
Çaresizin çaresizlikle çırpınışları…
Dostoyevski 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. Daha sonra ona bambaşka dünyaların kapısını açacak yüzlerce insan ile kamplarda kaldı. Karakterlerine tanık oldu. İdam günü gelip çattığında ve sıra tam ona geldiğinde bir emir yetişti infaz yerine. Kral bağışlamıştı onları. İdam durdu… Ölüm cezası hapis cezasına çevrildi. Son ana kadar öleceğinden şüphesi olmayan Dostoyevski daha sonra kardeşine yazdığı bir mektupta bu durumu şöyle ifade ediyor: “Çöküntü yaşamadım ve ruhumu yitirmedim. Yaşam her yerde canlılık dolu, yaşam bizim içimizde, dışarıda değil. Bu düşünce etime kemiğime işledi.”
Yaşamın dışarıda değil de gerçekten içimizde olduğu gerçeği çok değerli bir tespit ve yol gösterici. Bugünün korkunç dünyasında algılanan şey yaşamın tamamen dışarı olduğu gerçeği üzerine kurulu. Zaten kapitalist modernitenin tüm çabaları da bunu bu şekilde göstermeye çalışmak. Fakat işler hep öyle olmuyor. Şengal’den çıkan modern Derwêş’lerin fotoğraflarına bakınca aklıma bu durum geldi. Ağlayan küçük kızın fotoğrafı, annenin bakışı tam olarak yaşamı içeriden hissedenlerin yarattığı duygu ile ilgiliydi. Bu görüntüler de insanın etine, kemiğine işliyor.
***
Cennet ve cehennemin var olmadığını, varsa şuan yaşadıklarımızdan ibaret olduğunu, her şeyin burada yaşandığına inanan ve söyleyenlerin sayısı az değildir. İçinden geçtiğimiz bu zaman, ilişki kurduğumuz çevre-insan, peşinden gittiğimiz inançlar, yol gösterdiğine inandığımız ideolojiler bizim cennet veya cehennemimize dönüşür. Misal Calvino iki yolu var acı çekmemenin diyor. Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol ise riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek…
Tam da cehennemvari bir dönemden geçerken, dikkat ve eğitimin ne kadar önemli olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Etraftaki çoğunluk ateşe odun taşıyor, ağzı ile zehir taşıyor. Düşünceleri ile iktidarı taşıyor. Yaşatılmaya, yanına çekmeye değer onlarca insan öylece bekliyor. Bunun adına örgütleme, bunun adına pes etmeme, bunun adına inat deyin; ne derseniz deyin. Umudun zaferden değerli olduğu nokta burasıdır.
***
Deleuze “Kritik ve Klinik” kitabında diyor: “Kişi kendi nevrozlarıyla yazmaz. Nevroz, psikoz; bunlar, yaşam geçitleri değil, süreç kesintiye uğradığında, engellendiğinde, tıkandığında içine düşülen durumlardır. Hastalık bir süreç değil, ‘Nietzsche örneği’nde olduğu gibi, sürecin durmasıdır. Bu haliyle yazar da hasta değil, daha ziyade hekimdir, kendisinin ve dünyanın doktorudur. Dünya, hastalığın insanla karıştığı semptomlar bütünüdür. Bu durumda, edebiyat bir sağlık girişimi olarak ortaya çıkar.”
Bu belirlemeyi akademiye, felsefeye, kültür sanata ve daha pek çok alana uyarlayın. Hepsinde benzer yere çıkacaktır diye düşünüyorum. Gerçek bir sağlık girişimi! Diğer türlüsü hastalıklıdır. Örneğin sanatı ele alalım. Sanat her şeyden önce kültürel bir yanıttır. Önemli bir özelliği yaşama dair her şeyi konu edinmesidir. İnsanın doğaya kendini ispatlama çabası olup, ayrıca kendinden ona kattıkları kabul edilir. Peki, böyle bir durumda sanatın görevi nedir? Yaşamın karşısında mı yer alır tarafında mı?
Edebiyat, sanat, aydın… Bunlara düşen görev sağlığı korumaktır, bozmak değil. Savaş insanı deforme eden bir şeydir. Savaşın karşısında yer almayacak bir sanat alanı, dünyaya ve kendine çare değildir. Sanatın özelliği, güzelliği, değeri, değiştirme gücü ve anlamı da bu duruşundan gelir. Tarafsızlık kisvesi, yok kendisi için olan sanat anlayışı sadece bir kaçıştır.
Her gün sınıra gitmek istiyorum, Efrîn’e gitmek istiyorum deyip, Hatay’a giderek görsel şov yapıp ölümleri kutsayanları gördükçe ve bunlara da sanatçı dendiğine tanık oldukça insan kahroluyor. Onlar sanatçı değil, savaşın imtiyazlı lejyonlarıdır.
***
Arno Gruen ‘niçin düşmanlara ihtiyaç duyarız?’ diye soruyor ve “Empati’nin Yitimi” eserinde bunun cevabını veriyor. Bu cevapla da bugünün zalimlerini, diktatörlerinin iç dünyasını çarpıcı bir tespitle anlatıyor. Dünyanın dört bir yanına uzanmış ve bin bir kılıfla örtülmüş faşizm türlerini, yıkımlarını gerçekleştiren kişilerin ardındaki nefretin kökleri her zaman kendilik nefretinde, inkâr edilmesi gereken kendi kurban oluş durumuna duyulan nefrette olduğunu söyler.
Öyle ki bu zalim kan dökücüler “Kendi yâdsınmış ve bastırılmış acısını yakalamak için başkalarını aşağılayacak, başkalarına işkence edecek ve hasar verecektir. Aynı zamanda kendi ruhsal hasarını gizlemek için de bu edimini inkâr edecektir.”
Bu aşamadan sonra gerçekleşen de şudur: “İnkâr, kurban durumunda olanı suçlu haline getirir ve kurbanlarla suçluları ayırt etmeyi hepimiz için belli ölçüde güçleştirir: kurbanlar suçlu, suçlular da kurban durumunda görülür. Bunları birbirine karıştırmak, bizim kültürümüz için tipik bir özelliktir“
Sonuç olarak güçlü görünmeye çalışan kişinin gerçek bir zayıflık örneği olduğunu belirtiyor:
“İnsan başkalarını cezalandırabildiği, aşağılayabildiği, hatta yok edebildiği sürece kendi kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmaz. Zaten yüzleştiği an kendi kurban durumunda oluşuyla göz göze gelecektir. İnsan kendi çaresizliğini algılamak istemiyorsa veya buna izin verilmiyorsa, bu yüzden çaresiz durumda olan bir başkasını cezalandırıyor. Düşmanlar bizim çaresizliğimizin yerini alırlar. Kendimizi güçlü, katı, hatta şiddet eğilimli göstererek kendi yüzümüzü, kendi zayıflığımızı ve çaresizliğimizi diğerlerinden olduğu gibi kendimizden de saklarız.”
