Aktüel Yorum

Deniz Gezmiş sormuştu: Marksist cunta ne zaman geliyor?

Bankayı Deniz Gezmiş’ler soymuştu. ODTÜ’de saklanıyorlardı. Ama biz Devrim’e manşet çekmiştik, “Deniz Gezmiş: Banka soygunuyla ilgim yok!” diye…

GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN – 22

Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla…

1970 yılı…

Deniz Gezmiş...
Bir gün Ankara’daki Devrim gazetesi
bürosuna Filistin gerillası kıyafetiyle,
daha doğrusu Filistin Kurtuluş Örgütü
gerillalarının giydiği üniformayla gelmişti.
Yeşil parkası,
ona uygun haki renkte,
iki yanı cepli pantolonu,
uzun konçlu lastik botlarıyla…
Uzun boylu, yakışıklı,
aslan gibi bir gençti.
Güler yüzlü, etkileyici bir havası vardı.
Ne günlermiş!
Filistin’den, FKÖ’nün savaşçı yetiştiren kamplarından,
gerilla giysisiyle Türkiye’ye geliyor.
Ankara’nın göbeğinde,
Kızılay’da elini kolunu sallaya sallaya dolaşabiliyor.
O zamanlar öyleydi, tuhaftı işler!
Deniz Gezmiş, Devrim’deki sohbetimizde
Uluç Gürkan ve benimle kafa bulmuştu.
Alaylı bir dille,
Marksist cunta
ne zaman iktidara gelecek,
daha ne kadar bekleyeceğiz
?”
diye sormuştu.

Ankara’da bir banka soyuldu

Aslında iki taraf da birbirini
kullanma peşindeydi.
Buna “ittifak siyaseti” diyenler vardı.
Doğan Bey arada bir Uluç’la beni uyarırdı,
Sakın küstürmeyin devrimci gençleri,
büroya gelip gitsinler”
derdi.
Belki iki tarafı da kullanan bir “üçüncü güç” vardı,
sizlerin o tarihte kestiremediğiniz.
Küçümsediğiniz.
Ya da bilmeden emellerine
alet olduğunuz bir “üçüncü güç”…
Aktan’lar, Kuseyri’ler
İktidar namlunun ucunda
sözü ağızlarından eksik olmazdı.
Arada bir yakınırlardı,
ellerinin altında fazla “makine”,
yani tabanca yok diye…
1971’in ocak ayı.
Türkiye hızla askeri müdahaleye doğru gidiyor.
Ankara’da bir banka soyuldu.
Adımız gibi biliyorduk ki bu bankayı
Deniz Gezmiş’ler soymuştu.
ODTÜ’de saklanıyorlardı.
Ama biz Devrim’e manşet çekmiştik,
“Deniz Gezmiş: Banka soygunuyla
ilgim yok!” diye…

Deniz Gezmiş’ler için sahte bildiri… Yırtıp atmıştık nedense…

Deniz Gezmiş kimin arabasıyla
Ankara dışına kaçırıldı?
Bizim gruba, Doğan Bey’e yakın
bir yüksek mühendisin özel arabasıyla…
O sıralar gazeteci bir ağabeyinle birlikte,
Çankaya’daki onun evinde daktilonun
başına geçip sahte bir bildiri yazmıştınız.
Evet, Deniz Gezmiş’ler için yapmıştık.
Bankayı biz soymadık!” gibisinden
bir bildiriydi bu.
Çünkü askeri darbe eşikteydi.
Bunu bildiğimiz için,
bu yolla Deniz’lere yardımcı olacağımızı sanmıştık.
Ama sonra nedense yırtıp atmıştık o bildiriyi…

Bombalı ve dinamitli günler…

O günler bombalı günlerdi!
1970’le 1971’in ilk aylarının Ankara’sında
geceleri tek tük bomba sesleri duyulurdu.
Bazılarını önceden bilirdik.
Hatırlıyorum,
Adalet Partisi’nin
Kızılay’daki bir binasında
akşam vakti patlayan
tahrip gücü düşük bombayı…
Bir başka bomba,
Adakale Sokak’taki Devrim dergisi
bürosunun yakınındaki Mason Derneği’nin
bahçesinde patlamıştı.
Bomba değil dinamitti o.
Kim getirmişti dinamiti?
Bir 27 Mayısçı,
Milli Birlik Komitesi üyesi İrfan Solmazer değil mi?
Dinamitler, arabasının bagajında gelmişti.

“Deniz, ABD Büyükelçiliği’ni tara ve yok ol” diyorum

İrfan Solmazer’i yıllar sonra
emekli bir deniz binbaşısı anlattı.
12 Mart öncesinin cuntacılık
faaliyetlerinde bulunmuş,
o tarihlerde bizim gruba yakın
Erol Bilibik’in söyledikleri ilginçti:

“Bir gün Orhan Kabibay’ın evinde toplandık.
Hidayet Ilgar, Talat Turan, İrfan Solmazer
ve daha birçok kişi vardı.
Bir ara İrfan Solmazer bana, ‘
Erol sen Denizcileri ihmal etmişsin’ dedi.
Kimi ihmal ettiğimi sorunca,
‘Sarp Kuray’ı, Deniz Gezmiş’i ihmal etmişsin.
Hiç temas kurmamışsın.
Ama ben İstanbul’da, Ankara’da onlara
mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum’ dedi.
Ben şaşırdım.
Yanımızdaki Talat Turan’ın da yüz ifadesinden
çok şaşırdığını anladım.
‘Başka ne yapıyorsunuz’ diye sorunca
İrfan Solmazer’in yanıtı şu oldu:
‘Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı falan oturtuyorum.
Demokratik bir tartışmayla
eylem kararı alıyoruz.
Amerikan Büyükelçiliği’nin
ön kapısının kurşunla
taranmasına demokratik olarak
karar veriyoruz.
Bu demokratik tartışmada
lider ben oluyorum,
emri ben veriyorum.
‘Deniz Gezmiş,
ABD Büyükelçiliği’ni tara ve yok ol’ diyorum.
Sarp Kuray’a ‘Git şurayı bombala’
emrini veriyorum.
Bu işlerden Kabibay’ın
mutlaka bilgisi vardı.
Dolayısıyla Deniz Gezmiş’i,
Sarp Kuray’ı, herkesi kullandılar.
İrfan Solmazer 12 Mart’a 24 saat kala
Almanya’ya uçuruldu.”
(Erol Bilibik, Cumhuriyet gazetesi, 10 Mart 1996, s.8)

Deniz Gezmiş darağacına gitti,
Sarp Kuray da hapse, işkenceye…

İdama karşı imza kampanyası

Darbenin beklendiği günlerdi.
1970 sonları…
Kızılay’da bir binanın cephesine
kocaman bir pankart asılmıştı:

İktidar gaflet ve delalet içinde!”

Atatürk’ün sözünden esinlenen
bu pankartın fotoğrafı ertesi gün
Cumhuriyet gazetesinin manşetine oturmuştu.
Belki de o pankart,
Cumhuriyet’in manşetindeki yerini bulsun diye
asılmıştı Kızılay’ın göbeğindeki o binaya…
Evet!
Askeri biraz daha kışkırtmak için…
O zamanlar demokrasi tanımlarımız farklıydı.
Biz demokrasi ile devrime giden yoldaki demokrasiyi,
onlar Batı tipi demokrasiyi kastederlerdi.
Tabii bizim savunduğumuz demokrasi
ne kadar Batı demokrasinin tam zıttı idiyse,
onların 1960’larda demokrasi diye
yutturdukları da farklı değildi.
12 Mart, çokpartili sistemi
bir süre için rafa kaldırırken,
bizim şiddete dayalı devrim
oyununa da paydos
demişti.
O tarihlerde politikada şiddeti severdin,
meşru sayardın.
Hem de nasıl!
1972 yılının ilkbaharında,
Deniz Gezmiş’lerin darağacına gittiği günlerde
idamlara karşı imza kampanyası açılmıştı.
Kimileri imzalamaktan kaçınmıştı.
Gerekçeleri neydi bilir misin?

“Ben de iktidara gelince şiddet yapacağım.
Sınıf düşmanlarımı asacağım.
Şimdi bunu imzalarsam,
sonra kendi kendimle ters düşerim.”

Biz politikada “devrimci şiddet”ten
söz ederken üç genç ipe gitti:
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan…
İdam gecesi kahrolmuştuk.
Sabaha karşı son sözleri
ve babalarına yazdıkları mektupların metinleri
Ankara’da benim eve de ulaştırılmıştı.
Alman dergisi Der Spiegel için
bir haber yazmıştık rahmetli Örsan Öymen’le.
Almancaya Örsan’ın çevirdiği haber
ertesi sabah Ankara’dan uçakla
Hamburg’a giden birine teslim edilmişti.
Bak, o mektuplar.
Sararmış, kenarları tirfillenmiş.
Metinlerini, Halit Çelenk’in idamları anlatan
İdam Gecesi Anıları isimli kitabının
içine koymuşum.
Bütün ömrünü devrimci gençler için
hukuk savaşına adamış olan Halit Bey,
Hasan Cemal Arkadaş’a” diye imzalamış kitabı…

23 yıl geçmiş.
6 mayıs 1972 gecesi,
Deniz Gezmiş Ankara Merkez Cezaevi’ndeki
hücresinde sehpaya gitmeyi beklerken
Baba” diye başlayan mektubunda
şunları yazmış:

“Mektup elinize geçtiği zaman
aranızdan ayrılmış bulunuyorum.
Ben ne kadar üzülmeyin dersem
yine de üzüleceğinizi biliyorum.
Bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum.
İnsan doğar, büyür, yaşar, ölür.
Önemli olan çok yaşamak değil,
yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.
Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum.
Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım,
hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir.
Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın.
Oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.
O, bu yola bilerek girdi ve
sonunun da bunun olacağını biliyordu.
Seninle düşüncelerimiz ayrı ama
beni anlayacağını tahmin ediyorum.
Sadece senin değil,
Türkiye’de yaşayan Türk ve Kürt halklarının da
anlayacağına inanıyorum.
Annemi teselli etmek sana düşüyor.
Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum.
Kendisine özellikle tembih et.
Onun bilim adamı olmasını istiyorum.
Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki
bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.
Son anda yaptıklarımdan
en ufak bir pişmanlık duymadım.
Belirtir; seni, annemi, ağabeyimi, ve kardeşimi
devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım.”

Deniz’in son sözlerini
başka dosya kâğıdına
daktiloyla yazmışım:

“6 mayıs 1972 sabaha karşı,
Yaşasın Türkiye halkının bağımsızlığı,
yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ilkeleri,
yaşasın Türk ve Kürt halklarının
bağımsızlık mücadelesi.
Kahrolsun emperyalizm.
Saat 01.25 – 02.15.”

Deniz’in babası Cemil Bey’i hatırlıyorum.
O günlerde hep Anka Ajansı’na gelirdi.
Kızılay’ın göbeğindeki
gökdelende olan tek odalı büromuza.
Altan ve Örsan Öymen kardeşler,
Anka’yı 12 Mart sonrası işsiz kalınca kurmuş,
böylece bizleri de işsizlikten kurtarmışlardı.
Bizler, Gül Önet, Ahmet Kahraman, Örsan Öymen
Daktilo başında, teleks başında
takır tukur çalışırken,
Cemil Bey karşımıza gelir oturur,
hiç ses çıkarmaksızın saatler boyu
gözlerimizin içine bakarak beklerdi.
Öyle oturur, yüz ifadelerinizi izlerdi.
Belki oğluyla ilgili iyi bir haber vardır diye…
Ama o iyi haber hiçbir zaman gelmedi.
Af kampanyaları işe yaramadı.

Menderes’lerin intikamını alıyorlardı: “Üçe üç”

Bir mucize olsa,
Deniz Gezmiş’ler idamdan kurtulsa
diye dua ederdim.
Soygunların,
adam kaçırmaların,
bombalama eylemlerinin değil
devrimci eylem” olduğuna inanırdım.
Haklı bir dava uğruna yapıldıkları için de
doğrulukları konusunda en ufak bir kuşkum yoktu.
Terörün devrimcisi, savaşın devrimcisi…
O zamanlar sen “devlet kaynaklı”
terörün daha ağır bastığını düşünürdün.
Deniz Gezmiş’ler kurtulmadı.
İdamlar, 1972’nin mayıs ayında
bir bahar günü sabaha karşı
parlamentoda onaylandı.
Başta Süleyman Demirel olmak üzere
Adalet Partisi milletvekilleri,
sanki 27 Mayıs sonrası,
on yıl önce idam edilen
Menderes’lerin intikamını alıyorlardı.
Üçe üç” diye,
yani Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve
Fatin Rüştü Zorlu’ya karşı
Gezmiş, Aslan, İnan diye bağıran,
parmaklarıyla üç işareti yapanlar vardı
o gün parlamentoda…
İdamların ertesi günü
Deniz’in babası gözünün önüne geliyor mu?
Cemil Gezmiş’in o çökmüş hali,
gözbebeklerine oturmuş o derin acı,
yüzündeki hüzünlü ifade…
Lafın hükmü kalmamıştı.
Bizim de kendisine söyleyecek sözümüz…
Bütün gün göz göze gelmemeye çalışmış,
gelince de bakışmakla yetinmiştik.
Aradan geçen çeyrek yüzyıl sonra
Deniz’le ilgili bir olayı unutamıyorum.
1996 yazı…
İstanbul’da, Açık Hava Tiyatrosu’nda
Fahir Atakoğlu’nun konserinde
dev ekrana Deniz Gezmiş görüntüsü çıkınca
müthiş bir alkış kopuyor.
Belki de Deniz’e yapılmış olan haksızlığa
bir meydan okumaydı bu alkışlar…

Deniz’leri kışkırtmadınız mı, onları kullanmadınız mı?

12 Mart günlerinde,
rakı sofralarında Deniz’leri
idam sehpasına gönderenlere
ne çok bela okuduğun malum.
Ama bu arada hiç düşündün mü?
Onların ipe gitmesinde sizlerin de,
yani devrim grubunun da payı yok muydu?
Marksist cunta ne zaman iktidara geliyor?
diye sizinle dalga geçen Deniz’in
kendi ütopyasının peşinde ölüme koşmasında,
sizin yarattığınız beklentiler de
rol oynamamış mıydı?
Ben de onun gibi genç bir insandım,
fedai rolündeydim
” deyip
işin içinden sıyrılamazsın.
Çünkü “Devrim yolu ancak askerle
ittifak halinde yapılacak
bir darbeyle açılır,
iktidar namlunun ucunda;
cici demokrasiyle,
halkın oyuyla
bir yere gidilemez,
seçim sandığından sadece
gericiler
çıkıyor” diyerek
Deniz’leri kışkırtmadınız mı?
İstanbul, Ankara sokaklarında
“Ordu gençlik el ele, milli cephede!”
diye sloganlar ata ata yürürlerken,
“sol Kemalistler”e,
“solcu cuntacılar”a,
“devrimci demokratlar”a,
yani sizlere güvenmediler mi?
Onun için sizleri “yol arkadaşı
ilan etmediler mi?
Sizler de buna ses çıkarmayıp
ülkede istikrarsızlığı körüklemek için
onları bir yerde kullanmadınız mı?

Hepimiz sorumluyuz!

Bütün bu söylediklerinde
gerçek payı var.
Deniz’lerin ipe gitmesindeki
sorumluluk payımı her geçen yıl
daha çok kabullendim.
“Devrim mücadelesi idi” deyip
geçmedim, geçemezdim.
12 Mart 1971 darbesi sonrasında
askeri hapishanelerde
çok arkadaşım zulüm gördü,
acı çekti.
Doğan Bey, İlhan Abi, İlhami Abi,
hepsi Ziverbey Köşkü’nden,
yani işkence evlerinden geçtiler.
Ama Deniz’ler yaşamıyor!
Doğru.
Denizler de yaşasaydı keşke!
İdamlar olmasaydı!
Ne 27 Mayıs ne 12 Mart
ne 12 Eylül idamları…
Siyasal cinayetler de olmasaydı.
Faili meçhulü, meçhul olmayanı…
Hiç biri olmasaydı!

Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu