
Almanya’da Kültürden Sorumlu Devlet Bakanı Wolfram Weimer, Ulusal Kütüphane’nin ek bina projesini dijital arşivlemeyi gerekçe göstererek reddetmesi yoğun eleştiri aldı. Her ne kadar projeyi yeniden gündeme alacağını açıklasa da bu tutum, Almanya’da dijital bir dünyada kitabın rolüne ilişkin tartışmayı tetikledi.
Dijital dünyada her şey tamam. Metin ve bilgi eksikliği yok. Aksine insanın üzerine her gün adeta binlerce kelime yağıyor. Akıllı telefona bakarken, radyonun ve televizyonun arka planda açık olduğu anlarda, komşunun sohbete başlamasıyla ya da arkadaşımızın dakikalar süren bir sesli mesaj göndermesiyle bu akıştan kaçınmak mümkün değil. Podcast’ler, paylaşımlar, yorumlar, e-postalar, son dakika haberleri… Her şey her an, her yerde karşımıza çıkıyor.
Bu yoğunluk içinde ise çok önemli bir değer ise kayboluyor: Bir düşünceye gerçekten odaklanma deneyimi.
Kitaplar ise tüm bu hızlı devinimin dışında hâlâ başka bir yerde duruyor. Çünkü onlar zaman istiyor, dikkat istiyor. Ayrıca bir akıllı telefon kadar küçük değiller. sayfaları tek parmak dokunuşuyla kaydıramazsanız, içeriklerini görünür kılmak için ne pile ne de enerji kaynağına ihtiyaç duyarlar.
“Tasarımın en üst sınıfı”
Alman yazar ve kültür bilimci Frank Berzbach, “Okuma Sanatı” adlı denemesinde insan ile kitap arasındaki özel ilişkiyi şöyle tanımlıyor:
“Kitaplar tasarımın en üst sınıfına aittir. Elleri okşayan nesnelerdir, duyular için bir zevktir. Bir kokuları, bir dokuları vardır. Onlara estetik bir duyarlılıkla tepki veririz.”
Peki bu duyarlılık tam olarak nedir? Kitap bizi neden büyüler? Sadece içindeki hikâye mi etkilidir?
Hayır, o bir bütündür. Gerçek bir kitabı elde tutmak, hissetmek, – bazı sayfalar o kadar incedir ki çevirmek bile başlı başına duyusal bir deneyim olur-, koklamak ve bakmak, okumayı özel bir zevke dönüştürür. Çünkü kitaba uzandığımız anda dururuz. Ve artık çoğu zaman lüks saydığımız bir şeyi, yani zamanı kendimize veririz.
Plak dinlemek gibi
Bu durum bir plak dinlemeye benzer: Plak dikkatle kılıfından çıkarılır, pikaba yerleştirilir, iğne özenle üzerine indirilir ve ilk hışırtılar duyulduktan sonra müzik başlar. Bu ritüel, müziği Bluetooth hoparlöre akan playlist’ten (çalma listesinden) daha bilinçli algılamamızı sağlar.
Okuma Sanatı adlı kitapta “Hesaplanmış dizi kurguları ve bitmeyen oyalanmalar çağında 19. yüzyıldan bir roman klasiği okumak devrimcidir” deniyor. Bu sözler, Emily Brontë’nin “Uğultulu Tepeler”ini ya da Theodor Fontane’nin “Effi Briest”ini dijital bir cihazda okuma fikrini bile uygunsuz kılıyor. Dilin güzelliği, kelime seçimi, cümle yapısı bizi dünyanın daha sessiz, hayatın daha yavaş aktığı ve düşüncelere daha fazla yer açılan zamanlara götürüyor.
Ancak çağdaş romanlar da öylece “arada” okunamaz. Sırada beklerken ya da iki randevu arasında hızlıca tüketilecek metinler değildir. Aynı durum, bilgiyi titizlikle araştırarak sunan kurgu dışı kitaplar için de geçerlidir. Hiçbir algoritma müdahale etmez, hiçbir akış dikkati dağıtmaz, hiçbir bildirim bölmez. Bir kitap, istemediğimiz tartışmalara bizi sürüklemez. Mesela bir Instagram gönderisinin altındaki gibi yorumlar olmaz. Bu yüzden kitaplar aynı zamanda sessizlik mekânlarıdır.
Kütüphaneler de bir nevi ruhani mekanlardır. Bu “kitap tapınaklarına” adım attığınızda sizi özel bir sessizlik karşılar. Hafif bir uğultu, fısıltılar, sayfa hışırtıları, arada bir çekilen bir sandalye, gıcırdayan bir tahta döşeme… Bu mekanların kendine özgü bir kokusu vardır.
İnsan, sanki zamanın durduğu bir dünyaya dalar. Eski ve yeni kitaplara, dergilere ya da fotoğraf albümlerine bakan diğer insanlarla birlikte küçük bir topluluk oluşturur. İnternetten daha fazla cevap bulabileceğine inananların topluluğu…
Kişiliğimizin aynası
Bu deneyim eve, kendi kitaplığımıza da taşınabilir. Orada sadece renkli kitap kapaklarını, kendi düşünce tarihimizin izlerini görürüz. Yıllar içinde yıpranmış cep kitaplarından, özenle seçilmiş yeni yayınlardan ve çoktan unutulmuş keşiflerden oluşan kendine özgü bir düzen oluşur. Bizi şekillendiren kitaplar. Defalarca okuduklarımız. Ya da hâlâ okunmayı bekleyenler…
Belki de dijital dünyadan en büyük farkı budur: Bir kitap kaybolmaz, kalır. Ve bir gün yeniden ona uzanırız, meraktan, özlemden ya da sadece orada olduğu için. Frank Berzbach bunu tek bir cümleyle özetliyor:
“Kitaplarla yaşayanın her zaman bir yuvası vardır.”
DW – Silke Wünsch