebsrat) statükoyu koruma ve rant pazarlığı(Freistellung) “özel primler” eşliğinde işverenle uyum içerisinde, yukarı doğru devlete uzanarak milletvekili pazarına ilerleyiş şeklinde oluyor. Tüm bunlar ince bir şekilde alıştıra alıştıra gerçekleşiyor. Sendikalar giderek çökerken sosyal devlet göstermelik olarak çeşitli fonlarla ayakta tutulmaya çalışıyorlar. Bu belirli düzeyde gözlük parası, diş parası(kazancına göre) ya da cenaze masraflarına yardım olarak üyelere sunulabiliyor. Ancak tüm bu faaliyetler sistemle uyum içerisinde ve sistemi koruma şeklinde sürüyor.

Reklam

Reagen, Thatcher ve Kohl ile başlayan neo-liberalizm, bir taraftan insanlığın en temel erdemlerine riayet edilemeyeceğini ve satın alınabileceğini tüm emekçilere aşılarken, diğer taraftan daha çok ve daha uzun çalışmanın tatminkâr ve “lüks” bir hayat için giriş bileti olduğuna inanmayı emekçinin kafasına soktu. Almanya’nın egemenleri, insanların hayatları üzerinde daha fazla kontrole sahip oldukları bir dünyayı hayal etmekle kalmayıp, yüzyıllardır işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalist hareketlerin elde ettikleri kazanımları budayarak işçi ve işsizlerin, vasıflı ve az yeteneklilerin ya da yerli ve göçmenleri menfaatlerini birleştirerek dayanışmayı sağlamlaştıran bir talebe yönelmelerini de hükmettikleri devletin ve politika yapıcıların ideolojik araçları vasıtasıyla engellediler. Kimi zaman yerli işçinin karşısına göçmen işçiyi kimi zaman taşeronları kimi zamanda emeklilik yaşını çıkardılar. Birçok sendika bu yeni tutumu kucakladı ve patronlara işçilerin zararını telafi ettireceklerine patronları savundular.

İşçiler ya da ezilenler bu sistemi kendiliğinden yıkamazlar. Böyle bir dünya yok. Tam da bu sebeple sendikaların görevi emekçilerin sınıfsal gücünü etkin bir şekilde inşa etmektir. Oysa Almanya’da sendikalarda ve sendikaları simgeleyen sosyal demokratik hegemonyada büyük bir çatırdama oldu. Helmut Kohl, Avrupa’da Almanya’nın hegemonyasının yolunu açarken, kendisini canlı bir alternatif olarak sunan sosyal demokrat Schröder, sendikaların rızasını sağladıktan sonra Alman tarihindeki en büyük neo-liberal yeniden yapılandırma programını gerçekleştirdi. Sendikaların günahı büyüktü. Tüm ülke neo-liberalizm ipine sarıldı. Oysa “Alman mucizesi” olarak politikacıların ve neoliberal iktisatçiıların açıkladıkları küresel ekonomik krizlerin derin “çöküş”ünün üstesinden gelme, çalışma ve yaşam ortamının yoğun şekilde kutuplaşması ve güvensiz hale gelmesinden başka bir şey değildi. Tüm ücretlilerin yüzde 25-30’u, yani milyonlarca insan, güya “minik işler”de geçici işçi, taşeron olarak geçici sözleşmelerle çalıştılar/çalışıyorlar. Ve bugün Almanya’da taahhüt firmalarına taşeron usulü iş yaptırma, işverenlerin sendikalarla sürmekte olan toplu pazarlıklardan çekilmesi, ücret indirimleri ve sosyal standartların ve hakların zayıflatılması sürüp gidiyor.

Ve tüm bunlar olurken sendikalar nerede? Mezarlıkta…kapitalizm yerine işçi sınıfının mezarını kazıyor!

Reklam

Ve de Almanya’da sendikal mücadele işçiler ve ezilen emekçiler lehine değil de işyerini ve vatanı koruma önceliği üzerinden yürüdüğü müddetçe bütün direniş ve grevlerde aynı şeylerin yaşanılması kaçınılmazdır.

Mustafa Kumanova
Alman Demir Yollarında İşçi Temsilcisi(DB Betriebsratsmitglied)

 

Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün