Kürdistan düğümü Suriye’de çözülecektir

Geçenlerde ARTI TV’de katıldığım bir programda, birçok meseleye olduğu gibi Suriye meselesine de Erdoğan üzerinden; yandaşlık- karşıtlık penceresinden bakmanın yanıltıcı olacağını söyledim.

Aksine Erdoğan’a da, Türkiye’nin Suriye politikasına da dünyadan; dünyadaki çıkar çatışmalarından ve küresel güç odaklarının ‘yeni düzen’ arayışlarından bakmak gerektiğini belirttim.

Dünyadaki mevcut gelişmeleri görmezden gelen ya da es geçen; Ortadoğu’da paylaşım savaşı içindeki ülkelerin ve aktörlerin izledikleri siyasete yeterince önem vermeyen ve buna uygun bir bakış açısı edinmek yerine karşıtı ya da yandaşı olduğu birini olayın merkezine yerleştiren yaklaşımların yanılgılı olacağına ve eksik kalacağına dikkat çekmeye çalıştım.

Ne var ki Türkiye’de ve diasporada muhalif çevrelerin neredeyse ezici çoğunluğu her olayı Erdoğan üzerinden anlamaya, anlatmaya çalışmaya; işin kolayına kaçmaya devam ediyor.

Aslında bu durum, ‘cambaza bak’ dercesine iç ve dış bütün gelişmeleri Erdoğan üzerinden tartıştırmak, kamuoyunu onunla oyalamak ve gerçek gündemi saptırmak isteyen devletin de işine geliyor.

Böyle olmasını birçok şeyi gözden kaçıran ve gündem saptıran devlet istiyor.

Fikir ve çözüm üretmek yerine sadece tepki üreten muhalefet ise bu alışkanlığıyla devletin oyununu bozacağına, ‘cambaza bakmaya’ devam ediyor.

Oysa, Erdoğan da dahil herkesin; hepimizin kaderinin çizileceği kaotik, karmaşık, kanlı ve karanlık bir dönemden geçiyoruz. Bunu görmeden ve nereye doğru sürüklenmekte olduğumuzu fark etmeden her şeyi Erdoğan’ın siyasi istikbali, karakteri, davranışları, çıkarları üzerinden değerlendirmek bizi bir yere götürmez, götürmüyor.

Konu Erdoğan’ın siyasi ya da şahsi menfaatleriyle açıklanamaz. Suriye savaşı ne Erdoğan iktidarda kalsın, yakınları çıkar sağlasın diye sürüyor ne de Türkiye Libya’ya Erdoğan ve ailesi için asker gönderiyor.

Bu tür ‘yan sonuçları’ olabilir ama asıl mesele bu değil. Bunu söyleyenler bölgedeki gelişmelerin farkında değil ve ayrıca Türk devletini ya tanımıyor ya da devletin yıllardır tam bir seferberlik havası ve sürekli savaş haliyle neyin peşinde koştuğunun farkında değil.

Kaldı ki Türk devleti 1990’larda başlayan Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana aktif bir biçimde bölgesel denklemin içinde yer alıyor. Bölgedeki gerici statükonun korunması için neredeyse 30 yıldır mücadele ediyor.

Arap Baharı’yla birlikte ise dengeleri etkilemek adına mücadelesini ‘topyekün savaş’ konseptiyle Irak, Suriye ve Libya’ya kadar yaymış durumda. Belirleyici olamasa da bu politikasında ısrar ediyor.

Ortadoğu’da yaşanan güç savaşlarına ve onun arkasında küresel plana karşı Türkiye’nin yıllardır yapmaya çalıştığı tek şey ‘oyun bozucu’ özelliğiyle gidişata çomak sokmak, işi çıkmaza sürüklemek, ötelemek, zaman kazanmaktır.

Kendisi için hayati bir mesele olan Kürdistan meselesinde oluşacak yeni dengeleri bu şekilde etkilemek istemekte, ve bunun kavgasını vermektedir.

Bu Türkiye’nin milli hedefidir ve herhangi bir parti veya siyasetçinin buradaki yeri talidir.

Türkiye, küresel güç odaklarının Kürt meselesinde alacakları kararlarının Irak, Suriye ve İran’la sınırlı kalmayacağını kendi geleceğini de etkileyeceğini görmektedir ve Irak’ta kaçırdığını düşündüğü fırsatı (!) Suriye’de değerlendirmek istemektedir. Bu nedenle bütün imkanlarını seferber etmekte ve yüklenmektedir.

Türkiye’nin bu tutumu anlaşılırdır (!) zira, Kürdistan meselesi Türkiye Cumhuriyeti için bir varlık-yokluk meselesidir. Devletin varlığı ve rejimin yapısı 100 yıl öncesinden, daha kuruluş aşamasında Kürtlerin ezilmesi, asimile edilmesi ve Ortadoğu’da bir Kürdistan’a izin verilmemesi üzerinde yükselmiştir.

Türk devleti bölgedeki 100 yıllık statüko çökmesine rağmen 100 yıllık ‘ulusal hedefini’ sürdürmektedir. Burada geçmişte Özal’a, Demirel’e, Çiller’e, Yılmaz’a verdiği ‘’milli görevleri’’ bugün Erdoğan’a, Bahçeli’ye, Kılıçdaroğlu’na vermiştir.

Yarın koşullar değişir, bu kez Davutoğlu’na, Babacan’a ya da bir başkasına verir.  Türkiye demokratik bir ülke olmadığı için siyasetin devlet üzerinde bir etkisinin olması mümkün olmuyor. Güvenlik bürokrasisi dün olduğu gibi bugün de ipleri elinde tutuyor ve onun dediği belirleyici oluyor.

Sonuç olarak: Türk devleti yeniden dizayn edilecek Ortadoğu’da yeni bir aktör olarak tarih sahnesine yükselen Kürtleri ve Kürdistan’ı ‘beka’ sorunu olarak görmektedir.

Amerika’nın, Rusya’nın, Avrupa’nın, İran’ın, Çin’in, İsrail’in ve Arap dünyasının bölgeye ve Kürtlere yönelik ayrı planları, ayrı hesapları olsa da hepsinin ortak noktasını Kürtlerin bir aktör olarak görmeleri ve ilişkilenmek istemeleri oluşturuyor ki Türkiye de bunu, ‘’milli varlığına’’ yönelik  ‘’hayati bir tehdit’’ olarak değerlendiriyor.

Türk devletinin günümüz siyasetine böylesine bir ‘Kürt düşmanlığı’ yön veriyor. Ve bu düşmanlık sadece Kürtler için değil, Türkler için de hayati riskler üretiyor.

Kürtlerle anlaşmak, özgürlük ve eşitlik temelinde birlikte ortak bir gelecek kurmak yerine, bastırmayı ve savaşmayı tercih eden ve bunu bir ‘milli politika’ olarak benimseyen Türk devleti, bu yüzden kendini Suriye’deki savaşı derinleştirmek zorunda hissediyor ve bir felakete sürüklenme pahasına, girdiği yoldan dönmüyor, dönemiyor.

Türk devleti Ortadoğu’da eskiye dönmenin artık mümkün olmadığını görüyor.

Ayrıca Kürdistan düğümünün Suriye’de çözüleceğini de biliyor. Buna karşın Kürtlerle anlaşmak, uzlaşmak, yönetimi paylaşmak istemiyor zira, bu 100 yıllık egemenliğin çökmesi; o topraklarda yeni bir devletin ve siyasal sistemin kurulması anlamına geliyor.

Bunu da istemiyor ve ‘oyun bozucu’ politikasında gücü yetmese de, hırpalansa da ısrar ediyor. ‘’Yeter ki Kürt anasını görmesin’’ dercesine her şeyi yapıyor ve her şeye katlanıyor.

Bölgesel gelişmeler karşısında inisiyatifi kaybetmiş Türk devleti, küresel sistemden yeni bir rol almadan, ona biçilen misyona katılmadan bir denge oluşturamayacağını da artık fark etmiş görünüyor ve şimdi bunun pazarlığını yapıyor.

Devlet Erdoğan üzerinden Washington’da, Brüksel’de, Berlin’de ve Paris’te yeni bir ‘ileri karakol’ görevi ve İran’a karşı ‘koçbaşı’ misyonu üstlenmek adına yeni kirli pazarlıklar yapıyor.

‘Yeter ki Kürt anasını görmesin’ diyen devlet, bir 100 yıl daha batı sistemine bekçilik yapmaya razyı görünüyor ancak, bu sefer eskisi kadar şanslı görünmüyor…

Yazar Günay Aslan

Günay Aslan

Öneri yazı

Kürt siyaseti ve stratejik dönüş meselesi

Bundan 4 yıl kadar önce Türkiye ve Kürdistan halkları ‘Büyük Barışı’ beklerken savaş yeniden başladı. …