Sağlık koşulları yüzünden site aktualize edilmeyebilir. Kusura Bakmayın  

Aktüel Yorum

Varoluşçu Felsefe Nedir?

Varoluşçu felsefe, insanın kendi özünü, kaderini, geleceğini, etki altında kalmadan kendisinin belirlemesi gerektiğini savunan bir felsefi akımdır. Kökleri Antikçağ’a kadar uzansa da esasen 20. yüzyılda kendisini göstermiş bu akımın aktüel olduğunu söylemek yanlış olmaz. Her türden geleneğe itiraz eden ve bu gelenekleri eleştiren, onu aşmayı öneren bu felsefenin kaynakları arasında Sokrates ve öncesi vardır.

Akılcılık, deneycilik türünden felsefenin en köklü akımlarına karşı bireyi, duyguları, tutkuları önplana çıkaran, somut insan tekine yönelen bu anlayış günümüzde yeniden canlanmıştır. Hatta son on yıllardır daha da aktif hale geldiği söylenebilir. Dolayısıyla Felsefenin Gözü’nde bu hafta varoluş felsefesini ana hatlarıyla ele almak üzere buluşmayı planlıyoruz. Zamanı olanları, varoluşçu filozofları merak edenleri ekrana bekleriz.

Varoluş Özden Önce Gelir

20. yüzyıl, sanat ve politika açısından olduğu kadar felsefe açısından da “zengin” bir yüz yıl oldu. Sınıflı toplumların yapısına uygun olarak yeni felsefeler ortaya çıktı. Fenomenoloji, eleştirel teori, yorum bilim olarak bilinen hermenötik, yapısalcılık ve postmodernizmi bu akım ve anlayışlara örnek olarak gösterilebiliriz. Varoluşçu felsefe de bunlardan birisidir. Belki de çağa en çok etki etmiş bir felsefedir denilebilir. Çünkü günümüzde bile sıklıkla konuşulan filozofların birçoğu varoluşçu filozoflar olarak bilinir. Kimler yok ki içinde?

Kierkegaard, “Tanrı öldü” diyen Nietzsche, Husserl’den tutalım da; Jaspers, Marcel, Ponty, elbete ki Heidegger bu ekol ile ya doğrudan ya da dolaylı ilgi içindeki filozoflardır. Dahası var. “Varoluş özden önce gelir” sözüyle varoluşçu felsefenin popülerleşmesinde rol oynayan J. P. Sartre ve eşi, sevgilisi olarak da bilinen ve “kadın doğulmaz kadın olunur” sözlerini kullanan kadın filozof Simone de Beauvoir’ın da mutlaka anılması gerekir.

Felsefe Değişmeden Duramaz

Hem 20. yüzyıl felsefesindeki hem de varoluşçu felsefedeki bu çeşitliliği, sosyal dünyanın doğasından ayrı olarak ele almak zordur. Çağımız, Hilferding, Lenin ve Buharin gibi filozoflara göre kapitalizm ötesi bir çağa girmiştir: Emperyalizm çağı. Dolayısıyla felsefe, kaynağını önceleri feodal, köleci ve kapitalizm çağından alırken şimdi yeni bir evre daha eklenmiş olduğu için buradan da almaktadır.

Dünyanın değişmesi durumunda düşün, sanat görüşleri gibi felsefe de “ben değişmiyorum” diyemez! 20. yüzyıl, aynı zamanda proleter devrimler çağı olarak da bilinir. Felsefe tarihinde önemli bir milat olan tarihsel materyalizm de buna paralel olarak yeni bir boyut kazanmıştır. Tabir yerindeyse tarihsel materyalizm felsefesi, teoriden somuta dönüşmüştür. Marksist teori, Sovyetik dinamikler olarak görünüşe çıkmış, teori pratiğe irca etmiştir.

Varoluş Felsefesi ve Edebiyat

Varoluşçu felsefe geleneksel değerlere karşı bir meydan okuma gibi görülür. Dinsel kurumların, yerleşik kültürlerin, hatta bilimin, felsefenin, filozofun, tarihsel olguların, varolan ahlakın, ideolojilerin, insan üstündeki tahakkümün, insanı koşullamasını, onu baskı altına alıp belirlemesini sorgulayan bir felsefedir. Bu yönüyle devrimci bir özelliğe de sahiptir. Böylesi olumlu, aktif ve canlı bir felsefe olmasına rağmen gerçekte toplumsala karşı tekile yönelen, dikkatini dışdünyaya karşı içdünyaya çeken, nesnele karşı özelin izini süren bir felsefedir.

Varoluşçu filozoflar, bilimin, politikanın, hatta bir ölçüde felsefenin “kuru ve sığ” dilinden ziyade sanatın romantik, çarpıcı, metaforik, şiirsel, canlı diliyle konuşmayı tercih ederler. Örneğin Kierkegaard ve Nietzsche başta olmak üzere varoluşçu filozofların, şiir dizeleri veya aforizmalar biçiminde yazdığı görülmektedir. Ayrıca Albert Camus ve Sartre’ın bir çok eseri ise felsefi metinden ziyade sanat ve edebiyat metni olarak yazılmıştır. Camus’nun “Yabancı”, Sartre’ın “Bulantı” adlı eserleri buna örnek verilebilir. Nietzsche’nin “Şen Bilim” isimli kitabı da şiire çok benzer. Bu yüzden olsa gerek, varoluş felsefesi aydın, sanatçı ve küçük burjuva kesimlerin ilgisini çeken bir yerde konumlanır.

Marifet Yolda Olmaktır

Varoluş felsefesi veya varoluşçu filozoflar dediğimizde kesin ve katı ilkeleri olan bir düşünce ve filozof tipolojisinden söz etmek zordur. Her şeyden önce bu felsefe belli bir sistemi, çerçevesi çizilmiş bir ekol olmayı reddeder. Bu felsefeye göre olgulardan, gerçeklerden daha fazlasıyla yorumlar, açıklamalar, anlamlar vardır. Heidegger’in işaret ettiği gibi varlığın anlamının ne olduğu merkezdedir. Önemli olan dil ve anlamdır, anlatımdır, ifadedir. Bu yüzden de bir yere varmak değil, Jasper’in dediği gibi marifet, “yolda olmak”tır.

Heidegger içinse dil, varlığın önüne geçer, onun evi olur: Dil varlığın evidir. Varoluşçu filozoflar aynı zamanda birbiriyle çatışır. Tanrı’ya inananlar ve ateist filozoflar olarak iki ana kampa ayrılırlar. Fakat, onlara sorarsanız bunun hiç bir önemi bulunmuyor. Önemli olan, insanların dindarlığı veya Tanrı inancını, kendi özgür iradeleri ile seçip seçmedikleridir. Demek ki varoluş felsefesinde “seçim yapma” serbestisi, her şeyin kralı olmuştur.

Akıl ve Teknoloji Eleştirisi

Kilise ve cami kurumunun etkisiyle dindar olmak meşru değildir. Ama bunlardan özerk olarak din seçmek özgürlüktür! Örnekler çoğaltılabilir. Komünist partisinin baskısıyla veya onun etkisiyle değil kendi özgür seçimlerle komünist olmak veya partiye girmek varoluşu gerçekleştirmek oluyor. Yalnızca böylesi durumlar özgürlük olarak algılanıyor. Diğeri, sürüleşmek, şeyleşmek, sıradanlaşmak, köleleşmek olarak betimleniyor.

Varoluşçu felsefe açısından insan dünyaya atılmış, hatta kendisine sormadan dünyaya fırlatılmış bir varlıktır. Kimsesiz, umutsuz, kaygılı birisidir. Her şeyden korkar, ürker, titrer. Çünkü insan bir sistem içine, birbakıma kurtlar sofrasının içine doğuyor. Bu kurtlar sofrası da insanı “adam” etmeye çalışıyor. Ediyor da! Sistem bunu, kilise ve cami aracılığıyla yaptığı gibi okul, bilim, akıl ve teknoloji aracılığıyla da yapıyor. İnsanları evlendiriyor, askere gönderiyor, savaştırıyor, çalıştırıyor, inandırıyor, ibadet ettirtiyor. Bu dünyaya alışan insan, kendi arzusu ile bunları yaptığına inanıyor!

Nihilizm ve Mutsuz İnsanlık

Oysa varoluşçu felsefe açısından bunların tümü insana, zorla veya rızayla dayatılıyor. Çok az insan bunun bilincinde oluyor. Bunun bilincinde olan insanları, varoluş filozoflar çeşitli terimlerle betimliyor. Nietzsche üst insan, Heidegger dasein, Sartre özgür insan diyor. Bunlara göre bilimsel, felsefi, sosyal ilerlemeye rağmen insan halen varoluşunu ve özgürlüğünü gerçekleştiremiyor: Mutsuz insanlık! Buradan bakıldığında varoluşçu filozofların bütün yarattıkları farkındalığa rağmen pasif, geri çekilen, pesimist ve nihilist bir felsefe kurdukları söylenebilir.

Varoluşçuluğun, ortaya çıktığı dönemin iktisadi, sosyal ve siyasal özelliklerinin, kötümser felsefe kurmakta payı vardır. Dünya savaşları, insanlığın bütün zenginliğini kuşkulu hale getirmiş, hiç bir şeye inanç ve güven bırakmamıştır. Nazizm ve faşizm nedeniyle bütün insani değerler de tuz ve buz olmuştur. Dolayısıyla mutsuz bir insanlık hasıl olmuştur. Bu yüzden “her koyun kendi bacağından asılır” sözünde olduğu gibi kişi, çevreye, topluma değil kendine bakmalı, kendini merkeze almalıdır. Bu yaklaşım günümüzü ve ülkemizi de açıklar gibidir. Sosyal ve sınıfsal mücadeleye veda edip kırsal bir alanda ya da mümkünse Avrupa’ya kapağı atıp ömür törpülemek!

Varoluşçu Felsefeye Eleştiri

George Lukacs gibi Marksist düşünürlere göre varoluşçu felsefe esasen bir burjuva ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Üstelik Lukacs bunu, J. Paul Sartre gibi varoluşçuluğun Marksist kanadına rağmen söylüyor. Zira Sartre, bir varoluşçu olarak Maksizmi savunmuştur. Marksizmi, çağımızın aşılamaz felsefesi olarak görmüştür. Dolayısıyla da “Varoluşçu Marksizm” denilen akımın kurucusu olarak bilinir. Lukacs “Marksizm mi Varoluşçuluk mu?” adıyla yazdığı kitapta Marksizm dışı bütün 20. yüzyıl felsefelerini aynı kefeye koyuyor ve burjuva felsefeleri olarak değerlendiriyor. Hatta aynı Lukacs, “emperyalizm felsefesi” ifadesini kullanıyor.

Lukacs, varoluşçuları eleştirmekte ve burjuva olarak itham etmekte haklı olabilir. Çünkü Nietzsche’nin üstün insan tezi, Heidegger’in Hitler hayranlığı, Kierkegaard, Jaspers ve Marcel’in dinciliğe, romantizme meraklı oluşları komünistlere kuşkulu gelmiştir. Üstelik varoluş felsefesi, toplumsal eşitlik ve kitlesel özgürlük gibi ideleri de, bireyi görmezden geldiği bahanesiyle reddeder. Varoluşçu felsefe, netice itibariyle bireysel özgürlüğü, hümanizm (insan) adına merkeze alan bir pozisyonda olsa da, sınıf gerçeğine, emek ve üretime uzak durduğu için ayrıca her türden sömürüye gözünü kapattığı için burjuva sınıfının yanında konumlanıyor.

Mehmet Akkaya

1964’te Malatya’da doğdu. İlkokulu Malatya’da okudu; orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. Kocasinan Lisesi’nden sonra Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. Maltepe Üniversitesi’nde Psikoloji, İnsan Bilimleri ve Felsefe Bölümü’nde yüksek lisans (master) yaptı; dil ve kültür felsefesi konusundaki tez çalışmasıyla mezun oldu. Çeşitli gazete ve kültür-sanat-felsefe dergilerinde bilim, sanat, felsefe ve politika içerikli yazdığı yazılarla biliniyor. Akkaya, televizyon ekranlarında yaptığı felsefe/düşünce programlarıyla da tanınıyor. 2008’den itibaren kitap çalışmalarına yoğunlaşan yazarımızın eserleri felsefe, bilim, sanat ve politika meraklıları tarafından ilgiyle izleniyor.
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu