Aktüel Dünya

KÜRTLER (1-12)

Ümit Kardaş - Ahval

16-18. yüzyıl

Ortadoğu ilginç bir coğrafyadır. Bugünü anlamanın yolu çoğunlukla yüz yıllar öncesini doğru şekilde kavramaktan geçer. Kürdistan coğrafyası için de uzanılması gereken tarih, Safevi-Osmanlı mücadelesinin başladığı dönemlere denk gelir.

Bir şeyh hanedanı olan Safevilerin soyundan gelen Şah İsmail 16. yüzyılın başlarında Azerbaycan’dan sonra Kürdistan’ı da ele geçirmek ister. İsmail’in Kürt politikası Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın politikası ile aynıdır: Kürt reislerini ortadan kaldırıp, kendi adamlarını vali yapmak. Bu politikaya direnen Kürt reislerinin ayaklanmaları kanlı şekilde bastırılır, Kürt reisleri hapse atılır.

Reklam

Şah İsmail’in on iki imam Şiiliğini devlet dini ilan ettiği dönemde Kürtlerin çoğu Sünni Müslüman’dır. Kürt önderleri kendilerini bu durumdan kurtaracak tek gücün Sünni Osmanlı İmparatorluğu olduğunu kavramışlardır.

Bu sebepten, Yavuz Sultan Selim, Safevilere karşı sefere başlamadan önce başta İdris Bitlisi olmak üzere 20 kadar Kürt miri sultana bağlılıklarını bildirir. Yavuz Sultan Selim, İdris Bitlisi’yi hizmetine alır, Bitlisi de Kürt mirlerini ikna eder. Bunun üzerine Şah İsmail askerlerini Kürdistan’a gönderir. Kürt mirleri Osmanlılardan aldıkları destekle Kızılbaş ordularına karşı koyarlar.

Bu dönemde Kürdistan’da Kürt önderleri arasındaki rekabetten doğan çatışmalar ile Osmanlı-Safevi çatışmaları birbirlerine karışır. Ancak sonuçta Kürt aşiret askerleriyle Osmanlı’nın düzenli birlikleri Kürdistan’ın büyük bölümünü Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katar. İmparatorluğa katılan topraklar üç yeni eyalete ayrılır. Diyarbakır (Kuzey Kürdistan’ın Van Gölü’nün batısındaki büyük bölümü), Rakka (Urfa, Suriye’nin Rakka vilayeti) ve Musul (Kuzey Irak’ın bir bölümü).

Reklam

İşte 1515’te Kürdistan’a getirilen bu yeni yönetim düzeni küçük değişiklikler dışında 400 yıla yakın bir süre devam eder. Bu sürekliliğin sağlanmasında ilk idari örgütlenmeyi Diyarbakır’da gerçekleştiren İdris Bitlisi’nin payı büyüktür. Zaten Yavuz Sultan Selim bunun için Bitlisi’ye tam yetki tanımıştır. Bitlisi, Kürdistan’ın eski yönetici ailelerinden olan mirleri önemli mevkilere getirir ve onların siyasi durumunu güçlendirir.

Yüzyıllarca zaten kralmışçasına iktidar sürmüş bu kişiler kadim bir aristokrat sınıf olarak devletçe de desteklenir. Böylece, yeni idari örgütlenme sırasında ulaşılması güç olan yöreler tamamen özerk bırakılır.

Getirilen bu yeni örgütlenmede mezkur bölgelerde kimin asıl yönetici olacağına yerel ölçekte karar veriliyor, diğer yönetici mevkileri ise miras yoluyla geçiyordu. Merkezi yönetim ise yöneticileri tanıdığına ilişkin bir belge gönderiyordu. Kürt hükümeti denilen bu özerk yönetimler vergi ve asker vermek zorunda değillerdi. Ayrıca bu yönetimlerin toprakları da (Cezire, Eğil, Genç, Palu, Hazo) tımar veya zeamet haline getirilemiyordu.

Eyaletin özerk yönetimler durumunda kalan bölgeleri ise 20 sancağa bölünmüştü. Bu sancakların bazılarına merkezden sancakbeyleri atanıyor, Ekrad Beyliği (Kürt Sancağı) adı verilen bazıları ise (Bitlis, Kulp, Çermik, Çapakçur, Pertek, Atak, Sağman) Kürt ailelerinin yönetimine bırakılıyordu. Bu sancakların yükümlülükleri diğer sancak beylerinkinden farklı değildi.

Teoride merkez, beylerbeyi vasıtasıyla yönetime müdahale ediyor, her görevli beylerbeyi tarafından atanıyordu. Ancak fiiliyatta beylerbeyi bu görevlileri yönetici ailelerin üyelerinden seçiyordu. Kısacası devlet, aile içi çatışmalar çıktığında kendi çözümünü dayatma olanağına sahip olmasına rağmen yönetici ailenin dışında bir atama yapması fiilen olanaksızdı.

Mesela 1655’te Bitlis Miri Abdal Han’ın ayaklanması olayında Vali ayaklanmayı bastırarak Abdal Han’ın mal varlığına el koymuş, ancak halkın isteğine uyarak onun yerine oğlu Ziyeddin’i görevlendirmişti. Merkezi otoritenin güçlü olduğu dönemlerde Kürt sancakbeyleri askeri ve mali yükümlülüklerinin gereğini yapıyorlar, merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerde ise yükümlülüklerini de pek yerine getirmiyorlardı.

Kürt emirlikleri için Osmanlı Devleti yön gösteren önemli bir merkezdi ve devletin bazı kurumlarının bu emirliklere aktarılması onları devlet benzeri yapılar haline getirmişti. Örneğin Bitlis Emirliği bir aşiretler konfederasyonuydu. Bu emirliğin imparatorluğa entegrasyonu ancak kısmen gerçekleşmişti. Bitlis miri gelirin büyük bir kısmını alıkoyuyor, kendisi için daha çok asker bulunduruyor ve yargı alanında bağımsız davranıyordu.

Sonuç olarak bu dönem boyunca Osmanlı’nın Kürt politikası Kürt emirleri aracılığıyla dolaylı yönden yönetim olmuştu. Sınırlarda konuşlandırılmış bu emirlikler kendilerine bağlı aşiretlerin çatışmalarından (özellikle kan davalarından) da yararlanarak denetim sağlamış ve bu denetimi de aşiret konfederasyonu içindeki aşiretleri birbirlerine karşı kışkırtarak tahkim etmişlerdi.

Devletin mirleri tanıması onları güçlü kılıyordu ama merkezin egemenliği bu emirlikler üzerinde belirgin değildi. İmparatorluk emirlerin bağlılığını, onların ayrıcalığını tanıyarak satın almış oluyordu. İki tarafın da memnun olduğu bu dengenin kaybedeni ise bölge köylüsüydü. Merkezi denetimin zayıfladığı dönemlerde Kürt bölgelerinde köylülüğe yönelik sömürü şiddetleniyordu. Bunun sonucunda da köylüden çifte vergi alınması gibi uygulamalarla karşılaşılıyordu.

19. yüzyıl

17 ve 18.yüzyıllarda tarıma ve fetih gelirlerine dayalı ekonomik yapının çökmesiyle Osmanlı İmparatorluğu için duraklama ve gerileme başlamış, Osmanlı Devlet sisteminin dayandığı padişah-ulema-yeniçeri arasındaki uyum bozulmuş hatta çatışmaya dönüşmüştü.

Büyük vezir ve memurların oluşturduğu “askeri cunta” padişah, sadrazam ya da vezir devirmede kullanılmaya başlanmıştı. Bu dönemde yalnız merkezi kurumlar çökmekle kalmamış, imparatorluğun siyasi bütünlüğü iki yönden tehdide uğramaya başlamıştı.

Bunlardan birincisi ayan denilen Osmanlı feodalitesinin halkı ezerek imparatorluğun bütünlüğünü sarsması, diğeri ise imparatorluk içindeki toplulukların uluslaşma sürecine girerek 19.yüzyıl başlarında siyasal-ulusal boyutta eylemlere başlamalarıydı. Tanzimat öncesi reformculuğun zirveye çıktığı II. Mahmut dönemi de bu tablonun üstüne oturmuştur. (1808-1839)

II.Mahmut, toplumsal çalkantıların ve merkezdeki çözülmenin reformlarla atlatılabileceği inancını taşıyordu. II.Mahmut reformlar için öncelikle ortamı temizleme ve merkezi yeniden güçlendirme çabalarına girişti, işe ayanın ve merkezi askeri güçlerin oluşturduğu engelleri yıkmakla başladı.

Alemdar Mustafa Paşa ve Senedi İttifak engelini aşan II.Mahmut yerel egemen güçleri temsil eden ayanın ekonomik ve askeri dayanaklarını sarsacak uygulamalara girişti. Niyazi Berkes’in bunalımlara, otoriter ve merkezi yöntemlerle çözüm aramanın Osmanlı devlet geleneğinde bulunduğu yönündeki saptaması dikkat çekicidir.

Bu uygulamalar Genç Cumhuriyet tarafından aynen tevarüs edilmiştir. Sorunları talepleri olan kesimlerle yüzleşme-müzakere-uzlaşma-işbirliği çerçevesinde çözmek yerine güvenlik boyutuyla yaklaşıp inkar, imha, tehcir ve tenkil yöntemleriyle bastırma devlet geleneği olarak bugüne kadar gelmiştir.

1808 yılında II. Mahmud başa geçtiğinde Kürt emirlikleri artık yarı bağımsız olmaktan çıkmış, tam iktidar sahibi derebeyleri haline gelmişlerdi. Hatta atanan valiler dahi merkezi dinlemiyorlardı.

Oysa Avrupa’nın izinden gitmeye kararlı II. Mahmut döneminde, merkeziyetçiliği güçlendiren ve doğrudan yönetimi sağlamayı amaçlayan askeri ve idari reformlara start verilecekti. Bu siyasetin kaçınılmaz sonucu, merkez ile derebeyleri arasında çatışmaydı.

II. Mahmut’un merkezileştirme girişimlerine ilk karşı çıkış Soran Emiri Mir Muhammed (Kör Mir)’den geldi. Bu karşı koyuş neticesinde, başta merkezi otoritenin verdiği ödünle Rewanduz valisi olan Mir Muhammed, daha sonra emirliğiyle birlikte ortadan kaldırıldı.

Daha meşhur ve belirleyici bir diğer örnek ise Bedirhan Bey’di. 1821 yılında Bedirhan Bey, yönetilmesi güç bir aşiretler konfederasyonu olan Botan Emirliğinin miri oldu. Miran reisi İbrahim Ağa’yı vergi vermediği için öldürdü. Aşiretler arası savaşta çok sayıda insan hayatını kaybetti.

Sonuçta Bedirhan Bey döneminde Botan Emirliğinde asayiş büyük oranda sağlandı. Yaşam ve mülkiyet hakları korunmaya başlandı. Ancak Botan miri güçlendikçe merkezin istemlerini reddetmeye de başlayacaktı. Hatta denilebilir ki bölge fiilen Bedirhan Bey’in denetimi altına girmişti. Nitekim Osmanlı- Rus savaşına aşiret askerlerini göndermeye yanaşmadı.

Fakat Bedirhan Bey’in tek endişesi, merkezi otorite değildi. Kürt egemenliğinden kurtulma ümidi içinde olan Hristiyan Nasturiler, İngiliz ve Amerikalıların desteğiyle Bedirhan Bey’e karşı çıkışa hazırlanıyorlardı.

Sonunda beklenen oldu ve yıllık haracı ödememeleri üzerine Bedirhan Bey’in Nasturi katliamına girişmesi Batı’yı ayağa kaldırdı. Katliamın önlenmesi ve mirin cezalandırılması istendi. Bu dış talebi kendi merkezileştirme siyaseti noktasında bir fırsat olarak gören Osmanlı, güçlü bir ordu göndererek Bedirhan’ın teslim olmasını sağladı. Sonuçta Botan mirsiz kaldı.

Böylece Kürt emirliklerinin devlet benzeri örgütlenmelerinin sonuna gelinmiş oldu. Sonrasında söz konusu yapılar çok daha basit toplumsal ve siyasi biçimlere gerileyeceklerdi. Devlet merkezi gücünü ne kadar arttırırsa, aşiretler de o kadar küçülüyor, yapıları basitleşiyordu. Mirlerin ardından merkez bu yerlere valiler atadı. Mirler döneminde bölgede var olan can ve mal güvenliği sağlanamaz oldu.

Mirlerin yerine atanan valiler halkın nezdinde meşru sayılmıyorlardı. Valilerin aşiretler arası çatışmaları çözebilecek yetenek ve güçleri yoktu. Geçmişte mirler, aşiretler arası çatışmaların halledilmesi noktasında katı ve acımasız yöntemler uyguluyorlardı ama bunlar, halk nezdinde kabul edilir çözümlerdi. Artık benzer bir çözümü sağlayacak meşruiyete sahip bir yönetici güç kalmamıştı.

Bu koşullar sonucu şeyhler hızla politik önder rolünü üstlenerek bu çatışmalara çözüm getirmeye başladılar. Kısa sürede şeyhlerin otoritesi aşiret sınırlarını aşarak onları politik önderler haline getirdi. Ancak onlar da aşiretler arası çelişkileri otoritelerini güçlendirmek için kullanır oldular.

Abdülmecid’in 1858 yılında çıkardığı Arazi Kanunnamesi (Toprak Yasası) Kürdistan’ın sosyal ve ekonomik örgütlenmesini büyük ölçüde etkileyecekti. Bu yasa ve diğer reformlarla amaçlanan aşiret yapılarının çözülmesiydi. Ancak uygulamada bu amaca ulaşılamayacaktı.

Kanunname sonrası ağalar, şeyhler, tüccarlar, yüksek memurlar büyük arazileri kendi adlarına kaydettirdiler. Ortaya kentlerde yaşayan toprak beyleri çıktı. Bunlara ilaveten birçok ağa da toprak beyi oldu. Aşiret üyelerinin payına ise kiracı-ortakçı olmak düştü. Toprağı işleyenler geleneksel haklarını yitirirken zamanla ücretli toprak emekçisi haline geldiler. Toprak yasasının bir diğer neticesi de, politik güce kavuşan şeyhlerin geniş topraklar elde etmesiydi.

Şeyhler böylece zengin toprak ağaları haline gelecek, politik güçlerini daha da arttıracak ve milli duyguların odağı haline geleceklerdi. Sonuç itibariyle merkezin doğrudan yönetimi arzu edildiği şekilde gerçekleşememiş ve İmparatorluk yerel güçlü aşiret reisleri vasıtasıyla dolaylı yoldan yönetime geri dönmüştü.

Abdülhamit 1891’de Ermeni ve Ruslar’a karşı koyabilmek, bunun yanında Kürt aşiretlerini bölerek güç dengelerini değiştirmek amacıyla Hamidiye alaylarını kurdu. Bunun için, aşiret reislerinin yönetiminde bir aşiret milisi oluşturuldu. Aşiret reisleri subay yapılarak, yeni yetkilerle donatıldılar.

Abdülhamit ücretli ve yüksek prestijli bir iş olanağı sağlayıp, baskın ve yağma hakkı tanıyarak belli Kürt aşiretlerini kendisine bağlamıştı. Bu olanaklardan yararlanan Kürtler, Abdülhamit’e Bava Kürdan (Kürtlerin babası) diyorlardı. Bunun tahmin edilebilir bir sonucu, sisteme dâhil olan aşiret reislerinin gücünün artmasıydı.

Diğerlerine göre güçlenen aşiretler, bölgedeki güç dengesini değiştirdiler. Değişen güç dengesi aşiretler arası çatışmalara ivme kazandırdı. Denilebilir ki merkezin yeni siyaseti, bir ölçüde başarılı olmuştu, çünkü bu siyaset sonucu arzu edilen amaçlardan biri (Ermeni faaliyetlerini bastırmanın yanı sıra) aşiretler arası çatışmalardan yararlanarak merkezi yönetime karşı aşiretlerin birleşmelerini önlemekti.

1908’de Abdülhamid’in devrilmesiyle Hamidiye alayları dağıtıldı. Ancak Kürt aşiret birlikleri sınırlarda ordunun tamamlayıcısı olarak öngörüldü ve Hamidiye benzeri milis örgütlenmeleri oluşturulmaya devam edildi. Bu milisler Balkan Savaşı’na, I. Dünya Savaşı’na ve Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. Bu milislerin komutanları arasından, 1923 yılında Kürt Milliyetçi Partisi Azadi’nin (özgürlük) üyeleri çıkacaktı.

I.Dünya Savaşı sonunda Batılı güçler bağımsız bir Kürt devleti vaat etmiş olmalarına rağmen Kürdistan’ın paylaşılması yoluna gidildi. Türkiye, Irak ve Suriye’nin sınırlarının aşiretlerin arazilerinin ortasından geçmesi arazilerin bölünmesine yol açtı. Göçerler yerleşik düzene geçti. Kışlık ve otlaklar yetmemeye başladı. Bu koşullar altında bölgede yeni bir de meslek doğdu: Kaçakçılık.

1916-1923

I. Dünya Savaşı Kürt toplumunun ideolojik- politik, askeri  ve ekonomik geri kalmışlığını, sosyal parçalanmışlığını derinleştiriyordu. Suat Parlar’ın tespitiyle bu duruma eklenen feodal çıkarların çelişkileri Kürtleri emperyalistler arası mücadelede stratejik bir araca dönüştürüyordu.

İngiltere, Osmanlı topraklarındaki çıkarlarına odaklanmış bir strateji izlerken Musul’a ilerleyebildi ve Irak Kürtlerine nüfuz ve haklarının verilmesi yönünde umut verdi. Ruslar bu gelişmeye karşılık 1917’de Rus-Kürt Kongresi’ni toplayarak Kürt aşiretlerinin birleşmesini savunuyordu. Ancak  Bolşevik İhtilali ile birlikte bu teşebbüs te yarım kalmış oldu.

Alman Emperyalizmi ise Osmanlı’ya Asya’dan çekilip Avrupa devletleri arasındaki çıkar çekişmelerinden uzak kalarak bir Asya Devleti özelliğiyle tekrar hayatiyet kazanması gerektiğini öneriyordu.

Von Der Goltz Paşa , devletin bütün çabasının Türk unsurunun mutlak çoğunluğa sahip olduğu Anadolu coğrafyasına dayanmasını, bunun da  demir yumrukla iç anlaşmazlıklara son verilip, karşı gelenlerin yok edilmesi şeklinde bir iradeyle yapılması gerektiğini  vurguluyordu.

Balkanların kaybı sarsıcı etkiler yaratırken Alman stratejisi İttihatçı kadronun uygulamalarında temel belirleyici oldu. Anadolu coğrafyası korunurken, Alman emperyalizminin çıkarlarıyla uyumlu bir şekilde yayılma adına nüfusun Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi gerekiyordu.

Nitekim 1914-1915 arası Rum ve Ermeni yerleşik halklarına  uygulanan tehcir, tenkil, imha ve malvarlıklarına çökme fiilleri bu zihniyetin sonucu işlenmişti.

Ancak bu politikalar sadece  Rum ve Ermenilere uygulanmıyordu. Kürtler de Pan Türkist uygulamaların önünde engel oluşturuyorlardı. Rusların Doğu’dan Osmanlı topraklarına girmesiyle birlikte Kürtlerin sevk ve iskanında yeni bir dönem başlıyordu.

Talat Paşa, 2 Mayıs 1916 tarihinde Diyarbakır vilayetine çektiği şifreli telgrafta; Kürt mültecilerin “aşiret hayatını yaşamamaları ve milliyetlerini  muhafaza edememeleri için” reislerin ve nüfuz sahiplerinin efraddan ayrılarak değişik vilayetlere gönderilmesini emrediyordu.

İttihat ve Terakki,  “Türkleştirme” için savaş ortamının “ mecburiyeti” gerekçesiyle nüfus hareketlerini kullanırken, karıştırma, asimile etme, eritme ve imha yöntemlerini bir arada uyguluyordu. Türk milliyetçiliğinin gecikmişliğinin bu şekilde telafi edileceği düşünülüyordu.

Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı’nı örgütlerken, İngiliz-Fransız emperyalizminin güven vermeyen politikaları karşısında Kürt ve Arap halklarının bölgedeki direniş hareketlerini emperyalist ülkelere karşı kullandı. Sevr’in etkisinin yitirilmesinde Doğu halkları önemli bir rol oynadılar.

Parlar’ın tespitiyle ; Kemalistler İngiltere’ye karşı hem Bolşevik kartını hem de Kürt ve İslam kartlarını ellerinde bulunduruyorlardı. I. Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda Osmanlı halklarının çoğu ulusal devletlerini kurarken, Kürtler Türklerle birlikte hareket etmeyi tercih ettiler. Nitekim Mustafa Kemal, Kürt önderlerine yazdığı mektuplarda emperyalistlere karşı İslam dini için birlikte mücadele etme ve ortak devlet kurma sözü verdi.

22 Ekim 1919 tarihli Amasya Protokollerinden ikincisi Kürtlerin Osmanlı’da Türklerle birlikte ana unsur olduğu kabulüne yer veriyordu. 24 maddelik 1921 Anayasasının 12 maddesi özerklik düzenlemeleriyle ilgiliydi. Fakat bunlar fiiliyata geçirilmeyecek ve 1924 Anayasası ile katı bir merkeziyetçiliğe yelken açılacaktı.

1921 Anayasasının kabulünden sonra Koçgiri civarındaki Kürtlerin taleplerine (ki bu talepler arasında özerkliğin yanı sıra, Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin salıverilmesi, Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu illerden Türk memurların çekilmesi, Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri çekilmesi gibi hususlar vardır) Ankara’nın cevabı, Merkez Ordu Komutanı Nurettin Paşa’yı konuyla ilgilenmesi için görevlendirmek oldu.

Bir ayaklanmaya dönüşmüş bulunan bölgedeki rahatsızlık, acımasızca bastırıldı. O kadar ki, Nurettin Paşa’nın sert uygulamaları Meclis’teki Koçgiri görüşmeleri sırasında eleştiri konusu yapıldı. Meclis’te Kürt vekiller asıl suçlunun hükümet ve ordu olduğunu, isyancılara çok sert davranıldığını öne sürerken,  vekiller arasında şiddetli tartışmalar yaşandı.

Mustafa Kemal Nutuk’ta; Meclis’in Nurettin Paşa’nın görevden alınmasına ve yargılanmasına karar verdiğini ancak Fevzi Çakmak ile görüştükten sonra Nurettin Paşa’yı Meclis’te savunduğunu ve ağır bir işleme maruz kalmaktan kurtardığını, 8 ay sonra da Birinci Ordu Komutanlığı’na getirdiğini belirtmekte.

Mustafa Kemal’in Meclis’teki Kürt milletvekilleriyle anlaşmazlığı, sonraki dönemlerde bu milletvekillerinin tasfiyesi sonucunu verdi. Nitekim Meclis’te “Arkadaşlar ben Kürdüm, Kürdoğlu Kürdüm. Fakat Türkiye’nin tealisini (yükselmesini), Türkiye’nin şerefini, Türkiye’nin terakkisini (gelişmesini) temin eden Kürtlerdenim.” diyen Bitlis vekili Yusuf Ziya Bey ikinci dönem Meclis’e giremeyecek, daha sonra Şeyh Sait İsyanı’nı başlatacak olan Azadi Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alacaktı. Şeyh Sait İsyanı ise, genç Cumhuriyet’in Kürt paranoyasının temelini oluşturacak travmanın adıydı.

İsmet İnönü Lozan’da, bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını savunan İngilizlere, ortak devlet teziyle karşı çıkıyor, kurulacak Kürt devletinin bir sömürge olacağını, soylu Kürt halkının bunu asla kabul etmeyeceğini belirtiyordu.

Lozan’da Kürtlerin kaderleriyle ilgili tartışma devam ederken Mustafa Kemal’in önerisiyle Kürdistan milletvekilleri ulusal kıyafetleriyle Meclis’e geliyor, Lozan’a bir telgraf çekme kararı alıyorlardı. Telgrafta ortak meclis ve ortak devlet vurgusuyla ayrı bir Kürt devletinin kurulmasına karşı oldukları belirtiliyordu.

Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ve yeni devletin tanınmasıyla birlikte rejim, Lozan’da sunduğu gerekçelere tamamen aksi yönde hareket etmekten çekinmedi. Artık Kürt varlığının her alanda yok edilmesi temel devlet politikası haline gelecekti. Nitekim 1925’te Lozan’a telgraf çeken Kürt milletvekilleri Hasan Hayri bey ve Yusuf Ziya bey Şeyh Sait İsyanı’na  katıldıkları gerekçesiyle İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp idam edileceklerdi.

Kısacası Lozan sonrası süreçte devletin Kürt siyaseti tekrar şekilleniyordu.

1922-1924: Mustafa Kemal’in muhtariyetten vazgeçmesi

Mahalli muhtariyetleri düzenleyen 1921 Anayasası’nın kabulünden sonra, 10 Şubat 1922 tarihinde Meclis’te 21 Anayasası’nın özerklikle ilgili maddeleri doğrultusunda Kürdistan’ın muhtariyetine ilişkin bir kanun tasarısı görüşüldü.

Sonradan kayıtlardan çıkarılan metnin bazı maddeleri şöyle:

“1- TBMM…..Kürt milleti için kendi milli ananeleriyle ahenk içinde bir muhtar idare kurma mesuliyetini üzerine almaktadır.”,

“2- Ekseriyetini Kürtlerin oluşturduğu havali için ,BMM’nin karar vereceği şekilde Türk ve Kürt olabilecek bir Genel Vali…Kürt milletinin ileri gelenleri (5. Md. Kürt Millet Meclisi ) tarafından seçilecektir.”

“6- Kürt Millet Meclisi, Doğu vilayetlerinde genel seçim yoluyla kurulacak, Meclisin görev süresi üç sene olacaktır.”,

“9- Karma bir komisyon tarafından hudutların tespitine bağlı olmak üzere, Kürdistan idari bölgesi, Van, Bitlis, Diyarbakır Vilayetleri ile Dersim sancağı ve mahdut kaza ve nahiyelerinden mürekkep olacaktır.”

“10-…adli teşkilat, şimdilik…yarısı Türk yarısı Kürt olacaktır.”,

“ 11- Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren , savaşa katkı şeklinde veya hiçbir şekilde vergi istenmeyecektir.”

“17- Genel Vali’nin tasdiki olmaksızın  ve BMM  ve Ankara Hükümeti’nin bilgisi haricinde Kürt Millet Meclisi tarafından hiçbir vergi yükümlülüğü getirilemez.”

15. maddede okullarda Kürt diliyle öğrenim yapılacağı ancak bunun resmi dil olma talebine temel teşkil etmeyeceği de belirtilmiştir. Aynı gün oylanan metin 64 ret oyuna karşılık 373 oyla kabul ediliyordu. ( Metnin tamamı ve referansı için Suat Parlar- “Türkler ve Kürtler- Ortadoğu’da İktidar ve İsyan Gelenekleri”,  sh.636- “İngiliz Büyükelçisi Horace Rumbold’un Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gösterdiği raporda tasarı metni de yer alıyor ve büyükelçi; TBMM’nin 10 Şubat 1922 günü gizli oturumda Kürdistan yönetimine dair anayasa önerisini kabul ettiğini yazıyordu. (FO 371/ 7781 Doğu Türkiye), E.3553.96.55, no:308, Sir H.Rumbold’dan  Kedlostan’da Marquess Curzon’a”

1922 Temmuz ayında  Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi sıfatıyla El Cezire Kumandanlığı’na  “Kürdistan hakkında” düzenlenen bir talimat  gönderir.

Talimatta, “Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise hem iç siyasetimiz hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.” denilmekte. Söz konusu talimat, TBMM’nin 22 Temmuz 1922 tarihli oturumunda okunup tutanağa geçirilir. (TBMM Gizli Celse Zabıtları, c.3, Ankara 1985, İş Bankası Yay.- Parlar- a.g.e)

Bu gelişmelerden sonra 20 Kasım 1922’de Lozan görüşmeleri başlar ancak kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul‘un boşaltılması ve  Musul konularında anlaşma sağlanamaz.. Tarafların tavize yanaşmaması ve önemli görüş ayrılıkları çıkması üzerine 4 Şubat 1923’te görüşmelerin kesilmesi savaş ihtimalini yeniden gündeme getirir.

Lozan’ın gündemi Musul meselesiyle (dolayısıyla Kürtlerle) yakından ilgilidir. Bu nedenle Mustafa Kemal özerklik meselesi üzerinde önemle durmaktadır. Lozan görüşmeleri kesilmeden önce 16-17 Ocak 1923’te İzmit’te yaptığı basın toplantısında Ahmet Emin (Yalman) Bey’in sorusuna şu karşılığı verir.

“Türk anasırının içine gire gire öyle bir hudut hasıl olmuştur ki Kürtlük namına bir hudut çizmek istersek  Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek lazımdır…. başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince (1921 Anayasasının özerklikle ilgili düzenlemesi) mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir.”

(Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, İst. 1999, Kaynak Yay. –Parlar- a.g.e )

Mustafa Kemal Kürtler için üzerinde merkezi denetimin sıkı olacağı bir muhtariyet düşünüyordu. Bu konuşmadan bir hafta sonra Lozan’da Musul tartışılacaktı. Mustafa Kemal, Kürtlere tanınacak muhtariyetle Lozan’ın Musul gündemi arasında bir denklem kurmuş bulunuyordu.

Nitekim Mustafa Kemal, İzmit toplantısında Falih Rıfkı’nın Musul ile ilgili sorusuna şu yanıtı veriyor: “İngilizler orada bir Kürt hükümeti teşkil etmek istiyorlar. Bunu yaptıkları takdirde bu fikir bizim hududumuz dahilinde  Kürtlere de sirayet edebilir.(…) Musul’da ısrar ediyorlar, belki de vermeyeceklerdir.”

Anlaşıldığı kadarıyla Mustafa Kemal, Misakı-Milli sınırları içinde yaşayan Kürtlerin Musul ile ilgili gelişmelerden dolayı bağımsız hükümet kurma yönünde etkileneceklerini düşünerek, petrol çıkarları nedeniyle ısrarcı İngilizlere Musul’u bırakmayı göze alırken Misakı-Milli içindeki  Kürtleri muhtariyet kartıyla yanında tutmak istemektedir.

Oysa Meclis’teki Kürt milletvekilleri Musul’un Misak-ı Milli sınırları dışına çıkarılmasına şiddetle karşı çıkarlar. Başbakan Rauf bey de karşı çıkanlar arasındadır. Milli Mücadele, Türkler-Kürtler ve Müslüman halkların çabasıyla Misak-ı Milli çerçevesinde başarıya ulaşmışken bu gelişme sarsıcı olmuş, rejim dönemin en büyük emperyalist gücü olan İngiltere ile uzlaşma yolunu seçmişti.

Lozan’da taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile görüşmeler 23 Nisan 1923’te tekrar başladı, 23 Nisan’da başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923’e kadar devam etti ve bu süreç Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ile sonuçlandı.

İsmet Paşa Lozan dönüşünde Rauf Bey’in istifa ettiğini, seçimlerin yenilenmesi sonucu  Meclis’in de değiştiğini, muhalif seslerin budandığını  görecekti. İkinci Meclis’te de Lozan’a Misak-ı Milli dışında kalmış kesimler adına ses yükseltmeler olacaktır. Yahya Kemal Meclis’te şöyle seslenir: Hudutlarımız dışında kalmış Türklere, Türkmenlere, Kürtlere sesleniyorum: Gam çekmeyin.. Mefkuremiz muahadeden alidir.”

Lozan Antlaşması 14’e karşı 213 oyla kabul edilir.

1923’te tamamı Doğu’da yaşayan Kürt subayları, aşiret reisleri, şeyhler “Azadi” adı altında bir örgüt kurdular. Diyarbakır’daki 7’nci Ordu’nun subay ve askerlerinin en az %50’si Kürt’tü. Türk subaylarının da bir bölümü Kürt hareketine sempati duymaktaydı. Bunların çoğu Kemalist hareketi destekleyip hayal kırıklığına uğramış kimselerdi.

Musul’un İngilizlere terk edileceğinin açıklık kazandığı bir dönemde hilafetin kaldırılması, 1924 Anayasasıyla muhtariyetten vazgeçilmesi, Türkçe’nin resmi dil olarak kabul edilmesi Kürtlerde dışlandıklarına yönelik bir hayal kırıklığı yaratmıştı.1924 yazında Kürt bölgesinde memnuniyetsizlik artmıştı.

Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal’i tam olarak desteklemiş Kürtler Kemalistlerden koparken, dindar kesim muhalefetlerini içine kapandıkları dini yapılardan yapıyor, diğerleri ise dinamik bir muhalefet kanalı olan “Azadi”ye katılıyordu. Bu arada Şeyh Sait Azadi’nin kurucularından Cibranlı Halit Bey’le buluşuyordu.

Azadi’nin Şeyh Sait İsyanı’na giden yolda Kürtlerin yakınmalarına neden olarak gördükleri hususlar ise şunlardı:

1) Azınlıklara ilişkin çıkarılan yeni bir kanun şüphe yaratmıştı. Türklerin Kürtleri Batı Türkiye’ye dağıtarak, onların yerine Türkleri doğuya yerleştireceklerinden korkulmuştu.

2) Kürt dilinin okul ve mahkemelerde kullanımı kısıtlanmıştı.

3) Önceleri coğrafi bir terim olarak kullanılan “Kürdistan” kelimesi tüm coğrafya kitaplarından kaldırılmıştı. Kürtçe coğrafi isimler kademeli olarak Türkçe isimlerle değiştirilmekteydi.

4) Kürdistan’daki tüm yüksek hükümet görevlileri Türk’tüler. Sadece daha aşağıdaki kademelere dikkatlice seçilmiş Kürtler atanıyordu.

5) Ödenen vergilere oranla hükümetten yeterli hizmet alınmıyordu.

6) 1923’teki Büyük Millet Meclisi seçimlerine hükümet müdahale etmişti. 7) Hükümet sürekli olarak bir aşireti diğerine karşı kullanma politikası izliyordu.

8) Türk askerleri sık sık Kürt köylerini basarak hayvan götürüyorlardı. Talep edilen erzakın karşılığı ya yetersiz ödeniyor ya da hiç ödenmiyordu. 9) Orduda Kürtlerin kademe ve mevkileri Türklerle eşit değildi ve Kürtler genellikle zor ve istenmeyen işlere gönderiliyorlardı.

10) Türk hükümeti Alman sermayesinin yardımıyla Kürtlerin yeraltı zenginliklerini sömürmeye girişmişti.

11) Türk ve Kürtleri birbirine bağlayan en son bağ olan halifelik kaldırılmıştı.

Kürtler (5): Takrir-i Sükun Rejimine geçiş

Siyasi rejimimizde adeta süreklilik gösteren  takrir-i sükun yani huzurun sağlanması; hak ve özgürlük taleplerinin isyan kabul edildiği, sorunları müzakere-uzlaşı bağlamında çözme yoluna gitmenin  aksine şiddetle bastırıldığı  otokratik bir süreci anlatır.

1925 Şeyh Sait ayaklanmasından önce ülkenin batısındaki bazı vilayetlerde köylüler başlattıkları ayaklanmada çok sayıda yönetici ve jandarmayı öldürdüler. Hükümet ayaklanmayı çok sert bastırırken çeteciliğe ilişkin bir kanun çıkardı. 1923 yazında Zonguldak‘ta kömür işçileri üç kez greve gitti.

1924 yılında Suriye ve Irak sınırlarının dolayısıyla  ticaret yollarının kapatılması yarı göçebe yaşayan aşiretleri sarsarken hayvanları telef oluyor, tarım ürünleri ve hayvanlar üzerinden alınan vergiler köylüleri etkiliyordu. Askeri harekatlar sırasındaki mükellefiyetler tabloyu ağırlaştırıyordu.

Bu durum yeni yönetime karşı tepkiye dönüşüyordu.1925 ayaklanması bu nedenle sadece  etnik ve dini  temellere dayanmıyordu. Bölge,  toplumsal, ekonomik, siyasi koşulların yarattığı tepkileri de biriktiriyordu. Yeni  rejimin uyguladığı politikalar feodalitenin egemenliğini kırmak bir yana toplumsal ve sınıfsal çelişkilerin derinleşmesine neden oluyordu.

Dış dinamik ise yeni Türkiye’nin hangi konumda destekleneceğini belirlemişti. Sovyet-İngiliz antlaşmasının temeli Türkiye’nin İmparatorluk birikimiyle “tampon” bir ülke olarak ayakta tutulmasıydı. İngiliz politikası bir Kürt isyanına verilecek desteğin İngiltere’nin siyasi, ekonomik, askeri çıkarlarına uygun olmadığı şeklindeydi.

Üstelik Hilafetin ilgası, Musul’un Milli Misak’ın dışına çıkarılması eğilimi, Müslüman halkların bağımsızlık mücadelelerinin desteklenmeyeceği gibi işaretler İngiltere’nin Ortadoğu politikasına uyumlu bir siyasetin izleneceğini gösteriyordu. Bu durumda Türkiye’nin “tampon ülke” rolünü zayıflatacak bir girişimin yanında durmak doğru bir politika olarak kabul edilemezdi.

Bu nedenlerle bölgede paramparça feodal yapısıyla birlikten uzak yaşayan  Kürtlerin Türklere karşı desteklenmesi söz konusu değildi. Türk-Kürt birliğine dayalı bir Türkiye Ortadoğu jeopolitiğini alt üst ederdi.  1925 ayaklanması dış dinamik bakımından destek görme imkanına sahip bulunmamaktaydı.

Ayaklanmanın hak ve özgürlükler, ağır ekonomik koşullar bakımından haklı gerekçeleri vardı ama yeni yönetim 1924 yılında katı merkeziyetçiliğe savrulurken bu kalkışmaya karşı nasıl bir politika izleyecekti?

Suat Parlar, isyanın Takrir-i Sükun düzenini yerleştirmek için kışkırtıldığı kanısındadır. İngiliz istihbaratçı James  Morgan isyan öncesi  şu değerlendirmeyi yapıyordu: “Aynı zamanda, bu tepkisel ve dini hareket, hükümete ne türden olursa olsun muhaliflerini örfi idare vasıtasıyla bastırma ve onlarla uğraşma fırsatı sağlar. Belki İstiklal Mahkemeleri orada yeniden oluşturulacaktır.” (Parlar- a.g.e.)

Yine İngiliz Dışişleri Bakanlığı görevlilerinden D. A. Osborne şu tespiti yapıyordu: “…isyan bir kez patlak verdiğinde, Kemal’in İsmet’i yeniden Başbakanlığa atayabilmesi ve yükselebilecek herhangi bir eleştiri ve muhalefet dalgasına karşı birçok baskıcı tedbirin alınmasını sağlayabilmesi için, isyanın ciddiyeti abartılmış olabilir.” ( Parlar- a.g.e )

Mustafa Kemal’in emriyle Azadi’nin başkanı Cibranlı Halit Bey ve üye Yusuf Ziya Bey tutuklanırlar. Bu gelişmeler üzerine Şeyh Said Azadi’nin başkanı seçilir. Ayaklanmanın başındaki isim de Şeyh Said olacaktır.

Başbakan Fethi Okyar ayaklanmayı sıkıyönetim tedbirleriyle bastırabileceğine inanmaktadır. Ancak çok sert önlemler alınması gerektiğini düşünen Mustafa Kemal, Fethi Okyar’ı Başbakanlıktan uzaklaştırıp, İsmet İnönü’ye yeni bir hükümet kurdurur. Yeni hükümet sert tedbirlerin uygulayıcısı olacaktır.

Sıkıyönetim ilanı, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun değiştirilmesi, devrim ilkelerine aykırı yayın yapan gazetelerin kapatılarak sahip ve yazarlarının cezalandırılması, Takrir-i Sükun Kanunu’nun kabul ve ilanı ve İstiklal Mahkemeleri’nin yeniden kurulması bunlar arasındadır.

Bu sert tedbirler içinde özellikle Takrir- i Sükun Kanunu’na ilişkin Meclis’te yapılan tartışmalar çok önemlidir. Bu tartışmalar liberal görüşte olanlarla cumhuriyetçiler arasında bir iç hesaplaşmaya dönüşür. Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Rauf Bey, Dersim vekili Feridun Fikri Bey, Sivas vekili Halis Turgut Bey gibi isimler bu kanuna ve İstiklal Mahkemeleri’ne karşıdırlar. Bu isimler isyancılarla masum halkın birbirinden ayrılması gerektiğini, bu kanunun özgürlükleri ortadan kaldırarak, dikta idaresine yol açacağını dillendirirler.

Tartışmaların alevlenmesi ve Meclis’in iki ayrı kampa bölünmesi üzerine Mustafa Kemal söz alarak kürsüye çıkar ve yeni bir dönemi başlatacak kararı açıklar. “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlatan tamamlayacaktır.”

Bu önemli bir tercihtir.

Anlaşılmıştır ki artık Cumhuriyet, özgürlüklere ve demokrasiye açılım politikası ile değil, ödünsüz, otoriter bir sertlik politikasıyla şekillenecektir. Bunun sonucu olarak Meclis’te karşı görüşte olanlar tasfiye edilerek, Meclis’in demokratik ve kozmopolit yapısı ortadan kaldırılır.

Bu kanuna muhalefet eden Kürt illeri vekilleri Feridun Fikri Bey, Halis Turgut Bey, Rüştü Paşa gibi isimler 1926 yılında İzmir Suikastı davasında yargılanacaklar, Halis Turgut Bey ve Rüştü Paşa asılarak idam edilecek, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılacaktır.

Tüm bu şiddetli bastırmalara rağmen bölge gerilim içinde kalmaya devam eder. İstiklal Mahkemesi’nin görev süresinin dolması ve sıkıyönetimin kalkması sonrası bölgede olağanüstü tedbirleri sürdürecek bir formül de bulunur. Bu, yıllar sonra olağanüstü hal valiliğine de ilham kaynağı olacak olan umumi müfettişliklerdir.

Umumi müfettiş; polis, jandarma ve ordu üzerinde etkileri bulunan bir süper validir. Amaç bölgenin tamamen merkeze bağlanarak denetim altına alınmasıdır. Yerel yönetimler böylece devletin güvenilir kadrolarına teslim edilmiştir.

Bu müfettişlikler Kürt isyanlarının bastırılmasına yönelik olarak çoğaltılır. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra 1. Umumi Müfettişlik, Ağrı İsyanı’ndan sonra 3. Umumi Müfettişlik, Dersim İsyanı’ndan sonra 4. Umumi Müfettişlik tesis edilir. Ancak umumi müfettişlikler eliyle çözüm idari olup, kısa vadelidir. Asıl istenen bölgenin Türkleştirilmesi ve Kürtlerin örgütlenme araçlarının yok edilmesidir.

Mustafa Kemal bu doğrultuda Meclis Başkanı Abdülhalik Renda ile İçişleri Bakanı Cemil Uybadın’a raporlar hazırlatmıştır. Renda, raporunda bölgedeki gergin ve tehlikeli duruma karşı belirli yerlere Türkleri yerleştirmeyi, Kürtleri asimile etmeyi, Türkçe konuşmayı teşvik etmeyi ve aşiret reisleri yerine hükümet gücünün kullanılmasını önerir.

Uybadın da “Kürdistan umumi valilikle ve müstemleke usulüyle idare edilmelidir.” başlıklı raporunda benzer önerilerde bulunur. Söz konusu raporları ortak bir rapora dönüştürmek üzere Mustafa Kemal’in emriyle “Şark Islahat Encümeni” kurulur. Encümende Başbakan İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Cemil Uybadın, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, Meclis Başkanı Abdülhalik Renda ve Genelkurmay 2. Başkanı Kazım Orbay yer alırlar. Bu kadronun ortak özelliği Takrir-i Sükun Kanunu ve uygulamalarını savunan ekibin içinde olmalarıdır.

Ortak rapordan çıkan plan bir Türkleştirme programıdır. Kürt kimliği düşüncesini ortadan kaldırmak için askeri ve idari önlemlere ek olarak, kültürel bir asimilasyon programıyla Kürtlerin Türkleştirilmesi öngörülür. Bu plandan iki yıl sonra kabul edilen Doğu’dan Batı illerine sürgüne ilişkin kanun gereğince, Diyarbakır ve Ağrı bölgesinden 1400 kişi Batı illerine sürülecektir.

Ağrı İsyanı’ndan Zilan Katliamı’na!

Musul’un terki, Ortadoğu’da İngilizlerin öncülüğünde yeni kurumlaşmalara gidilmesi içerde şiddetli bir muhalefetin doğmasına neden olmuştu. Ülke topraklarının önemli bir bölümünde var olan ağa-bey hakimiyetini kıracak reformlar yapılmıyor, egemen sınıflar CHP‘de toplanıyordu. Bu nedenle laiklik baskıcı rejimin çağdaşlık görüntüsünün bir aracına dönüşüyordu.

Kontrollü olarak yol verilen Şeyh Sait İsyanı, Takrir-i Sükun rejiminin yöneticilerine tüm siyasi sorunları baskılayacak imkanı sağladı. Rejimin siyasi, ekonomik ve askeri krizler ürettiği durumlarda bu krizleri ertelemenin yolu kontrollü “Kürt sorunu” yaratılmaktan geçecekti.

Bu yaklaşım rejimin siyasi genetiğine yazılmış oluyordu. Nitekim bugün  rejimin dibe vurma krizi Kürtler üzerinden görünmez kılınmaya çalışılmakta.

Rejimin 1925 İsyan’ından sonra karşılaşacağı, Üçüncü Umum Müfettişliği’nin de kurulmasına sebep olacak olan Ağrı İsyanı üzerinde, taşıdığı bazı özgün niteliklerden dolayı durmak gerekir.

Ağrı (Agıri-ateş fışkırtan) İsyanı 16 Mayıs 1926’da Biroye Hesike Teli’nin öncülüğünde başladı. Bu isyan, Kürt tarihinde modern bir siyasi örgütlenmenin öncülüğünde yürütülmüş ilk silahlı mücadeleydi. Bu farklılığın temelinde, Kürt ulusal birliğine dayanan, bağımsız bir Kürt devleti kurmayı amaçlayan Xoybun (Hoybun) örgütünün varlığı bulunmaktaydı.

1927 yılı Ekim ayında Beyrut’ta Hoybun’un kuruluşu açıklandı. Emir Celadet Bedirhan birliğin başkanı oldu. Hoybun’un  milliyetçi Ermeni partisi Daşnak ile işbirliğine geçmesi Sovyet Rusya’nın tepkisini çekti.

Örgütün ideolojisi gereği, ilk defa bir Kürt örgütü, Kürdistan’ı işgalcilerden kurtarıp milli bir devlet kuracağını tüzüğüne yazıyor ve dünyaya açıklıyordu. Siyaset silahı yönlendirmiş oluyordu. Bu başkaldırıda ağa, eşraf, şeyh ve seyitler geri planda kalırken, ilk defa eğitimli, donanımlı asker ve sivil aydınlar daha etkin yer alıyordu.

Gene ilk defa ciddi bir askeri eğitimden geçmiş, askeri hiyerarşiye sahip, üniformalı bir Kürt ordusu kurulmuştu. Askerlerin sipersiz şapkalarının önünde, Büyük ve Küçük Ağrı’nın kabartma resimlerini taşıyan metalden bir arma bulunuyordu. Üniforma, arma ve rütbeler Ağrı’ya gelen Ermeni ustalar tarafından yapılıyordu.

İhsan Nuri Paşa, Kürt ordusunda genelkurmay başkanı olarak görevlendirildi. Daşnak üyesi Baron Vahan askeri konularda danışmanlık yapıyordu. Ağrı Savaş Konseyi isimli sivil örgüt savaşla ilgili konularda karar alıyordu. Bu Konsey  aynı zamanda bir parlamento ve temyiz mercii olarak da çalışıyordu.

Kürtler ilk defa gerilla tarzında savaşıyorlardı. Savaş olmadığı dönemlerde askerler köylerine dönüyor, üretime katılıyorlardı. Halk ile askerler iç içe yaşıyorlardı. Bu başkaldırıya kadınlar da etkin bir biçimde katılıyorlardı. Yine ilk defa Ağrı’da özgürlük ve bağımsızlığın  simgesi olarak bir bayrak kullanılmış, bu bayrak askeri karargahın bulunduğu Yeşiltepe’ye dikilmişti.

Kürt hükümetinin etkisi altına girmiş yerlerde örgüt sivil hayatta da örgütlenilmesi emrini vermişti. Bunun üzerine Ağrı Savaş Konseyi, egemenlik altına alınan yerlere vali, kaymakam, nahiye müdürü atamaları yapmaya başladı. Yine Kürtlerin direniş tarihinde ilk defa Ağrı’da kurulan bir mahkemede yargılama faaliyeti yürütülüyordu. Halktan alınan vergileri ve harcamaları gösteren bilançolar tutmak üzere bir mali büro oluşturulmuştu.

1926 ve 1927 yıllarında gerçekleşen çatışmalarda netice alamayan devlet afla direnişi kırmak istedi. Teslim olan hiç kimseye ceza verilmeyecek, iş, toprak ve mevki sağlanacaktı. Devletin 9 Mayıs 1928’te çıkardığı genel affa Hoybun çok sert tepki gösterdi ve halka affın devletin geçmişte de uyguladığı bir tuzak olduğunu belirtir 23 sayfalık bir broşür dağıttı.

Ağrı savaşlarının yaşandığı süreçte devlet ile Hoybun arasında propaganda alanında sıkı bir mücadele yaşandı.1927 yılında çıkarılan sürgün kanunuyla sıkıyönetim bölgesinden ve Bayazıt vilayetinden 1400 kadar fert ve aileleri ve 80 adet isyankar aile ve bölgeler içindeki ağır ceza hükümlüleri batı illerine sürgün edildi.

Türkiye, ilk defa bir Kürt siyasi örgütünün emrinde savaşan ve düzenli bir orduya sahip olan, bağımsız bir devlet kurmayı hedefleyen bir isyanla karşıya kalmıştı. Devleti yönetenler isyanın yaygınlaşmasından ve ülkenin bölünmesinden endişe duymaya başlamışlardı.

28 Aralık 1929 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısına Mustafa Kemal başkanlık etti. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak ve Kürdistan Genel Müfettişi İbrahim Tali Öngören’in katıldığı toplantıda 1930 yılında genel bir saldırının yapılması karara bağlandı.

Bununla birlikte kurulan diplomatik ilişkiler sonucu İran ve Sovyetler Birliği ile anlaşıldı ve ortak bir cephe oluşturuldu. Sovyetler isyanın arkasında İngiliz emperyalizmini görürken, ilk kez “Demirperde” kavramını Ağrı Kürt İsyanı için kullandılar. Üç devlet 14 Temmuz 1930’da İstanbul’da yaptıkları toplantıda Kürt gerici isyanları olarak niteledikleri başkaldırıya karşı ortak hareket etme kararı aldılar.

Ayrıca Suriye ve Irak da ortaklığa katılmaya ikna edildi. Kürdistan genelinde seferberlik ilan edildi, 60.000 asker ( 7. ve 9. Kolordu ) alarma geçirildi, 80 keşif ve bombardıman uçağı hazır hale getirilerek  2 Temmuz 1930’da  büyük bir saldırı başlatıldı.

Cumhuriyet gazetesi özel muhabiri Yusuf Mazhar’ın aktardığına göre, bölgedeki bütün köyler yakılırken 15.000 kadar kişi Zilan Deresi’nde öldürüldü. Sağ kalanların bir kısmı ise İran’a kaçıp katliamdan kurtulmayı başardılar.

Cumhuriyet gazetesi 16 Temmuz 1930 tarihinde bu olayı “Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur.” şeklinde duyurdu.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığına ait raporlarda, Erciş ve Zilan yakınındaki Türk başarısının az sayıda silahlı adam ve büyük çoğunluğu oluşturan savaşçı olmayanlara karşı kazanıldığını aktarılmakta.

Dönemin başbakanı İsmet İnönü, 31 Ağustos 1930 tarihli Milliyet gazetesine şu demeci veriyordu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur. Aslı astarı olmayan propagandalara kanmış, aldanmış, neticede yollarını şaşırmış Doğu Türkleridir.” Katliamın ardından bölge halkının tüm mallarına el konuldu,

14 Eylül 1930’da Kürt ordusunun dağıtılması üzerine Mustafa Kemal Genelkurmay Başkanı’na gönderdiği telgrafta genel asayişi ve milli birliği bozan şaki ve asileri imha edenleri tebrik etti. Başkaldırıyla ilgili olarak 700 kişi yargılandı, 31 kişi idam edildi, çoğu kişi değişik cezalara mahkum edildi.

Ağrı İsyanı’nın bastırılmasından sonra, yönetime hakim olan zihniyet bölgede iyice yerleşmek için, ideolojik bir atağa kalkacaktır.. 26 Eylül 1932’de Bekir–Diyarı’nda, Mustafa Kemal verdiği nutukta, bu diyarın Oğuz Türkü’nün has kaynağı olduğunu belirterek, hepimizin bu yüce kaynağın çocukları olarak niteledikten sonra şunları söyler: “Buraya konduğumuzdan beri ne olduğumuzu anlatmaya çalıştık ve anlatıp duruyoruz ki; Türk eli büyüktür ve yeryüzünde yalnız o büyüktür. Her yeri dolduran Türk’tür ve her yanı aydınlatan Türk’ün yüzüdür.

Mustafa Kemal’in Diyarbakır’da sarf ettiği bu sözler, ulus-devlet inşasına yönelik olarak kurulan Cumhuriyetin Türk kimliğinden hareketle, tek millet, tek dil, tek kültür yaratma hedefine her türlü yolu kullanarak kilitlendiğinin  açık tezahürüdür. Fakat bu ideolojik saldırı, Kürtler arasındaki huzursuzlukları artırmaktan başka bir şeye  yaramamıştır ve Ankara  sürekli tetikte beklemektedir.

Dersim’den ‘Tunç Eli’ne: Kürtler ( 7 )

Ağrı Ayaklanması, savaş uçaklarının da yardımıyla bastırıldıktan sonra Ankara’nın gözü Dersim’e çevrilir. 19. yüzyıldaki Dersim verimsiz bir doğaya sahiptir. Topraksız, işsiz,  ticaret yapacak imkanları olmayan aşiretlerin çapullamaktan başka çareleri bulunmamaktadır. Bu dönemde devlete göre Dersim tedip (yola getirme, uslandırma) edilmesi gereken bir bölgedir.

II.Abdülhamit döneminde Dersim’in ıslahı için bir rapor hazırlanıp, tespitler yapılmasına rağmen hiçbir somut öneri öngörülmediğinden çözüm Dersim aşiretlerinin çevreyi çapullamasına engel olmak şeklinde ortaya çıkmıştır.

Yani Dersim’in sosyo-ekonomik ve kültürel sorunlarına çözüm getirileceğine meseleye güvenlik boyutlu yaklaşılmıştır. Osmanlı bu tespitlere ilişkin bilimsel çözümler üzerinde durmadığından korkutma ve tedip yöntemiyle sorunu geçici bir süre bastırma anlayışını tercih etmiştir.

1. Umumi Müfettiş İbrahim Tali Bey 1931 yılında hazırladığı Dersim raporunda aşiretlerin cezalandırılmasının yetersizliğinden yakınmaktadır. Dersim meselesine Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın yaklaşımı ve çözüm önerisi ise şöyledir: “Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra da tedricen öz Türk hukukuna mahzar kılınmalıdır.”

Dersim için düşünülen ıslahat ve yerleştirme planlarının ilk ürünü 1934 tarihli Mecburi İskan Kanunu olur. 52 maddeden oluşan  bu kanunun 11. maddesiyle Dahiliye Vekiline  Türkçeden başka dil  konuşanlar hakkında toptan olmamak şartıyla başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan ıskat etmek tedbirlerinin uygulanması yetkisi verilir.

Kanunun gerekçesinde Osmanlı’nın tek bir Türk kimliği yaratmama politikası eleştirilmektedir. Bu kanunla ilgili en çarpıcı ve cari zihniyeti gösterir açıklamalar kanunun rapor bölümünde mevcuttur: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türk’üm diyen herkesin bu Türklüğü devlet için belli ve açık olmalıdır. Burada devlet hiçbir Türk’ün Türklüğünden bir soluk işkillenmek istemez.”

Bu son cümle adeta bugüne kadar süren zihniyetin ve bu zihniyetin yaşattıklarının temel paradigmasıdır.

Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından yararlanarak merkezde ve yerelde iktidara gelenler ve bürokraside yer edinenler, yurdun bütün iyilik ve kazançlarından yararlananlar ya Türk kimliği ve kültürü içinde erimeyi kabul edecekler ya da sonuçlarına katlanacaklardır. Bunu kabul etmeyenler yani Türklükten mutluluk duymayanlar ise hain sayılacaktır. Bu kanun Kürtlere yeni bir misyon biçmektedir: Türkçe konuşup, Türk gibi yaşamak…

Kanun bir asimilasyon kanunudur. Kanunun 2. maddesi mıntıkaları tanımlarken 2 numaralı mıntıkayı “Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerler” olarak belirler. “Türk kültürüne temsili istenilen nüfus” ibaresi açıkça asimilasyonu öngörmektedir. Arapça bir kelime olan “temsil” benzetme, bir şeyin aynısını yapma, özümleme yani asimilasyon demektir. Kanun Meclis’te görüşülürken muhalefet eden kimse çıkmaz, çünkü artık muhalif ses kalmamıştır.

1935 yılına gelindiğinde bölgede ama özellikle Dersim’de huzursuzluk devam etmektedir ve Kürtlerin devlete olan güveni yok olmaya yüz tutmuştur. İsmet İnönü’nün 1935 yılında bölgeye yaptığı gezi sırasındaki tespit, gözlem ve önerilerinden oluşan “Şark Islahat Raporu” Dersim için özel  ve gizli bir plan öngörür.

İsmet İnönü’nün Şark Islahat Raporu’ndaki önerilerini hayata geçirmek üzere ilk adım olarak 25.12.1935 tarihli “Tunçeli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” çıkarılır. .( Tunceli değil, Tunçeli- Dersim ismi kanlı bir operasyona kılıf hazırlayan ve devletin “Tunç Eli” ni ima eden kanunun ismiyle “Tunceli” olarak değiştirilmiştir. )

Hukuk dışı, keyfi uygulamalara imkan sağlayan bu kanun Umumi Müfettiş de olan vali ve komutana, kişileri yakalamak, itham etmek, yargılamak, idam kararı vermek, idamları infaz etmek yetkilerini vermektedir. Böylece sanıklara iddianamenin verilmediği, savunma hakkının tanınmadığı, mahkeme kararlarının kesin olup temyizinin mümkün olmadığı bir adalet  sistemine geçilmiştir.

Kanunun 1. maddesi uyarınca Dersim’e vali, komutan ve 4. Umumi Müfettiş olarak Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanır. Bu komutan Kürtlerin tanıdığı bir ismi çağrıştırır. Alpdoğan, Koçgiri Ayaklanmasını bastıran Merkez Ordu Komutanlığı kurmay başkanı ve ayaklanmayı bastıran Merkez Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın damadıdır.

Bölgede hukukun, vicdanın ve ahlakın dışında ağır bir rejim uygulanmaya başlanır. Kürtler asimilasyon politikalarından, anadilini konuşanlara eziyet edilmesinden, Kürtçe gazete ve yayınların yasaklanmasından, göçe zorlanarak yollarda telef olmaktan şikayetçidirler. Kürt aydınları ve halk kurşunlanmakta, asılmakta ya da sürgüne gönderilmektedir. Nihayet 21 Mart 1937’de başlayan Dersim Ayaklanması yine hava bombardımanı dahil yangın bombaları ve boğucu gazlar kullanılarak en ağır şekilde bastırılır.

Dersim’e yapılan 1. Harekât sırasında Başbakan olan İsmet İnönü harekât tamamlandıktan sonra 18 Eylül 1937’de Meclis’e bilgi verirken amacın hasıl olduğunu belirten şu konuşmayı yapar:

“Cumhuriyet ordusu ve zabıtası, bu hadise esnasında yaptığı takiplerde, hurafe olarak zihinlerde yerleşen ne kadar uçurum halinde dere ve ne kadar çıkılmaz dağ varsa, hepsini Ankara sokakları gibi baştan başa geçmişlerdir… Mukavemet vaziyetini bertaraf ettikten sonra halkının refah ve serbestisi için takip edilen programa devam ediyoruz.”

Ancak Mustafa Kemal Atatürk ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, İnönü ile aynı görüşte değildir. Onlara göre harekât yeterli değildir, sorunun köklü çözümü için imha ve tehcir harekatlarının devamı gerekir. Bu nedenle İnönü, 25 Ekim 1937’de başbakanlıktan alınır ve yerine Celal Bayar getirilir.

15 Temmuz 1938’te Mareşal Fevzi Çakmak’ın emriyle Dersim’e ikinci harekat başlatılır. Mağaralarda saklananları dışarı çıkarmak için zehirli gaz ve dinamit kullanılması  sivil halkın özellikle kadın ve çocukların çok kayıp vermesine neden olur. İkinci harekatta öldürülen isyancıların sayısı verilirken, silahsız sivil halkın kayıpları ise “ağır zayiat verdirildi” şeklinde kapatılır.

10 Ağustos’ta üçüncü harekat başlatılır. Uçakların bombaladığı Aliboğazı mevkiinde ne kadar insan öldüğü konusunda bilgi verilmemiştir. Yapılan tarama eylemlerinde birçok kişi imha edilmiş, bir kısım insan da batıya sürgün edilmiştir. Harekat kıyım, imha ve tenkil hareketi olarak sürmüştür.

Elazığ’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan 58 kişiden Seyyid Rıza ve 6 kişi 15 Kasım 1937’de idam edilir. Seyyid Rıza’nın mezarının nerede olduğu halen bilinmemekte.

Söz konusu harekatlar kamuoyuna manevra olarak açıklanmakta, hakikat gizlenmektedir. Harekatları bizzat yöneten Mareşal Çakmak, Atatürk’e çektiği telgrafta manevranın sonuçlarını bildirmekte, Atatürk de cevabi telgrafta manevranın çok faydalı safhalar göstererek bitmiş olmasından dolayı kalbinin orduya karşı takdir ve şükran duygularıyla dolu olduğunu belirtmektedir.

Rejimin, Dersim’de son derebeyleriyle mücadele ettiği söylemi gerçeği yansıtmamaktaydı. Rejim  aksine derebeylerini imtiyaz, ihale, istimlak, bayilik , ucuz kredi yollarıyla güçlendirip kendine tabi kılıyordu.

Cumhuriyet, tüm milliyetçilik vurgusuna rağmen Orta Doğu’daki İngiliz emperyalist sömürge düzenine uyumuyla, feodalizmin bölünmesinden yararlanma politikasıyla şiddeti Kürt sorununun (ya  da Türk sorununun)  tek çözüm yolu haline getirmiş oluyordu.

“İdeolojik tutarsızlık ve çaresizlik” sonucu yaşanan krizler daha sonraları Atatürk’ün kült, tartışılmaz bir lider haline getirilmesiyle aşılmaya çalışıldı.

1980 Askeri darbesine uzanan süreç

1921-1938 dönemini en iyi özetleyen ifade “Türkleştirme” olacaktır. Türkleştirme, daha önceki yazılarımda  yaşandığı belirtilen olayların ve yapılan düzenlemelerin yanında Türk Dil ve Tarih kurumlarının kuruluşu, ”Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarının başlatılması ve Soyadı Kanunu’nun kabulüyle toplumun her alanında uygulanmaya ve yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır.

Mustafa Kemal “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasının başlama nedenini  şu sözlerle açıklamaktadır. ”Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk Milleti’ndenim diyen insan her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk  kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse doğru olmaz.”

Bu dönemin anlayışında kuşkusuz farklı etnik kimliklere, farklı dillere, farklı dinlere ve mezheplere yer olmamıştır. Dayatılan tek etnik kimlik Türklük ve Diyanet İşleri Başkanlığı çerçevesinde devletleştirilen Müslümanlığın Sünni-Hanefi mezhebidir. Bu temele oturtulmaya çalışılan cumhuriyetin Türkiye sınırları içinde yaşayan insanları yurttaş kılması ve eşitliği sağlaması imkansızdı.

Bir kültürü, bir dili şiddet ve baskı yoluyla yok sayıp unutturmaya çalışmak insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Ken Hale’in belirttiği gibi “bir dil ölüp gittiğinde , bir kültür, entelektüel bir miras, bir sanat yapıtı da yitip gider.”

Devletin 1920’lerden başlayan modernleşme ve asimilasyon politikaları 1980’lere kadar değişmeden kaldı. 1946’dan sonra çok partili sisteme geçişin ve eğitimin yaygınlaşmasının sonuçları kendini daha sonraki yıllarda gösterecekti. Rejimin baskıcı uygulamalarına karşı muhalif bir söylemin varoluş koşulları giderek olgunlaşıyordu.

Kürtler arasında eğitimin yaygınlaşması da, Kürt kültürel ve siyasal hareketinde öncü bir rol üstlenecek aktivist entelektüeller grubunun doğmasına yol açtı. Bu süre zarfında Cengiz Güneş’in Antonio Gramsci’den uyarladığı nitelemeyle “Kürt organik entelektüellerinin” (kırsalla bağını sürdüren, geleneksel geçmişten gelen entelektüeller) sayısı İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde bulunan üniversitelerdeki Kürt öğrenci sayısının artması sonucu çoğaldı.

Suriye, İran ve Irak’tan gelen Kürt öğrencilerle etkileşim sonucu ise, ortak Kürt kimliği konusundaki farkındalık arttı. 1941’de Kürt aktivistler tarafından kurulan Dicle Talebe Yurdu ve 1943’te kurulan Fırat Talebe Yurdu gibi öğrenci yurtlarındaki ortam bu süreci hızlandırdı. Musa Anter, 1940’ların ortalarında kuruluşunda yer aldığı Kürtleri Kurtarma Cemiyetinin amacını, Kürt öğrencilerin ulusal bilincini ve dilleri, kültürleri ve Türkiye’deki durumları hakkındaki farkındalığını arttırmak şeklinde tanımlamaktaydı.

Yine bu dönemde Musa Anter’in İleri Yurt Gazetesi’ndeki yazıları nedeniyle yargılanmaya başlamasının, Kürt öğrenciler ve halkın bir kısmı tarafından protesto edilmesi de kayda değer bir gelişmeydi. Ancak Kürt sorununa halkın dikkatini çeken en önemli olay 17 Aralık 1959’da 50 Kürt öğrenci ve aktivistinin tutuklanması oldu. Bu kişilerden biri gözaltında öldüğü için bu yargılama “49’lar Olayı” olarak adlandırıldı.

Aslında bu dava, siyasi bir projenin parçasıydı. Zamanın hükümeti, MİT’ten istediği “Kürt Raporu”nda dile getirilen tavsiyeler uyarınca bir operasyon başlatmıştı. Raporda 2.500’e yakın Kürdün ayrılıkçı faaliyetler içinde olduğu belirtiliyor ve bu kişilerin ülkede “bölücü”, yurt dışında da “komünist” olarak ilan edilmesi ve idam istemiyle yargılanmaları öneriliyordu.

Tutuklananlar ulusal birliği ve ülkenin toprak bütünlüğünü bozmakla suçlanacaklardı 1967 yılına kadar süren davanın sonunda sanıklar suçsuz bulundu. Fakat davanın bu denli uzaması, Kürt sorununun gündemde kalmasına neden oldu.

27 Mayıs 1960 darbesi ile başa geçenler de, devletin Kürt sorununa bakışında hiçbir farklılığın olmayacağını daha işin en başında açık ettiler. Darbeden 4 gün  sonra içlerinde aşiret liderleri, kanaat önderleri, şeyhler ve belediye başkanlarının bulunduğu 485 kişi hiçbir mahkeme kararı olmadan, keyfi bir şekilde gözaltına alınıp, Sivas-Kabakyazı’daki askeri kışladan bozma bir kampa konuldular ve 9 ay burada tutuldular.

Sivas Kampı, 7 Ekim 1960 tarihinde çıkan 105 No’lu Mecburi İskân Kanunu’ndan sonra dağıtıldı. Ancak bu kanunla birlikte, kamptaki 55 kişi Antalya, Isparta, Denizli, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon, Manisa ve Çorum’a sürüldü. Kanunun gerekçesinde şöyle deniyordu: “Sosyal bazı reformları yapabilmek, ortaçağın Türkiye’de yaşayan düzenini yıkmak, ağalık, şeyhlik gibi müesseseleri yok etmek…”

Devletin tüm olumsuz yaklaşımına rağmen Kürt toplumu, 1960’lı yıllar boyunca “Kürt organik entelektüellerinin” yayımladıkları dergilerle kendini anlama ve kendi üzerinde düşünme fırsatı elde etti. Kürt hareketindeki bu yeni dinamik, Avrupa’daki ve Irak Kürdistan’ındaki Kürt hareketinin canlanmasıyla da örtüşüyordu.

1967’ye gelindiğinde artık Kürt siyasal hareketi, pek çok kasaba ve kentte düzenlenen “Doğu Mitingleri” sırasında siyasal ve ekonomik taleplerini ifade etmeye başlamıştı. Elbette Kürtlerin bu talepleri hükümetler tarafından göz ardı edildi; Kürt entelektüellerinin başlattığı tartışma baskılandı. Benzeri tüm taleplerin bölücülük olarak değerlendirilmesi ve yasal kısıtlamalar nedeniyle “Kürt”, “Kürtçe” ya da “Kürdistan” kelimeleri yasaklı kalmaya devam etti. Bunların yerine mesela “Doğu”, “Doğulu” gibi kelimeler tedavüldeydi.

1960’ların ikinci yarısından itibaren Kürtlerin sosyal ve ekonomik eşitlik taleplerini dile getirecekleri yeni bir mecra oyuna dahil oldu: Türkiye İşçi Partisi. Bu süreçte Tarık Ziya Ekinci, Kemal Burkay ve Canip Yıldırım gibi isimler Türkiye İşçi Partisi içinde aktif rol oynadılar ve 1960’ların sonlarına doğru “Doğucu” hareketin oluşumuna ön ayak oldular.

Ancak ne TİP ne de başka bir sosyalist grup Kürt sorununu bütünlükçü ve tutarlı bir politika içinde programlarına dahil edebildiler. Nihayetinde Kürt hareketi örgütlenmede yeni bir aşama kaydetti ve Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) benzeri bir özerkliği savunan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) 1965 yılında ilk gizli parti olarak kuruldu. TKDP, Kürt taleplerini Kürt ulusu üzerinden tanımlarken bunu eşitlik bağlamında formüle etmiş, ancak Kürt kimliğine vurgu yapmamıştı.

Sürecin devamında 1969’da İstanbul ve Ankara’da yasal olarak örgütlenen ve Kürt öğrencilerden destek alan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) merkezleri kuruldu. Ancak 12 Mart 1971’deki askeri müdahaleden sonra DDKO ve onunla somutlaşan Kürt siyasetinin yasal durumuna son verildi ve DDKO üyeleri Diyarbakır sıkıyönetim mahkemesinde “ulusal duyguları zayıflatmayı veya yok etmeyi hedefleyen örgüt kurmak” suçundan mahkum edildiler.

Bununla birlikte 1970’li yılların ortalarına kadar aktif bir şekilde faaliyette bulunan birçok Kürt devrimci örgütü ortaya çıktı. Bu dönemde Kürt kimliği etnik bir temele dayandırılarak Newroz ve Kawa efsanesiyle bir köken mitine dönüşmeye başladı.

1970’li yılların ortalarına doğru Kürt sosyalist hareketi parçalanmaya yüz tutmuştu. İlk Kürt sosyalist grup, TİP’in Kürt üyeleri tarafından 1974 yılı Aralık ayında kurulan Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi (TKSP) oldu. Bu hareket 1975-1979 arası yasal aylık bir dergi olan Özgürlük Yolu’nu çıkardı ve üyelerinden Mehdi Zana, 1977 yılında bağımsız olarak katıldığı seçimlerde Diyarbakır belediye başkanı seçildi. Artık Kürt siyaseti yepyeni bir aşamanın eşiğindeydi.

Bunun dışında DDKO’nun devamı olarak Rizgari örgütlenmesi veya Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri (DDKD) de dönemin diğer adı anılması gereken Kürt siyasal hareketleriydi. 1974 yılında Türkiye’nin birçok yerinde kurulmaya başlanan ve eski TKDP üyeleriyle bazı öğrencileri kapsayan DDKD hareketinden üç grup doğdu.

İlk grup 1976’da kurulan Maoist Kawa hareketiydi. Bu hareket de 1978 yılında bölündü ve ortaya Denge Kawa çıktı. İkinci grup 1976’da kurulan sosyalist Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları (KUK) oldu. Devrimci Demokratlar olarak bilinen Kürdistan İşçi Partisi (KİP) ise üçüncü grubu oluşturuyordu.

Taleplerin siyasallaşmasını engelleme süreci

1980 sonrası dönemde de hayatta kalmayı başaran tek örgüt PKK olacaktı. Bu örgüt, 1970’li yılların başında Ankara’da üniversite çevresinde sol bir grup olarak doğmuştu. Hareket 1975’in sonuna kadar kadrolarının çoğunu Kürtlerin yaşadığı bölgelere gönderdi. 1977 yılında grubun siyasal programı sempatizan kitlelerle paylaşıldı.

Hareketin örgütlenmeye dönük ilk girişimleri bölgede diğer gruplarla çatışmalara yol açtı. 27 Kasım 1978’de yapılan kongrede gizli bir siyasal partiye dönüşme kararı alındı. Kuruluş bildirisinde PKK (Patria Karkarian Kürdistan-Kürdistan İşçi Partisi) ismi yer aldı ancak bu isim 27 Nisan 1979’a kadar kullanılmadı.

PKK kuruluşuyla birlikte 30 Temmuz 1979’da Siverek’te devlet yanlısı Bucak aşiretiyle çatışmaya girdi. 1979-1980 yıllarında halk arasında örgütün lideri Abdullah Öcalan’ın isminden dolayı Apocular olarak da adlandırılan PKK bölgede birçok terör eyleminde bulunacaktı.

1980 askeri darbesinin sonrasında Kürt aktivistlerden yurt dışına kaçmayı başaramayanlar yakalanıp, insanlık dışı işkencelerden geçirilecekleri Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderildi. Böylece Diyarbakır Cezaevi Kürt siyasal hareketinin ve direnişinin adeta merkezi halini aldı.

Gözaltı merkezlerinde meydana gelen ölümler, 90 günlük gözaltı süreçlerinde yapılan işkenceler, cezaevinde yaşanan insan hakları ihlalleri Kürt sorununu başka bir boyuta taşıdı.

1980 yılı Aralık ayında cezaevindeki PKK üyeleri ve sempatizanlardan bir grup açlık grevine başladı. Mazlum Doğan 21 Mart 1982’de intihar etti. 18 Mayıs 1982’de dört PKK üyesi kendi bedenlerini ateşe verdiler. 14 Temmuz 1982’de başlamış olan ölüm orucu PKK’nın dört üst düzey yöneticisi olan Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’in peş peşe ölümleriyle sonuçlandı.

PKK üyeleri, sıkıyönetim mahkemelerindeki savunmalarında Kürtlerin bağımsız bir ulus olarak varlıklarını, tarihsel ve kimliksel niteliklerini savundular. Bu direnişler ve savunmalar Kürtlerin gözünde PKK’nın güvenilirliğini arttırdı. PKK’nın Diyarbakır Askeri Cezaevindeki direnişi kendisine bir direniş miti kurmasına da imkan sağladı.

PKK, 1980 boyunca aşamalı olarak Avrupa’nın önemli şehirlerinde kültürel ve sosyal örgütlenmelere gitti. Lübnan, Suriye ve Avrupa’daki örgütlenmeler vasıtasıyla Kürt halkında taban bulmaya başladı.

15 Ağustos 1984’te Türk güvenlik güçlerine iki saldırı gerçekleştirildi. PKK’nın silahlı güçleri Kürdistan Kurtuluş Güçleri (HRK) ismi altında örgütlendi. Bu örgütlenme 1986’da Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu (ARGK) adı altında yeniden şekillendi.

Bölgede 1987 yılında Olağanüstü Hal ilan edildi ve OHAL Bölge Valiliği kuruldu. 1985’te kurulan “koruculuk sistemi” ise devlet yanlısı bir Kürt milis grubu meydana çıkardı. 1984-1992 yılları arasındaki dönemde, çatışma ve insan kaybı en yüksek noktasına ulaştı.

1990’lı yılların başında PKK’nın gücü artarken şiddet geniş bir bölgeye yayılmış bulunuyordu. PKK siyasal şiddetinin temel hedefi devletin güvenlik güçleri ve köy korucularıydı.

PKK şiddeti yöntem olarak kullanırken diğer taraftan yarattığı medya ve enformasyon ağıyla çok sayıda Kürt’e de ulaşmayı başarmıştı. Böylece PKK, ülke sınırları dışındakilerle birlikte sayıları birkaç milyona ulaşan destekçi ve sempatizan kitlesine sahip bir harekete dönüştü.

1992’den sonra PKK, karşılaştığı askeri zorluklar nedeniyle başkaldırıyı ulusal halk ayaklanması aşamasına getiremedi. Başlangıçta öne sürdüğü Marksist-Leninist temele dayalı bağımsız, birleşik Kürdistan hedefinin gerçekçi olmadığını kabul ederek doğrudan çatışmadan siyasi bir mücadeleye evrilme yönünde söylemini değiştirdi. Bu strateji bağlamında Halkın Emek Partisi (HEP) 7 Haziran 1990’da SHP’den ayrılan 10 milletvekili tarafından kuruldu.

HEP’in siyasal süreç içinde resmi kurumlarla ilişkiye geçmesi, siyasal uzlaşma ve diyalog sürecini savunması önemli bir gelişmeydi. Ancak Türkiye’nin tamamını temsil eden bir parti olma iddiası gerçekleşmedi ve bir Kürt partisi olarak algılandı.

Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın faili meçhul bir cinayete kurban giderken, HEP’in siyasal alandaki girişimleri, bürokrasi, medya ve yargıda tepkiyle karşılandı. HEP’in talepleri PKK ile bağlantılı olarak terörizme destek şeklinde değerlendirildi. Nitekim PKK, 1993 yılı Mart ayında tek taraflı ateşkes ilan etti ise de, Parti, 14 Temmuz 1993’te Anayasa Mahkemesince kapatıldı.

HEP kapatılmadan, 7 Mayıs 1993’te Demokrasi Partisi (DEP) kuruldu. Yeni partinin hazırladığı barış deklarasyonu demokratik çözüm önerilerini sıralıyordu. Talepler Kürt kimliğinin tanınmasından, Kürtçenin eğitim dili olmasına, Terörle Mücadele Kanununun kaldırılmasından, köy koruculuğu sistemine son verilmesine, yıkılan köylerin yeniden kurulmasından, yerel ekonominin güçlendirilmesine kadar birçok öneriyi kapsıyordu. Ancak DEP’in PKK ile olan bağlantısı, söz konusu talepleri bastırmak için gerekçe olarak kullanıldı.

1991-1994 yılları arasında HEP ve DEP üyesi 50’den fazla kişi öldürüldü. Partili çok sayıda kişi işkence gördü, haklarında dava açıldı. 22 Şubat 1994’te Başbakan Tansu Çiller, DEP milletvekili Hatip Dicle’yi “hain” olarak niteledi. Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, benzer söylemlerle DEP milletvekillerini suçladı.

2 Mart 1994’te Meclise SHP listesinden giren DEP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı ve milletvekilleri polis zoruyla Meclisten alınıp DGM’ye gönderildi. Bu sahne demokrasi için bir yüz karası olarak belleklere kazındı. DEP 6 Haziran 1994’te kapatıldı. Hatip Dicle, Orhan Doğan, Leyla Zana ve Selim Sadak 15 yıl hapis cezasına mahkum edildiler. Diğer milletvekillerinin çoğu yurt dışına çıktı. Böylece Kürtlerin Mecliste siyasal taleplerini ifade edecekleri zemin yok edilmiş oldu.

11 Mayıs 1994’te kurulan, Kürt sorununun çözümünü devletin ve toplumun demokratikleşmesi ile irtibatlandıran ve yeni anayasa ihtiyacını vurgulayan Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) de, kendisine dair var olan “Kürt partisi” ve “ayrılıkçı” algısını değiştiremedi. Parti 1999 yılı Şubat ayına kadar devam eden PKK lideri Abdullah Öcalan’ın takibi, yakalanması ve tutuklanması sürecinde protesto olaylarına öncülük etti. 1994-2002 yılları arasında üyelerinin çoğuna dava açıldı ve Parti 2003 yılında kapatıldı.

2003 yılı Kasım ayında kurulan Kürdistan Halk Kongresi (Kongra-Gel), siyasal İslam’ın güçlenmesini de göz önüne alarak toplumun İslami duyarlılıklarına hoşgörü göstermeye, Alevi ve Yezidi Kürtlerin tarihsel mağduriyetlerine kulak vermeye ve onların da taleplerini dile getirmeye başladı.

9 Kasım 2005’de Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un eş başkanlığında Demokratik Toplum Partisi (DTP) doğdu. Tüzüğüne % 40 kadın kotası koyan DTP’nin de hedefleri, kapatılan diğer partilerinkiyle aynıydı. Kürtlerin kimlik ve kültürel talepleri eşitlik ve demokrasi taleplerinin bir parçası olarak dile getiriliyordu.

DTP, 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde 99 belediye kazanırken aldığı oylar 2.339.729’du. Daha da önemlisi Kürtlerin önemli bir kesimi, DTP aracılığıyla tekrar parlamenter temsile de sahip oldu. Bu durum DTP’nin bir bölgesel güç olarak ulusal düzeyde de varlığını pekiştirdi.

Ancak Mecliste temsil edilmelerine ve bölgede çok sayıda belediyeyi yönetmelerine rağmen, DTP siyasal sistemin bir parçası olarak diğer aktörlerin teveccühüne mazhar olamadı. DTP ile PKK talepleri arasındaki benzerlikten hareketle, hükümet ve ordu DTP’yi marjinalleştirmek için çabaladı.

AKP hükümeti bu dönemde DTP’yi PKK’yı kınamamakla ve etnik Kürt milliyetçiliği yapmakla suçladı. DTP üyelerinden tutuklananlar oldu. Partiye karşı açılan kapatma davasında DTP’nin PKK’yı alenen bir terör örgütü olarak ilan etmemesi, ilişkinin delili olarak kabul edildi. Parti, 12 Aralık 2009’da Anayasa Mahkemesince kapatıldı. 37 kurucu üye siyasetten men edildi.

Devlet iktidarının hedefindeki HDP

DTP’nin kapatılmasından önce 2 Mayıs 2008 tarihinde kurulan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) de önceki partiler gibi yeni bir anayasa yapılmasını, Kürt dilinde eğitimi ve merkezileşmiş siyasi yapıya karşı adem-i merkeziyeti savunmaya başladı. Sivil itaatsizlik eylemleriyle Kürt taleplerini kamuoyuna yansıttı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) ise, BDP, Devrimci Sosyalist İşçi PartisiEmek PartisiEzilenlerin Sosyalist PartisiSosyalist Demokrasi PartisiSosyalist Yeniden Kuruluş PartisiYeşiller ve Sol Gelecek Partisi gibi solcu partilerin yanı sıra feminist hareket, LGBT dernekleri, sendikalar ile AleviErmeni ve Pomakları temsil eden etnik girişimlerin dahil olduğu Halkların Demokratik Kongresi (HDK) oluşumunun partileşme kararı almasıyla ortaya çıktı.

27 Ekim 2013’te yapılan kongreyle Halkların Demokratik Kongresi’nin partileşmesi ile Halkların Demokratik Partisi adını aldı. Ertuğrul Kürkçü ve Sebahat Tuncel eş başkan seçildi. 22 Haziran 2014’te yapılan kongrede eş başkanlığı Figen Yüksekdağ ile Selahattin Demirtaş devraldı.

HDP 2015 genel seçimlerine parti olarak katılmaya karar verdi ve ülkede uygulanan %10 seçim barajı nedeniyle HDP’nin parti olarak seçime katılması çeşitli tartışmalara konu oldu. Parti, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde %13,12 oy alarak 80 milletvekiliyle TBMM’ye girdi. AKP’nin aldığı oylar ise geriledi ve milletvekili sayısı güvenoyu için yeterli olacak sayının altına düştü.

HDP’nin bu başarısının devletle özdeşleşmiş Cumhur İttifak’ını  rahatsız ettiği seçim gecesi anlaşıldı. MHP Genel Başkanı seçim gecesi HDP’yi siyaseten sahanın dışına iten ve ötekileştiren açıklamalarda bulundu.

17-25 Aralık soruşturmasıyla sıkışan ve güç kaybeden Cumhurbaşkanı Erdoğan HDP’nin “seni başkan yaptırmayacağız” söylemiyle seçimde başarı sağlayan HDP’yi dışlayarak eski rejimle uzlaşmaya gitti. Dolmabahçe protokolünü ret ederek barış sürecini sona erdirdi. Ahmet Davutoğlu koalisyon görüşmelerinden sonuç alamayınca  7 Haziran seçimlerinden 45 gün sonra Kasım’da tekrar seçim yapılması kesinleşti.

Seçim kararı alındıktan hemen sonra 20 Temmuz’da  Suruç’ta 32 kişinin  ölümü ve 104 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bir katliam gerçekleşti. Bu vahşi eylemle ilgili soruşturmada hiçbir gelişme sağlanamadığı gibi aileler ölülerinin eşyasına ve otopsi raporlarına ulaşamadı. Meclis araştırması engellendi. Azmettirenler perdelendi.

Bu katliamdan hemen iki gün sonra Ceylanpınar’da iki polis kaldıkları evde silahla vurularak öldürüldüler. Bu cinayeti PKK üstlenmedi. Ancak PKK şiddet alanına çekilmiş oldu ve şiddet eylemlerine başladı.  20 Temmuz-10 Ekim arasında yani 82 günlük sürede 145 güvenlik görevlisi öldürüldü. Operasyonlar sırasında kaç PKK’linin, kaç sivil yurttaşın öldüğü bilinmiyor.

1 Kasım 2015 seçimlerine bu atmosferde gidildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Haziran’dan sonra AKP’ye izlettiği strateji ve uygulattığı  güvenlik politikalarıyla hem MHP ‘den hem HDP’ye oy veren muhafazakar Kürtlerden oylarını geri aldı. HDP barajı kıl payı geçerek 59 milletvekili çıkardı.

Devlet iktidarı ABD’nin İncirlik üssünü kullanma isteğini karşılayarak seçimden sonraki süreçte içte ve dışta  PKK’ye operasyon düzenleme imkanını elde etmiş oldu.. PKK barış sürecinde şehirlerde yerleşmiş, örgütlenmiş ve fiilen yarattığı durumun süreç sonunda yasal hale gelmesini beklemeye başlamıştı.

Böylece PKK kırsaldan şehre gelerek kendi mevzilerini buralara taşımıştı. Artık sürecin sonunda özerkliğe dayalı bir yapılanmayla siyasi sisteme bağlanmayı umuyordu. Rejimin bu konudaki kırmızı çizgileri aşılmış durumdaydı. TSK bu durumdan rahatsızdı. Başkanlık hedefini gerçekleştirmede ve AKP’nin oylarını arttırmada artık barışın değil, kamu düzeni-istikrar vurgusu üzerinden  gerilim ve savaşın etkili olacağı düşünüldü.

İki yıllık  şiddetsiz bir süreçten sonra devlet yine  1990’lardaki şiddet politikasına daha da vahim uygulamalarla dönerek 100 yıllık zihniyetin değişmediğini gösterdi. Tabi bunda Erdoğan’ın HDP’yi PKK ile özdeşleştirerek baraj altına düşürme niyeti ön plandaydı.

Asker ise çok önceden PKK ve KCK’nın  şehirlerdeki yapılanmasına müdahale edilmesini istiyordu. Nitekim tanklar, bombalar şehirlere yapılan operasyonlarda kullanıldı. PKK de  devlet şiddetinin örgüte yarar sağlayacağını hesap ederek, kentler içinde hendek ve barikatlar kurup herkesin kaybedeceği ve sivillerin de öleceği bir savaşı göze aldı.

Operasyon yapılan şehirlerde hak ve özgürlükler askıya alındı, çatışmalarda halktan ölenler oldu. Bütün bu çatışmalarla birlikte insaniyetin yerle bir edildiği, onarılmaz travmalara neden olan insanlık dışı ve suç oluşturan eylemler gerçekleşti.

Bu insanlık dışı eylemlerden biri Şırnak’ta meydana geldi.. HDP Şırnak Milletvekili Leyla Birlik’in kayınbiraderi olan Hacı Lokman Birlik özel harekat polisleri tarafından öldürüldü. Ardından Hacı Lokman’ın cesedi bir polis panzerinin arkasına bağlanarak hakaretlerle yerlerde sürüklendi. Cesedin polis aracının arkasına bağlanarak metrelerce sürüklendiğini gösteren fotoğraf önce @J_I_T_E_M adlı twitter hesabından paylaşıldı. Hesapta “Ben askerime, polisime leş taşıtmam…” sözleri yayınlandı.

Bu korkunç olaydan sonra benzer bir iddia da Silvan’dan geldi. Sokağa çıkma yasağı ile birlikte dört gün boyunca yoğun saldırıların yaşandığı Konak Mahallesi’nde yaşayan 17 yaşındaki Vedat Akcanım’ın bir evin çatısından atılarak öldürüldüğü, boynu panzere zincirlenmiş bir şekilde çıplak vücudunun  hakaretler edilerek yerlerde sürüklendiği görgü tanıklarınca  iddia edildi. Ancak  fotoğraflanıp servis edilmediği için kamuoyu farkında olmadı.

Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova gibi yerleşim birimlerinde göç eden, evleri yıkılan, operasyonlar sırasında öldürülen, cesetleri aşağılanan ve gömülemeyen insanlara yönelik insanlık ihlallerinin boyutları ancak bir yüzleşme sürecinde görülebilecek.

Bunun yanı sıra asker ve polis ölümlerinin Batı’da yarattığı travma empati yapma imkanını zayıflattı. Kişi ve toplum psikolojisinde meydana gelen bu  travmanın  etkileri ödenmesi gereken   bir  bedel olarak önümüze geldiğinde anlaşılacak.

HDP, emek sömürüsünü ortadan kaldırmayı, Türkiye’de barışı ve özgürlüklerin kazanılmasını sağlamayı benimseyerek kurulduğunu, ayrıca mevcut kapitalist sisteme solcu muhalif hareketi birleştirerek köklü bir değişim getirmeyi hedeflediğini belirtti.

HDP’yi milliyetçilik denizinde hayat bulan diğer bütün muhalefet partilerinden farklı kılan husus etnik kimlik taleplerinin ötesinde herkes için tutarlı bir yaklaşımla sahih bir demokrasi, özgürlük, yerelde katılımın güçlenmesi ve hukuk talebiydi. Aslında  otokrasinin temsilcisi olan devlet iktidarını rahatsız eden husus  buydu.

HDP, vicdani ret hakkını savunarak hak ve özgürlüklerin alanını genişletiyor, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığını eleştiriye tabi tutarak sahih bir laikliği savunuyordu. Devletin mağdur ettiği tüm kesimleri içinde barındırarak birbirleri için empati yapmalarını sağlarken toplum yani “biz” olmanın yolunu gösteriyordu.

Süreç, HDP’nin kazandığı belediyelere seçimden hemen sonra halkın iradesini gasp edecek şekil ve yoğunlukta kayyum atanması, HDP binalarına yapılan saldırılar ve işlenen cinayetler, faillerin adeta devlet koruması altında gözetilmeleri, eş başkanlar dahil birçok HDP üyesinin tutuklatılarak parti teşkilatının zayıflatılmaya çalışılmasıyla devam etmekte.

Nihayet suç ve delil icat etme geleneğiyle HDP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılması Cumhur İttifakı ile yüzünü gösteren devlet-iktidarının çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü, barışçı  bir demokrasiden ve evrensel hukukun üstünlüğünden ne kadar korktuğunu göstermekte.

HDP’nin Kandil-Öcalan gerçeğini inkar etmeye zorlanması haksızlık. Barış sürecinin baş mimarı olan AKP’nin Kandil-Öcalan gerçeğini meşrulaştırdığı açık. yaÜstelik son seçimlerde siyasi çıkar uğruna Öcalan’dan medet umularak mektuplar paylaşılması, TRT’nin bu yönde araçsallaştırılması karşısında HDP’ye yüklenmek gayri ahlaki.

Yüzleşme – Müzakere – Uzlaşma – İşbirliği ihtiyacı

Yakın geçmişte yaşanan 12 Eylül 1980 askeri darbesi sorunu çözülmez boyutlara getirirken, etkisini siyasi aktörler eliyle bugüne kadar taşıdı. 12 Eylül askeri yönetimi Kürt sorununun hiçbir boyutunun farkına varamadı, olaya sadece askeri baskı, 90 günlük gözaltı süresi ve işkence yöntemiyle yaklaştı, yarayı derinleştirdi.

12 Eylül 1980’den önce sıkıyönetim olmasına rağmen silahlı örgütlerin insafına ve kucağına bırakılan bölge halkı darbeden sonra faturanın kendisine çıkarıldığını gördü. PKK ile bölge halkı arasındaki zora ve çaresizliğe dayalı ilişki halkın üzerine şiddetle gidilerek kesilmeye çalışıldı.

Bu dönemde insan yaşamı, onuru, özgürlüğü ayaklar altına alındı. İnsani, sosyal ve ekonomik bedeller ödendi. Bu kayıplar karşılığı sağlanan yapay sessizlik 1984 yılından sonra tekrar bozulmaya başladı, PKK üye sayısını birkaç misli artırarak bölgedeki kontrolü tekrar ele geçirdi.
1980-1983 yıllarında askeri yönetimin halk üzerinde estirdiği terör, PKK’nin halkta taban bulmasına neden oldu. Ülkeyi yönetenler, Kürt sorununun teşhis ve çözümünde Kürt halkını temsil eden ve terörü dışlayan aydınları ve önderleri muhatap alacak yerde TSK’yi bu kez daha büyük bir güçle bölgeye sevk ettiler.

Üstelik bu kez koruculuk, Özel Tim ve JİTEM uygulamaları ve OHAL koşulları ile bölge hukuksuzluğun girdabına sokuldu. Daha önce ödenen bedelden daha büyük bir bedel ödeme dönemine gelindi.

Kayıplar, faili meçhul cinayetler, kurumsallaşmış işkence, sürekli hak ihlallerine uğrayan ve sonunda zorunlu göçe tabi tutulan, korucu olmadığı için baskıya uğrayan, korucu olduğu zaman ise PKK’ya hedef olan Kürt insanı çaresiz bırakıldı.

Bu kayıpların sorumlusu Türkiye’yi yönetenlerdi. Zamanında Türkiye’yi yönetenlerin bir özeleştiri yapması, özellikle Meclisin bu konuları araştırması gerekirdi. Sorunlarını demokrasi, hukuk ve ifade özgürlüğü ortamında çözme becerisini gösteremeyen, sadece şiddet, baskı ve dayatmayla sorunları sürüncemede bırakan Türkiye, böylece PKK’nin arkasındaki dış dinamiklerin tuzağına kolayca düştü.

Yitirilen gençler, acılarını yüreklerine gömüp yollara düşen, evleri, köyleri yakılıp yıkılmış insanlar, her iki tarafta çocuklarını yitiren ailelerin trajedisi, yakılan ağıtlar, silahlanmaya ve savaş sektörüne akan paralar ve bunun sıkıntısını çeken  halklar.

1984-2020 arasında meydana gelen çatışmalarda  polis, asker, korucu olmak üzere  güvenlik görevlisi 8 bin 128 insan hayatını kaybetti. Bu dönemde 5 bin 700 sivil ölürken, 43 bin 19 PKK üyesi öldürüldü. Her kesimden birçok insan yaralandı.

Terörle mücadeleye ayrılan kaynağın farklı hesaplamalara göre 150-400 milyar dolar aralığında değiştiği ileri sürülmekte. Buna göre Türkiye her yıl yaklaşık 15 milyar dolar kaynak ayırmak durumunda kaldı.

Ancak belki de şaşırtıcı bir biçimde bölge halkı, iki taraflı şiddet altında kalmasına rağmen birlikte yaşama azim ve iradesinden vazgeçmedi, umudunu yitirmedi. Elbette hikayenin tamamı böylesine umut verici değil.

KİRLİ SAVAŞTAN KİMLER KÂR ETTİ?

Madalyonun bir de öteki yüzü var. Küskün, yoksul, evi ve yaşamı yıkılmış ve kendisine hiçbir seçenek sunulmamış kitlelerin, kentlerin varoşlarında daha katı bir kimlikle patlamaya hazır bombalar gibi kümelenmeleri ve buna karşı geliştirilen ve teşvik edilen milliyetçilikle bağlantılı linç girişimlerini unutmamak gerekir.

Kısacası Türkiye’yi yönetenler akıl almaz bir aymazlıkla sorunun Doğu’dan Batı’ya taşınmasına seyirci kaldılar. Türkiye neden bu kadar silahlanıyor ve borçlanıyordu? Oluşan savaş lobisinin ülke içindeki müttefikleri kimlerdi? Bu kirli savaştan kimler kâr etti? Kırsal bölgeler insansızlaştırılırken göç ettirilen insanlar kentlerin varoşlarında neleri büyütüp besliyordu? Dağda bulunan gençler nasıl indirilecek ve sisteme uyumları nasıl sağlanacaktı?

Kanayan açık yara olarak bırakılan Kürt sorunu büyük devletlerin Türkiye’yi yönlendirmelerine de açık kapı bıraktı. Türkiye de bu sorunun varlığını kabul etmedi, hatta bu sorunu gündeme taşıyan ve barışçıl bir yöntemi savunan Kürt oluşumlarını, şiddeti benimseyen silahlı örgütleri bahane ederek cezalandırıp susturdu. Kendini barışçıl bir dille ifade etmesi engellenen Kürt siyasetinin başına gelenler PKK’nin tezlerini halk nezdinde inandırıcı kıldı.

2013 Newroz’unda başlayan barış süreciyle birlikte silahlar susmuş, ölümler durmuştu. Ancak demokratikleşme, özgürleşme ve hukuk devleti olma üzerinden sorun kalıcı bir çözüm yoluna sokulamadı.. Ne yazık ki ateşkes, kalıcı barış sürecine evrilemedi.

Açılım politikalarıyla barışa doğru yolu açabilecek gibi gözüken, partili cumhurbaşkanında tecessüm eden  AKP iktidar,ı 7 Haziran 2015 seçiminden sonra Kürt sorununun çözümünde devletin klasik güvenlik politikalarına dönerek şiddet ve baskı yöntemiyle ağır insan hakları ihlallerine neden oldu.

Kürtlerin seçtikleri parti başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları; kurdukları partilerin il başkanları, ilçe başkanları, beş bine yakın kadrosu seçmenlerinin iradesine aykırı olarak siyasetin dışına çıkarılıp tutuklandı.

Özellikle eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutuklanmış olmaları durumu daha da vahim hale getirmekte. Gelinen noktanın barış yoluna tekrar geri dönmeyi zorlaştırdığı, toplumu ayrıştırdığı, bir arada yaşama ve biz olma duygusunu yok ettiği ortada.
Evet barış için öfkeyi dindirmek, intikamcı duygulardan uzaklaşmak, barışçı bir dil kullanmak gerekmekte. Ancak bunun unutmayla bir ilgisi bulunmamakta. Öfkeyi de, intikamı da durduracak olan şey geçmişin izlerini yok etmek değil, aynı acıları bir daha yaşamamak ve yaşatmamak için o izler üzerinde, o izleri gelecek kuşaklara da aktararak yeni bir gelecek kurmak.

Ortadoğu’nun en kadim halklarından birisi olan ve Türklerle kader birliği ve duygu ortaklığı yaşamış olan Kürtlerin Cumhuriyet kurulurken kandırılmış olmalarının ötesinde, gayriinsani  uygulamalarla inkara, imhaya, tenkil ve tehcire tabi tutulduğunu bilmek gerekir.

1919-1938 yılları arasındaki  19 yıllık sürede  defalarca kalkışılan silahlı başkaldırılar bunun bir neticesidir. Çok partili siyasi hayata geçildikten sonra da bu politikalarda bir değişiklik olmadı.1980-1983 arası özellikle Diyarbakır gözaltı merkezleri ve cezaevinde yaşananlar onulmaz yaralar açtı.

Cumhuriyet rejimi, gerçek bir cumhuriyetin temeli olan eşit yurttaşlığı dışlayarak, tekçi ve ötekileştirici ideolojisiyle Kürtlerle birlikte Alevileri, Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Süryanileri, dindar muhafazakarları da mağdur etti.

İslami referanslara sahip AKP’nin Cumhur İttifakı içinde mağdurlar üreten milliyetçiliği sahiplenmesi kendi çıkış noktasının inkarı sonucunu doğurmuş durumda.

Siyasi bir mücadelenin içinden çıkıp gelen Kürtlerin önemli bir bölümünün temsilcisi olan HDP’nin  bugün kendi mağduriyetlerinin dışına çıkarak tüm mağdur kesimler için empati yapıp, çözümü Türkiye’nin demokratikleştirilmesinde görmeleri umut verici.

Ancak son yaşananlardan sonra, bu duygu beraberliği ve birliktelik hissi, Türkiye’nin demokratik geleceğini  inşa  noktasında  tutunulacak  en  sağlam  dallardan   biri  olmaya devam edebilecek mi?

Yeni bir inşa için öneriler

“Kürtler” başlıklı 11 bölümlük yazı dizisinde güttüğüm amaç, tarihsel süreç içinde devlet ideolojisine dayalı olarak oluşturulan politikaların yanlışlığını ve yarattığı mağduriyetleri göstererek farklılıkları barış ve hukuk güvenliği altında yaşatabilecek bir geleceği inşa etmeye yönelik öneriler sunmaktı.

Başlangıç metnindeki felsefesiyle barışın ve demokrasinin yolunu tıkayan 1982 Anayasası, yapılan değişikliklerle yamalı bohçaya dönüşmüş durumda. Bu nedenle geniş bir toplumsal katılımla özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı bir demokrasiye kapı açacak yeni bir anayasanın oluşturulması bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmakta.

Yeni anayasanın içeriği kadar oluşturulma sürecinde izlenen yöntem de çok önemli. Yeni anayasanın amaçlarının gerçekleştirilebilmesi geniş bir toplumsal katılımla oluşturulmasına bağlı. Süreçler açık ve şeffaf olmalı, toplumun ve bireylerin katkısı sağlanmalı. Halkın önemli bir bölümünün sürece dahil edilmesi anayasanın meşruiyetini, kalıcılığını ve kendini unutturan bir anayasa olmasını sağlayabilir.

Bu aynı zamanda barışın güvence altına alınmasının sağlanması demektir. Kimlikler, aidiyetler, inançlar, amaçlar ve değerler temelinde derinden kutuplaşma yaşayan toplumlarda geniş katılımlı ve müzakere süreçli bir anayasa inşa sürecinin sağlanması yeni bir toplumsal sözleşmede uzun vadeli ve kalıcı bir mutabakatı mümkün kılabilir.

Çoklu, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü, hukukun üstünlüğüne bağlı bir demokrasinin yeni bir anayasayla inşasına katkı sunmak amacıyla değerlendirme ve önerilerde bulunmak istiyorum.

Anayasanın felsefesi ve başlangıç metni:

Değerlendirme: Anayasaların felsefeleri genellikle anayasaların başlangıç metninde yer alır. Kimi ülke anayasaları başlangıç metnine yer vermemiştir. Ancak özellikle bir iç çatışmadan çıkmış, toplumsal ve siyasal barışı hedefleyen ülkelerde anayasanın felsefesini, ruhunu açıklayan başlangıç metinleri bulunur.

Kanaatimce yeni anayasada iç çatışmalardan ve gerilimlerden çıkmamızın temelini oluşturacak, demokrasi ve özgürlüklere vurgu yapacak bir başlangıç metni aynı zamanda öfke ve intikam duygularını aşacak bir işlev görecektir.

Anayasanın yeni felsefesinin katılımcı ve çoğulcu demokratik değerlere dayanması, insan onurunu ve insanın kendini özgürce ifade edebilmesini öngörmesi önemli. Özellikle yeni anayasanın felsefesi bağlamında devletin yeniden tanımlanması zaruri bir sonuç olarak ortaya çıkmakta.

Metin teklifi: Türkiye coğrafyasında yaşayan çeşitli dinsel, etnik ve kültürel farklılıklara sahip yurttaşlar tarihten gelen barış içinde özgürce bir arada yaşama arzu ve iradesini tekrar ederek ve yenileyerek toplumsal bir mutabakata varmışlardır. Bu toplumsal mutabakat, insanların doğuştan var olan özgürlüklerini kullanabilmelerini sağlamak, ayrımcılığı engellemek, sosyal adaleti gerçekleştirmek, her koşulda farklılıkları korumak ve farklılıklarla birlikte bir arada barış içinde çoğulcu, katılımcı ve şeffaf bir toplumda yaşamak isteği yönündeki iradesini; devletin ise bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ve tercihlerini kullanılabilmelerini sağlamak, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmek ve yoksulluğu aşmak için hukuk içinde hareket etmek üzere oluşturulmuş, işleyişi ve yetkileri denetim ve denge sistemine göre konumlandırılmış bir aygıt olduğu düşüncesini temel alır. Bireylerin ve toplumun katkılarıyla hazırlanan, olağan bir meclis tarafından kabul edilen ve halk tarafından onaylanıp, yürürlüğe giren bu anayasa; bireylerin ve toplumun hizmetinde olması gereken devletin yönetim biçiminin yanı sıra özgürlük ve barış içinde yaşamanın ilkelerinin gösterildiği örnek bir metin olarak küresel demokrasi idealine yönelik bir çabaya da katkı sunacak tarihsel bir açılımın başlangıç noktasını oluşturacaktır.

Cumhuriyetin nitelikleri:

Değerlendirme: Anayasa’nın “Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı 2. maddesindeki düzenlemesinden sadece “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” ibaresinin korunması ancak bu niteliklere açıklık getirecek eklemeler yapılması gerekmekte. Söz konusu niteliklerin gerçekleşmesi sağlanamadığından içi boşaltılmış kavramlar haline geldikleri anlaşılmakta.

Madde teklifi: Türkiye Cumhuriyeti, hak ve özgürlükleri, katılımcılığı ve çoğulculuğu esas alacak şekilde demokratik, din ve vicdan özgürlüğünü ve her türlü inanca karşı eşit mesafede durmayı esas alacak şekilde laik, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmayı, ayrımcılığı engellemeyi ve fırsat eşitliğini sağlamayı esas alacak şekilde sosyal, adil yargılanmayı, adaleti ve insan onuruna saygıyı esas alacak şekilde hukuk devletidir.

Resmi dil, bölgesel diller ve kültür:

Değerlendirme: 1982 Anayasasının 3. maddesinin 1.fıkrasının 2.cümlesinde devletin dilinin Türkçe olduğu belirtilmekte. Kuşkusuz burada amaçlanan resmi dildir. Devlet soyut bir kavram olup, somut bir dili olamaz. Devlet yönetiminde görev alan insanlar devleti yönetirken dili araç olarak kullanırlar. Bu da resmi dildir. O halde bu hususun devletin dili olarak değil, resmi dil olarak ifade edilmesi uygundur

Devletin bireylerle veya bireylerin birbirleriyle yaptıkları tüm resmi işlemlerde anayasa ya da kanunla zorunlu kılınarak bazen de fiilen kullanılan bir veya birden çok dil resmi dil olarak adlandırılır.

Mesela İsviçre’de anayasada öngörülmüş 4 resmi dil bulunmakta.. Almanca ,Fransızca, İtalyanca ve Romanş dili. Kantonlar kendi resmi dillerini tanımlama hakkına sahiptirler ayrıca dile bağlı topluluklar arasındaki uyumu korumak için geleneksel dil dağılımına saygı gösterilir ve azınlıkların kullandıkları yerel diller dikkate alınır ve desteklenir.

Kanada’da hem İngilizce hem Fransızca resmi dildir. Kanada, çok kültürlülüğü başarıyla uygulayan bir ülkedir. Kanada’ da bütün diller ve kültürler korunmakta. Diller ve kültürler arasındaki iletişim olumlu anlamda etkileşimler sağlamakta böylece yaşamın kültürel alandaki kalitesi artmakta. Kanada’ da öğretim ve eğitim, resmi dil olan İngilizce ve Fransızca’ nın dışında farklı etnik dillerde de yapılmakta.

Filipinler’de Filipince (Takalotça) ve İngilizce, Finlandiya’da Fince ve İsveççe, İrlanda’da İrlandaca ve İngilizce, Lüksemburg’da Lüksemburgca, Fransızca, Almanca ve Portekizce, Belçika’da Fransızca, Almanca ve Flamanca , İspanya’da İspanyolca (Kastilya Dili), Aranca, Baskça, Galiçyaca ve Katalanca Bosna-Hersek’te Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça, Güney Kıbrıs’ta Türkçe ve Yunanca, Irak’ta Arapça, Kürtçe, Türkmence resmi dildir.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde Sırpça, Romanca, Frizce ve Danca dilleri Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Antlaşması tarafından korunmakta. İtalya’da resmi dil İtalyanca olup İtalyan Anayasası’nda azınlık dilleri güvenceye alınmış durumda (Arnavutça, Katalanca, Hırvatça, Fransızca, Almanca ,Slovence).

Fransa’da resmi dil Fransızca’dır ancak Fransız Anayasası bölgesel dilleri tanır, sahiplenir ve korur. Bu dillerin sayısı oldukça fazla olup üniversiteler dahil her alanda kullanılır.(Breton ,Katalan, Oksitan, Bask, Korsika ve Alsas Dilleri) Fransız Kültür Bakanlığı bu dilleri korumak ve geliştirmekle yükümlü bulunmakta.

Avrupa Konseyi’nin temel amaçları arasında Avrupa kültürel mirasının çeşitliliğinin ve zenginliğinin geliştirilmesi ve korunması yer almakta. Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı 25 Haziran 1992 tarihinde Bakanlar Komitesi tarafından bir sözleşme olarak kabul edildi, Türkiye’nin imzalamadığı Şart 1 Mart 1998 tarihinde de yürürlüğe girdi.

Şart, kamusal yaşamda bölgesel ve azınlık dillerinin kullanımını cesaretlendirmeyi ve kolaylaştırmayı düzenleyici bir dizi önlemi içermekte. Diller Şartı, ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkelerine sadık kalan bir yaklaşımı da esas almakta, resmi dillerle bölgesel ve azınlık dilleri arasındaki ilişkilerin rekabet ya da düşmanlık açısından değerlendirilmeyeceğini ifade etmekte.

Avrupa dışında da birçok ülkede, bölgelerde birden çok resmi dil düzenlemesi anayasalarda yer almış bulunmakta. ( Meksika’da İspanyolca dışında 67 ulusal dil, Bolivya’da 37 resmi dil ve bölgelerde başta İspanyolca olmak üzere 2. resmi dil kullanma zorunluluğu, Arjantin’de İspanyolca ile birlikte Guarani dili 2.resmi dil ve Güney Afrika’da 11 resmi dil ve bölgelerde 2 dil kullanma zorunluluğu )

Bölgesel ve azınlık dillerinin korunup, anadil bağlamında yaşanır kılınması insani ve demokratik bir değerdir ve bunun sıkıntısını en çok Kürtler çekmiştir. Türkiye, söz konusu Şart’ı imzalayıp, yürürlüğe sokmalıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan böyle bir anayasada resmi dil olarak Türkçenin yanında bölgesel alanda kullanılmak üzere Kürtçeye de yer verilmesi gerekmekte. Anayasa ayrıca bölgesel, yerel dillerin ve kültürlerin varlığını, ana dilde öğretim ve eğitim özgürlüğünü güvenceye almalıdır.

Madde teklifi: Türkiye coğrafyasında Türkçenin yanı sıra bölgesel ihtiyaçlara göre birden çok resmi dil kullanılabilir. Devlet, bölgesel ve azınlık dilleri ile kültürleri korur ve gelişmelerini destekler.

Devam edeceğim.

EB / Aktüelsanat

portal için içerik derleyici
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün