
“İhlalden İnşaya: Devletli Çözümlerin Krizi”
27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan tarafından “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığı ile açıklanan metin, Türkiye tarihinde bir kırılma noktasıdır. Bu açıklama, son elli yılın tüm siyasal serencamını içeren rafine bir metindir. Açıklamada ezber bozan birçok tespit ve vurgu var. Her biri üzerine uzun süre çalışmak gerektiği açıktır. Bu yazıda, manifestoda yer alan “Devletli çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır” kısmına yoğunlaşmak istiyorum. Elbette bu cümlenin öncesi olan “Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler” kısmına da ayrı parantez gerekiyor. Çünkü bu kısım 27 Şubat açıklamasında en fazla alıntılanan, en fazla tartışılan kısımların başında geliyor. Bunun için öncelikle cümlenin yapı sökümüne giderek, kısa bir devlet tartışması, daha sonra tarihsel toplum sosyolojisi ve nihayetinde de neden cevap olamadığı şeklinde bir hat izleyeceğim.
Bir Enerji Olarak Topluma Karşı Devlet!
“Devlet bir enerjidir” diyen Jean-François Bayart’a göre devlet bir öz, sabit bir yapı veya evrensel tanım değil, sürekli oluşan, değişen ve bağlamsal bir olaydır. Bayart, ‘devlet budur ya da şudur’ gibi bir tanım yapmak yerine, devletin nasıl ortaya çıktığını, işlediğini, dönüştüğünü incelemek gerektiğinden yanadır. Çünkü tıpkı bir olay gibi, devlet de zamanla ve bağlamla birlikte şekillenir. Bu şekillenişi Clastres, Barclay, Tilly ve Bourdieu üzerinden Öcalan’a bağlamakla başlayabiliriz. Bu isimlerin yaklaşımlarını genel manada ele alacağız.
Fransız antropolog Pierre Clastres’in “Devlete Karşı Toplum” çalışması metodolojik açıdan eleştirilse de önemini hiçbir şekilde kaybetmiş değil. Clastres, ‘Devlete Karşı Toplum’ eserinde devlet efsanesini yıkmaya çalışır. Bunun için Guayaki kabilesi, Çulupi yerlileri, Güney Amerika’da yaşayan son özgün kabile sayılan Yanomanoları inceler. Saha araştırmalarına dayanarak, “ilkel toplumlar> devlet> uygarlık” çizgisini doğal ve kaçınılmaz bir evrim olarak gören klasik antropoloji ve sosyoloji anlayışını tersine çevirmeyi hedefler. Clastres’in temel tezi şudur: “Devlet, topluma karşıdır. Toplumun temelinin devlet değil, siyaset vardır ve siyasal yaşamı olmayan toplum yoktur ama devletsiz toplumlar vardır.”
Ona göre devlet tarihsel bir kaçınılmazlık değil, tam tersine pek çok toplumun bilinçli olarak reddettiği bir güç biçimidir.
Clastres bu çalışmasında ilginç konulara veri, gözlem ve kişisel anekdotlarla girdikten sonra; tanımı net koyar: “Toplumlar devletsiz gayet güzel yaşar. Devlet olmadan toplum olunamayacağı söylemi bir safsatadır. Durum tam tersidir. Öyle ki ilkel toplumlar hediyecilik, parçalı yerleşim, liderin güçsüzleştirilmesi gibi faktörler üzerinden devletin doğmasını önleyici yapılar kurar.”
Kitabın son bölümü, toplum tezinin en güçlü vurgulandığı ve okuyucuyu ikna edebildiği kısım özelliğindedir. Clastres’e göre devlet yalnızca fetihle gelmez; kabile içindeki tohumsal eşitsizlik filizlendiğinde (örneğin, şamanın veya savaş önderinin artı-ürünü toplaması, özel mülkiyeti meşrulaştırması ile) iç savaşsız açıdan da ortaya çıkabilir.
Clastres’in bir diğer çalışması olan “Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu” kitabında ise devletsiz toplumların kendini korumak için geliştirdiği aygıtlara odaklanır. İlkel toplumlar eşitlikçidir, çünkü eşitsizliği bilmezler der. Orada hiç kimse öbüründen daha “değerli” değildir, üstler ya da altlar yoktur. Bir başka deyişle hiç kimse bir başkasından daha güçlü değildir, hiç kimse iktidarın sahibi değildir. İlkel toplumlarda eşitsizlik, insanları iktidar sahipleri ve iktidara bağımlı olanlar şeklinde ayıran, toplumsal bünyeyi, hükmeden ve hükmedilenler şeklinde bölen bir güç yoktur. Bu nedenle şeflik, kabile içinde bir bölünmenin göstergesi olamaz. Şef buyruk vermez, çünkü topluluğun herhangi bir üyesinden daha güçlü değildir…
Antropoloji geleneğinden değinmek istediğim bir diğer çalışma da Harold Barclay’ın “Efendisiz Halklar” eseridir. Bir antropoloji öğretmeni olan Barclay, tanrılaştırılan ve olmazsa olmaz hale getirilen devlet mitine saldırır. Temel tezi; devletin insan topluluklarının “doğal” veya zorunlu evrim basamağı olmadığı; belirli tarihî, ekolojik ve iktisadî koşullarda doğmuş özgül bir kurumsal form olduğudur. Aborjinler, Pigmeler, Eskimolar, Santallar, Kızılderililer ve Berberiler’e kadar geniş bir alan ve perspektifteki incelemeleri ile devletsiz düşün ütopya olmadığını, gerçek olduğunu ve söylenenin tam tersine insanlığın esas geçmişini karakterize ettiğini söyler. Toplumların merkezi otoriteye, zorlayıcı bürokrasiye ve kalıcı yöneticilere bağlı olmaksızın işleyebildiğini gösterir Barclay. Kitap tüm bunları “anarşi” üzerinden, sekiz alt başlıkta çözümler. Yazar burada anarşiyi en eski ve insanlık tarihinin en uzun dönemini kapsamış olan yönetim biçimi olarak gördüğünden sırtını bir fikre dayayarak teorisini geliştirir.
Devletler Savaş Yapar, Savaş da Devleti
Siyaset ve toplum ilişkisi üzerine yazdıkları ile bilinen Amerikalı sosyolog, siyaset bilimci ve tarihçi Charles Tilly (1929-2008), 21.Yüzyılın en önemli düşünürülerinden biri kabul edilmektedir. Toplumsal hareketler, emek tarihi, devlet oluşumu, devrimler, demokratikleşme, eşitsizlik üzerine eserleri vardır. Ön plana çıkan ise toplumsal hareketler ve devlet mefhumuna dair olanlardır.
Tilly devleti “yoğunlaşmış zor aygıtlarını tekelleştiren merkezileşmiş örgütler” olarak tanımlar. Daha spesifik olarak, ulusal devletleri “memurlarının geniş, bitişik bir toprak parçasında ikamet eden nüfus içerisindeki belli başlı yoğunlaşmış şiddet araçlarının denetimi üzerinde az çok başarılı bir biçimde hak iddia ettiği, görece merkezileşmiş, farklılaşmış örgütler” olarak açıklar.
Tilly’nin en ünlü sözü şudur: “Devletler savaş yapar, savaş da devletleri yapar.”
(Randolph Bourne’un “Devlet” adlı kitabında da şöyle bir merkezi tez vardır: “Savaş esasen devletin sağlığıdır.” Devletin sağlığı için insanın sağlığının feda edildiğini söyleyen Bourne, bundan vazgeçilmediği sürece barışına askıda kalacağını belirtir)
Bu söz bir döngü üzerinden anlama kavuşur. Bu döngü dört aşamalıdır ve aynı zamanda örgütlü şiddet halinin dört temel fonksiyonunu olarak da ifade edilir.
1.“Savaşmak” – Rakipleri ortadan kaldırmak ve üstünlük kurmak.
2.“Devlet kurmak” – Kendi toprakları içindeki rakiplerini ortadan kaldırmak ya da etkisiz hale getirmek.
3.“Himaye sağlamak” – Kendisine bağımlı olanların düşmanlarını ortadan kaldırmak ya da etkisiz hale getirmek.
4.“Kaynak Çekmek” – İlk üç faaliyeti gerçekleştirmek için gerekli altyapı.
Bu dört etkileşim alanı birbirine göbekten bağlıdır. Birbirlerini zayıflattıkları gibi güçlendirirler de. Mesela devletler tehlikeleri kendileri yaratıp, savaş pozisyonuna sokar ve yine ekonomik olarak istikrarsız ortamı yaratarak sonrasından yüksek vergileri almaya başlar. Halkta bu istikrarsız ortamdan ötürü bu vergilerin verilmesine inançla bağlanır.
Hepsi total olarak devletin zor araçlarını tekelleştirir.
Bu noktada en tartışmalı tezlerinden birine değinebiliriz. Tilly, devlet ve örgütlü suç arasında doğrudan paralellik kurar. “Devlet, haraç toplayan organize bir suç/mafya örgütüdür” der.
Mafya ile devlet arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır. Devletler de mafya gibi tehdit yaratır, koruma satar, haraç toplar, rakipleri bertaraf eder. Toparlarsak; iki durumda da olası zararlardan sizi korumak için para isteyenler, aslında bu zararların kaynağıdırlar. Yani himaye karşılığında toplanan haraçlar örgütlü suçun en pak halidir. Lakin bir fark vardır, devletin mafya karşısındaki avantajı, üzerinde hüküm sürdüğü toplulukça meşru sayılmasıdır ki, bu meşruluğu kazanması için de yüzyıllara yayılan mücadeleler vermesi, yerel egemenleri ve halkları silahsızlandırması gerekmiştir. Meşrutiyet ve kutsallık aşısı, devleti mafyadan ince bir çizgi ile ayırır.
Bu tezlerden yola çıkarak Tilly, Avrupa devlet oluşumunu sermaye (capital) ve zor (coercion) arasındaki ilişkiyle açıklar. Tilly, MS 990’dan 1992’ye kadar olan dönemi ayrıca dört aşamaya ayırır. Patrimonyalizm (15. Yüzyıla kadar), Aracılık (1400-1700), Millileştirme (1700-1850), Uzmanlaşma (1850 sonrası). Bu dönemlerin de kendine has özellikleri vardır.
Son bir vurgu niyetine, Tilly’nin düşünceleri Platon’un Devlet eserinde, Thrasymachus’un devlete ilişkin ‘güçlünün kendi işine gelecek şekilde koyacağı kurallar’ dediği eksene yakındır.
Bir Alan ve Mekanizma Olarak Devlet
Devleti maddi güç ilişkileri üzerinden çözümleyen Charles Tilly ile ontolojik düzeyde ayrışan ama eleştirel, tarihsel ve iktidar bağlamında ortaklaşan Pierre Bourdieu’nun “Devlet Üzerine” (Sur l’État) adlı eseri, onun Collège de France’daki derslerinden derlenmiş kapsamlı bir çalışmadır. Bu kitap Bourdieu’nün devlet sosyolojisine dair en sistematik yaklaşımını içeren derlemedir. “Devlet, yüzünü kamu yararına dönmüş bir aygıt değil, bir zor aygıtı, kamusal düzenin ancak egemenler lehine korunmasının aygıtıdır” tespitini kitabın başında yapar.
Bourdieu’nın bakış açısı önemlidir, çünkü ona göre devlet, yalnızca kurumlar bütünü değil, aynı zamanda toplumsal alanların çakıştığı ana sahnelerdir de. Devlet bir nesne değil, bir alan ve mekanizmadır, meta-otoritedir. Bourdieu’nun en önemli tanımlarından biri de devleti “toplumsal alanlar ve pratiklerin hegemonik birleştiricisi” olarak görmesidir.
Zihni ve Kurumsal Bir Akış: Devlet!
Yukarıdaki görüşlerin genel toplamı, Abdullah Öcalan’ın devlete dair değerlendirmeleri için farklı açılardan birer basamaktır. Devlet tahayyülü gerçekten toplumdan mı yana? Devlet hep toplumun bir parçası mıydı? Sürekli soran, sorguya çeken, durmadan soruşturan kaydeden, gerçeklik arayışını kurumsallaştırıp meslekileştiren, ödüllendiren, mahkûm eden, belirli bir yaşam ve nihayetinde ölüme, ölme biçimlerine zorlayan aygıt halktan yana mı tavır alır mıydı? Verdiğimiz argümanlar, tersini ifade etti.
Hikâyenin özü için biraz daha geriye gitmek gerekiyor. “Devlet, analitik zekanın bir laneti olarak, öncelikle bir zihniyettir” deyişine demir atılabilir. Analitik zekâ, insanlık tarihinde bir kırılmadır. Her şeyi değiştiren köklü bir andır! Bu inşayı toplumsal inşa takip eder…
Devleti ‘kurumsal ve zihni akış olarak’ tanımlamak önemlidir.
“… Devlet, despotun kafasından kulların kalbine ve yasadan kurtulan ya da serbestleşen fiziksel sistemin bütününe geçen arzudur” diyen Deleuze, bu zihni akışın yönünü bize gösterir.
Öcalan’a göre devlet, tarihsel bir süreç ve yaratımdır. Öcalan cephesinde statik, dogma olmayan; son derece akışkan ve eleştirel bir devlet analizi söz konusu. Devleti zaman ve mekândan bağımsız, ezeli veya ebedi bir olgu olarak değil, belirli tarihsel ve toplumsal koşulların bir ürünü, bir gelişimi ve sapması olarak görme var.
Devlet, bir ihlaldir. İhlale dair hakikattir. Öcalan’a göre devletin hacmi, toplumun hacminden küçük olmalı. Çünkü hacimsel olarak her yeri kaplaması sorundur. Kendi iş/koordinasyonu ile sınırlı kalması gerekirken bugün her yerdedir. Toplumun dört bir yanındadır, zihnimizdedir, içimizdedir, evimizdedir, ilişkilerimizdedir. Yani toplumla olan sözleşmesinin dışındadır, ihlal noktasındadır.
Öcalan’a göre devlet, insanlık tarihinin belirli bir aşamasında, toplumsal artı-zamanın birikmesi, özel mülkiyetin ortaya çıkması ve toplumun egemenler ve ezilenler olarak sınıflara ayrışmasıyla birlikte şekillenmeye başlamıştır. Devletin kökenini sadece ekonomik temelli sınıf çelişkilerine indirgenemeyeceği; bunun yanı sıra, hatta ondan daha derin ve kökensel bir sömürü biçimi olarak gördüğü cinsiyet temelli ataerkilliği merkeze yerleştirdiğini özellikle belirtir. Bu durum bir farktır!
Öcalan devletin varlığına karşı demokrasiyi özellikle ifade eder. Çünkü demokrasi dışında hiçbir rejim, devleti sınırlamaz, hukuk içinde tutmaz, daraltmaz ve küçültmez. Bir devleti yıkmak, devlet kültürünü aşmak anlamına gelmez. Yerine her an yenisi kurulur veya başka biri boşluğunu doldurur. Sadece demokrasi, devletle alan paylaşır, onu sınırlayarak toplumun özgürlük alanını genişletir; el koyduğu değerleri azaltarak eşitliğe biraz daha yaklaştırabilir. Ne devletin demokrasiyi ne de demokrasinin devleti dışladığı ara noktayı tanımlamak, barış ve istikrarın esasıdır. İkisinden birinin diğerini tam inkârı, savaş demektir. Devletler idare eder, demokrasiler yönetir. Özce, demokrasiyi, devlet dışı toplumun kendini yönetme hali olarak tanımlayabiliriz deniyor. Demokrasi, devlet olmayan yönetim demektir, toplulukların devletsiz kendini yönetebilme gücüdür. Sanıldığının aksine insan toplumu oluştuğundan günümüze kadar, daha çok devleti değil demokrasiyi yaşamıştır. Doğal toplum gerçekliği bunu ispatlar.
Tarihsel Toplum Sosyolojisi
Tarihsel Toplum Sosyolojisi, tarih ve sosyoloji gibi iki temel disiplini birleştiren önemli bir alandır. Toplumsal yapı ve değişim süreçlerini tarihsel bağlamları içinde anlamaya odaklanır.
Bu anlama çabası, toplumsal olayların hakikati ve gelişimini doğru temelde anlama ve anlamlandırma açısından da hayatidir. Dün ve bugünü düz ilerlemeci düzlemler içinde değil, devingen bir hat içinde görür. Böylece koşul-mekân ve zamanı gözeterek toplumsal dönüşümleri analiz eder. Analiz çerçevelerine bakıldığında; sosyal ve siyasal hareketler, savaş ve barış, modern devletlerin gelişimi, ekonomik sistemler, küresel güç sistemleri, toplumsal tabakalaşma, cinsiyet ve aile, kültür ve mentalite gibi başlıklar öncelikli alanlardır.
Ulus devletlerin başat karakterlerinden biri tarihle oynamaktır. Askıya alınmış, çalınmış, çarpıtılmış, özünden ve bağlamında koparılmış; tüm bunların sonucu olarak da ‘uydurulmuş’ bir tarih anlayışı görürüz. Ulus-devletler statik bir fotoğraf göstermeyi sever, oysa gerçek, hareket halindeki bir film şeridi gibidir. Tarihsel toplum sosyolojisi işte bu hareket halindeki değişime odaklanır. Bu noktada, genel sosyolojiden farkını da vurgulayabiliriz, bu fark; tarihsel sosyolojinin toplumu tarihsel süreklilik içinde ele almasıdır.Theda Skocpol’ün Fransa, Rusya ve Çin devrimleri üzerine karşılaştırmalı analizi, Charles Tilly’nin Batı Avrupa’da ulus-devletin oluşumunu savaş üzerinden analizi, Wallerstein’ın dünya-sistem kuramı ve kapitalizmi küresel düzeyde bir tarihsel sistem olarak ele alan analizi, Norbert Elias’ın Avrupa’da Orta Çağdan itibaren devlet merkezileşirken toplumdaki sosyal normların nasıl dönüştüğünü anlatan analizi, Michael Mann’ın toplumsal iktidarın kaynakları serisindeki ideolojik, ekonomik, askeri ve siyasal analizi, F.Braudel’in üç katmanlı zaman analizi, Öcalan’ın beş bin yıllık uygarlık çözümlemesi ve kadın-erkek ikilemine dair tarihsel perspektifi tarihsel sosyolojinin çalışma prensiplerine örnek olarak verilebilir.
Bu örnek analizlerden yola çıkarak yönteme dair bulgular da elde ederiz. Hibrit bir projeksiyon içeren tarihsel toplum sosyolojisi her şeyden önce karşılaştırmalı yöntemi esas alır. Karşılaştırmayı zamansallık takip eder, ayrıca önceki dönüşümlerin sonraki gelişmeler üzerindeki etkisini vurgulayan ‘patika bağımlılığı’ da bir diğer bağlantı olmaktadır.
Disiplinler arası bir iş birliğine ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Bu iş birliğinin dayanak noktaları ise “sorun odaklı” yaklaşımdır.
Yaklaşıma dair yöntemler, tarihsel toplum sosyolojisinin en temel gücünü bize gösterir. Bu güç, güncel olayları sadece şimdiki zamanın dinamikleri ve anlam pencereleri ile açıklama yanılgısından kaçınarak, onları kökleri derinlerde olan uzun vadeli yapısal ve kültürel süreçlere bağlamasıdır.
Tarihsel toplum sosyolojisi ve kapladığı araştırma alanı birkaç nedenden ötürü önemlidir.
Birincisi, bugünü anlamak açısından önemlidir. Böylece eşitsizliğin, ırkçılığın ve daha birçok gerçeğin tarihsel köklerine ineriz.
ikincisi, toplumları sabit zaman ve anlamlar içine sıkıştırmaktan bizi kurtarır. Kültürün, bireyin ve daha birçok gerçeğin esaslı rolünü gösterir.
Üçüncüsü ve en önemlisi, politika üretme şansı verir. Böylece ‘aşağıdan tarihi’ görme şansımız olur.
Aşırı Milliyetçi Savruluşlar ve Kültüralist Çözümler
Devlet ve tarihsel toplum sosyolojisine kısmen baktıktan sonra şimdi esas kısma geçebiliriz.
Yani “aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümlere…”
(Konumuzun önemli bir parçası elbette ulus-devlet mefhumudur. Fakat bu makalede bir ulus-devlet çözümlemesi yapmayacağım. O tek başına ayrı bir bağlam ve konu. Aşağıda yer alan belirlemeler, ulus-devletin bir sonucu olarak da okunabilir.)
Çağrı metinde yer alan ve çokça tartışılan bu kısmın atlanan yeri “aşırı milliyetçi savruluşlar” ifadesi oldu. Özellikle kültüralist çözümlerin cevap olamadığı vurgusu anadili başta olmak üzere birçok kültürel haktan vazgeçiş olarak propaganda edildi. Oysa vurgu, aşırı milliyetçi ideolojilerin ortaya çıkardığı çözüm önerilerinin, toplumun tarihsel ve sosyolojik gerçeklerini dikkate almadığını ve bu nedenle yetersiz kaldığı üzerine idi. Daha da ilginci, çağrı metninde bu cümleden hemen sonra devamında bir sistem arayışı dile geliyor. Bu sistemin başı ve sonu demokrasiden ibarettir diyerek, bunun dilinin de gerçekliğine uygun inşa edilmesi gerekir diyor. Bu noktada 1 Ekim’de başlayan tartışmaları hatırlatarak gelişmelerin, tarihi çağrının ve sürecin sorumluluğunu üzerime alıyorum diyerek bağlıyor.
Elbette burada ulus-devlet bağlamında genel bir milliyetçilik eleştirisi var. Bu uyarı hem Türkiye tarihindeki milliyetçi zehirlenme hem de bugünlerde yeniden siyasalı biçimlendiren popülist-faşist milliyetçi siyasetteki yükselişe dikkat çekme olarak okunabilir. 20 ve 21.yüzyılın deneyimi, ulus-devlet modelinin toplumsal sorunları çözmedeki çıkmazlarını, yetersizliklerini açıkça ortaya koymuştur. “Aşırı milliyetçi siyasete sığınılarak hayat bulan” ulus-devlet gerçeği başta olmak üzere hiçbir siyasal form, bir yere varmadı, varmıyor. Bu çözüm anlayışı, kültürel çeşitliliği ve toplumsal farkları anlamak yerine, onları bastırmaya ve tek bir ideolojiye dayalı bir yapı oluşturma çabasıdır.
“Aşırı milliyetçilik”, bir ulusun çıkarlarını mutlak üstün görerek diğer uluslara karşı düşmanlığı ve tahakkümü meşru sayan tehlikeli bir ideolojidir. Çünkü aşırı milliyetçi yaklaşımlar tek boyutlu çözümler sunar, toplumların tarihsel ve sosyolojik derinliğini yok sayar. Toplumları homojen varlıklar olarak görür. E.Hobsbawm’ın deyimiyle, milliyetçilik icat edilmiş geleneklere dayanır; halkların tarihsel gerçekliğinden çok, devlet ideolojisinin mühendisliğini esas alır. Bu nedenle, bu çözümler toplumun gerçek ihtiyaçlarına ve yapısına uygun değildir. Nazi Almanyası’nın “saf ırk” temelinde Yahudileri ve diğer azınlıkları yok etme politikası veya Ruanda’da sömürgeciliğin yarattığı yapay Hutu-Tutsi ayrımının 1994’teki korkunç soykırıma zemin hazırlaması, devletin aşırı milliyetçilikle birleştiğinde nasıl bir katliam aracına dönüşebileceğinin yakın tarih örnekleri.
Abdullah Öcalan burada gerçek tarihsel toplum sosyolojisini savunuyor. Yöntem, yaklaşım ve yoluna dair uyarıda bulunuyor.
İkinci bir mesele; kültüralist çözümlerle sınırlı kalma hali, siyasi çözümleri görmezden görme durumunu da doğurabilir. Kültürel hakların tanınması odaklı kültüralist çözümler, yapısal sorunları ele almadığı için yetersizdir. Bu yaklaşım, siyasi ve ekonomik eşitsizlikleri görmezden gelerek, bir grubun kendini yönetme ve eşit yurttaş olma taleplerini karşılamaz. Bir çeşit huzur simülasyonu üretir bu çözümler.
Örneğin Kanada, İspanya, Irak, Lübnan, Bosna Hersek gibi ülkelerde birçok kültüralist eksenli girişimin denendiğini görüyoruz. Hemen hepsinde kültürel hakları önceleyen ve sonrasında da barış sağlanır düşüncesi başat! Fakat hepsi de başarısızlığa uğradı.
Bu ülkelerde şu ortak durumlar görüldü: “Sembolik işler yapısal eşitsizliği bitirmiyor. Siyaseten verilen kotalar uzun vadede siyaseti kilitleyen unsurlara dönüşüyor. Kültürel haklar verildiyse sorun bitti mantığı ters tepiyor.” Siyaset felsefecisi Nancy Fraser’ın belirttiği gibi, adalet veya kimlik mücadelesi sadece “tanınma” değil, aynı zamanda “yeniden dağıtım” boyutunu da içermelidir. Sadece kültürel haklar tanımak, yapısal adaletsizlikleri ve güç dengesizliklerini görmezden gelmektir.
Nitekim Türkiye’de de benzer adımlar atıldı ama işlevsel olmadığı görüldü. (Kürtçe TV vs.) Öcalan’a göre sosyolojik olarak sorun sadece bir alana sıkıştırılamaz (mesela dil), aynı zamanda kendi ile ilgili karar alabilmek, eşit vatandaş muamelesi görmek, devlet tarafından tehdit algılanmamaktır esas olan. Kültüralist çözüm, baskıcı tek tipleştirmenin panzehiri olsa da eğer sistem demokratik değilse ya da yapısal eşitsizlikler sürüyorsa, sadece vitrin düzeyinde iyileşme sağlamış olur. Öcalan’ın ifadeleri de tam bu noktaya parmak basmaktadır: Kürtlerin sadece kültürel olarak değil, siyasal ve hukukî düzlemde de eşit ve özgür hissetmesi gerekir. Aksi halde kültürel çözümler, tarihsel toplum sosyolojisinin, yani gerçek ihtiyaçların, gerisinde kalır. “Demokrasi dışı bir yol yoktur, olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir” diyen Öcalan, her türlü çözümün anahtarının demokrasi olduğunu belirtir. Yani hangi idari model seçilirse seçilsin, önemli olan karşılıklı rızaya ve katılıma dayanmasıdır.
Burada bir noktanın da altını çizmekte fayda var. Öcalan, Türkiye’nin kendi okumalarını ve küresel tecrübeler ışığında algıladıklarını es geçmiyor. Bundan ötürü bu ifadelerin içerdiği ruh, tam da devlet yetkilileri içindir. Bu hakikat şudur: Türkiye, tarihsel toplum sosyolojisine uygun, yani kendi toplumsal gerçekliğinin çeşitliliğini kucaklayan bir demokratik çözüm geliştirmek durumundadır… Öcalan’ın altını kalınca çizdiği şey, Ortadoğu toplumlarının tarihsel olarak çoğulcu yapısına uygun bir sosyo-politik model gerektiğidir. Yani “tarihsel toplum sosyolojisi”ne uygun model, farklı kimliklerin kendini anlatabildiği, katabildiği ancak bölünmüş değil birlikte olduğu modeldir.
Devlet merkezli ve aşırı milliyetçi çözümlerin başarısızlığı, bizleri devletin hegemonyasını sorgulayan, daha çoğulcu, katılımcı ve öze dokunan politik çözüm modellerine yöneltiyor.
Birçok ülkenin benimsediği hakiki yönetim pratiği, güçlü yerel yönetimle desteklenen idari özerkliktir. Kültürel haklarsa zaten evrensel insan hakları standartlarının gerektirdiği başlıklardır; kapsamlarının genişlemesi barış ortamını güçlendirecektir fakat tek başına siyasal krizi ortadan kaldırmaz. Öcalan’ın “yeni paradigma”sı, tüm bu gerçekleri es geçmeyerek esas olan seçeneğe işaret ediyor: Sınırları değiştirmeksizin devleti çok katmanlı demokratik yapıya kavuşturmayı hedefleyen “Demokratik Konfederalizm” projesidir.
M.Bookchin’in teorize ettiği, fakat Öcalan tarafından geliştirilen Demokratik Konfederalizm modeli, bu alternatiflerin başında geliyor. Bu model, ulus-devlet kurmayı hedeflemek yerine, mevcut sınırlar içinde veya ötesinde, tüm farklılıkların -etnik, kültürel, dini- bir arada yaşayabileceği adem-i merkeziyetçi bir toplumsal yapı önerir. Güç, tabandan yukarıya doğru, yerel meclisler ve komünler aracılığıyla işler. Bu yaklaşımın en somut uygulama denemelerinden biri, Rojava’dır. Bu model, etnik çoğulculuk, doğrudan demokrasi, ekoloji ve özellikle kadın özgürlüğünü temel direkleri olarak kabul eder.
Chiapas’taki Zapatista hareketi, bir diğer önemli devletsiz özyönetim deneyimine sahip. Devlet iktidarını ele geçirmeyi reddeden Zapatistalar, “aşağıdan” bir dünya kurmayı hedeflediler. “Juntas de Buen Gobierno” (yönetim kurulları) aracılığıyla sağlık, eğitim, adalet gibi alanlarda kendi otonom yapılarını işleterek, devletin dışında bir yaşamın mümkün olduğunu göstermeye devam ediyorlar.
27 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, Türkiye’nin siyasal tarihinde yalnızca bir kırılma noktası değil, aynı zamanda toplumsal gerçeklikle yüzleşmenin de bir davet metnidir. Bu çağrının merkezinde yer alan “Devletli çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır” tespiti, derin bir hakikati ifade etmektedir.
Devlet gerçeği, tarihsel toplum sosyolojisi ve güncel hakikatler ışığında; kültüralist çözümlerdeki bazı tuzakları görünür kılmaktadır.
27 Şubat Çağrısı’nın işaret ettiği şey ne geçmişin devletçi ezberlerini tekrarlamak ne de kültüralist çözümlerin sınırlarında kalmayı önermektir. Asıl öneri, toplumun tarihsel belleğini ve sosyolojik gerçekliğini dikkate alan, demokratik katılımı merkeze koyan ve farklılıkları zenginlik olarak gören bir çözümün sadece Kürtler ve Türkler için değil, modern dünyanın da ihtiyacıdır.
Tarihsel örnekler, katı tekçi ulus-devlet ideolojisini dayatan ülkelerde çok daha kanlı ayrışmalar yaşandığını (bu gerçeğe halen tanıklık etmekteyiz); buna karşın çeşitliliği tanıyan, esnek ve demokratik mekanizmalar kurabilen ülkelerin sorunlarını daha barışçıl yollarla yönetebildiğini göstermektedir. Bu bağlamda gerçek çözüm, devletin rolünü toplum üzerinde mutlak bir hegemon olarak değil, toplumun içindeki çoğulculuğu koruyacak ve kolaylaştıracak bir çerçeve sağlamaktan geçer. Devleti demokrasiye duyarlı kılmaktan geçer.
Yazının başında da devlete dair çeşitli ‘formlar-suretler’ tartışması yaptım. Devletin birçok yüzü ve felsefesi var. Her dönemde dönüşüm geçirmiş ve kendini güncellemiş. Bu güncelleme sadece kendi isteği ekseninde değil, aleyhine olan mücadelenin seyrine göre de olmuş. O halde, devlet dönüşebilir gerçeğini akılda tutmak gerekiyor.
Gerçek bir çözüm, yüzeysel bir tanınma siyasetinde değildir. Bugün, etnik ve kültürel çatışmalardan siyasal-sosyal ve toplumsal eşitsizliklere kadar uzanan karmaşık sorunlar karşısında, hemen devlet merkezli çözümlere yönelme eğilimi kesinlikle bir ezberdir.
Tüm çözümü devlet olmakta bulanların, devlet neyi çözer sorusuna tam cevapları yok? Bundan kasıtları esas manada iktidar ve güç ilişkileridir. Yine kişisel bir yerden ifade edeyim, devlet kurmaktan yana olan etraftaki arkadaşların emek, ekoloji, kadın, toplumsal eşitlik ve daha pek çok başlığa dair bir tasavvurları ve tartışmaları yok.
Kapitalizm de her şeye çare olduğunu iddia ediyor ama kişisel bunalımlardan kolektif akıl tutulmalarına dek tüm sorunların kökeninde aynı fenomen var. Bir şeyi çözmez, çözerse kendini inkar eder. Devlet meselesi de özünde böyle bir şey.
Bu alışkanlıktan sıyrılma bir zihni inşa gerektirir. Devlet kurmak sıklıkla birer reçete olarak sunuluyor. Halkların veya toplumların her şekilde devlet olmakla sorunlarını çözeceğine dair yaygın kanının aksine devletli çözümler, tarihsel toplum sosyolojisi içinden bakıldığında sorunların bizatihi kaynağıdır.
Örneğin Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında, Türk, Kürt, Ermeni, Süryani ve diğer topluluklar arasındaki tarihsel bağlar, ekonomik ortaklıklar, etkileşimler ve kültürel alışverişler, herhangi bir devletli çözümün öngörebileceğinden çok daha derin ve çok boyutludur. Bu geçmiş bellek veya refleksler ısrarla görmezlikten geliniyor.
Oysa hazineler kaybolduğu yerde aranmalıdır.
