Aktüel Yorum

Ertuğrul Kürkçü: İktidar, HDP’yi ‘askeri çözümün’ hedefleri arasına itti

27 Ağustosta HDP, Ankaradaki genel merkez binasının hemen yanındaki bir konferans salonunda, son derece sınırlı katılımcıyla ve sönük bir havada 4. Olağanüstü Kongresini yaptı. Zira Anayasa Mahkemesinde devam eden kapatma davası nedeniyle önünü göremeyen HDP, bundan sonra bütün gücünü, önümüzdeki günlerde kongresi yapılacak ve ismi değiştirilecek olan Yeşil Sol Partide toplayacak.

Kurulduğu günden beri Türkiye siyasetinin en etkili aktörlerinden biri olan HDPnin geldiği bu durağın tarihsel arka planında nasıl bir örüntü var? AKP iktidarı HDPye ve Kürt hareketine karşı yürüttüğü “Çöktürme Planı’nda” muzaffer oldu mu?

HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü’yle yaptığımız kapsamlı mülakatın ilk bölümünde AKPnin daha çözüm sürecinde simülasyonunu yaptığı söylenen “Çöktürme Planı’nda” varılan noktayı, Hakan Fidan’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı Bağdat ve Erbil seyahatlerinin bağlamını ve anlamını konuştuk.

Kürkçü’yle mülakatımızın yarınki bölümündeyse HDPnin bu süreçte nasıl bir sınav verdiğini, Türkiye sol-sosyalist hareketlerle Kürt hareketi arasındaki ilişkilerde gelinen noktayı, yapılan hataları, eksiklikleri ve özeleştiri sürecini okuyacaksınız.

– Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Irak seyahati üzerine Bağdatta anti-Kürt pakt arayışı” başlıklı bir yazı yazdınız. anti-Kürt pakt” denince akla Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan 1937 tarihli Sadabat Paktı geliyor. Çünkü Sadabat Paktı’nın 7. Maddesinde Bağıtlı taraflardan her biri kendi sınırları içinde diğer bağıtlı tarafların kurumlarını yıkmak, düzen ve güvenliğini sarsmak veya politik rejimini bozmak amacıyla silahlı çeteler, birlikler veya örgütlerin kurulmasını ve eyleme geçmelerini engellemeyi yükümlenir” deniyordu. İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte Sadabat Paktı fiilen hükümsüz kalsa da, Türkiyenin başını çektiği anti-Kürt mutabakatın sonradan CENTOya (Central Treaty Organization; Merkezi Antlaşma Teşkilatı) dönüşen 1955 tarihli Bağdat Paktı’yla devam ettiği biliniyor. Fidan’ın Bağdat-Erbil seferini bu açmazdan çıkışa yönelik olarak okuyabilir miyiz?

rdistan’ı paylaşan devletlerin genetiğinde anti-Kürt ittifak eğilimi var. Bu bir doğum lekesi ve o günden beri varlığını sürdürüyor. 1918-1922 arasında dünya yeniden paylaşılırken Kürdistan’ın esasen Türkiye, İngiltere ve Fransa arasında bölüşüldüğünü söylemek daha doğru olur. O yıllarda Suriye Fransa, Irak da İngiltere nüfuz bölgesi içinde yer alıyordu. Bu genetik miras daha sonra kurulan Suriye ve Irak devletlerine de bu şekilde aktarıldı. Solun daha iyi bildiği bir örnek de bu meseleyi anlamayı kolaylaştırır. Fransa-Almanya savaşı sırasında, Fransa teslim olurken Paris Komünü (1871) ayaklanması patlak verince, Fransa ve Almanya mütareke ilan edip Versay’ın Paris Komünü’nü bastırmasını sağlamış, kozlarını sonra paylaşmışlardı. Onun gibi, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını boğmak üzere 1930larda Kürdistan’ı paylaşan devletler arasında varılan anlaşma belli dönemlerde sarsılsa da her seferinde yeni bir modelle devam edebiliyor. Dolayısıyla evet, Hakan Fidan’ın temaslarını bu bağlamda okumak doğrudur.

– Peki Türkiye bu mutabakatı kurmak için neden şimdi harekete geçti?

Çünkü şu anda silahlı kuvvetlerini güçlendirmiş, Kürtlerle savaşta büyük deneyim kazanmış bir devlet olarak Ankara, yeni koşulları kısmen bölge devletlerine dikte etmeye çalışıyor. Türkiye kendisinde bu mutabakatı dikte etme hakkı olduğunu düşünüyor.

TÜRKİYE VE SURİYENİN YİNE BİRBİRLERİNE İŞLERİ DÜŞEBİLİR

– İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasındaki dörtlü anti-Kürt ittifak 2003te ABDnin Irak işgaliyle bir ayağını, Suriye iç savaşı sırasında Rojavanın özerkleşmesi üzerine de ikinci ayağını kaybetti. Bölgesel dinamiklere ve koşullara bakıldığında Türkiye açısından yeni bir anti-Kürt mutabakatın sağlanması mümkün mü?

Beşar Esad’ın Kürtlerin DAİŞ’E karşı kazanımlarını tanımayı reddettiğini ve Suriye egemen güçlerinin bir sonraki raundu Rojavanın kazanımlarını geri almaya yönelik bir mücadele olarak tahayyül ettiğini göz önünde tutarsak, evet, Türkiye ve Suriyenin yine birbirlerine işleri düşebilir. Esad’ın son dönemki demeçleri, Türk kuvvetlerinin Suriyeyi terki halinde eski ilişkilere dönmeye hazır olduğunu gösteriyor.

– Bu durumda Türkiyenin, Şam’ın Rojavaya saldırması karşılığında Suriye topraklarından çekilmeyi kabul etmesi pek olasılık dışı görünmüyor…

Türkiye zaten sahadaki gerçekler karşısında şu an işlemese de uluslararası hukuk uyarınca er veya geç oralardan çekilecek. Yoksa örneğin Türkiyedeki İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir “Êfrin Kaymakamlığı”nın mevcudiyeti akla sığacak şey midir? Bu devletler hukukunun her bir maddesinin çiğnenmesi demek. Fakat Türkiye askeri kapasitesinin yeteceğini gördüğü an Rojavan coğrafi sürekliliğini kırmak üzere ABDnin boşalttığı alanlara girdi. Bunları da ABD ve Rusyanın rızasıyla yaptı. Şu an Türkiyenin Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetiminin egemenlik alanında da kızamığın bir çocuğun bedenini sarması gibi çoğalan kırmızı noktalar halinde tesis ettiği askeri üslerle Kandil çevresine yığınak yapıldığını görüyoruz. Türkiye bu de facto” statüyü daimileştiremeyeceğini belki görüyor ama Kürtler arasındaki farklılıklara oynayarak bu alanlardaki hakimiyetini egemen devletlerinkiyle birleştirebileceğini düşünüyor. Her yolu deniyor; denemesi de bedava!

ANKARA KENDİ BAŞINA GİDEBİLECEĞİ BÜTÜN YOLLARI KATETTİ VE YOLUN SONUNA GELDİ

– Neden?

Çünkü önünü kesen bir güç yok; Ankara NATO güvenlik şemsiyesi altındaki işlevlerini yerine getiriyor. Ayrıca Türkiye Kürt hareketinin ima ettiği özgürlükçü ufuk karşısında Batı’nın merkez güçleri adına küresel jandarmalık rolünü oynamaya da teşne olduğunu göstermeye çalışıyor.

– Peki Türkiye bu konuda ne kadar yol katetmiş durumda?

Ankaranın kendi başına gidebileceği bütün yolları katettiğini ve o yolların sonuna geldiğini düşünüyorum. Bundan sonra bu yönde uluslararası ve yerel ittifaklar olmadan ilerleyemez. Peki bu ittifaklar kurulabilir mi, kurulması halinde ilerlenebilir mi, göreceğiz. Türkiye statükosunun bölgeye yerleşmesi ve buna diğer güçlerin razı olması karşılıklı ekonomik ve siyasi menfaatlere göre belirlenecek. Hakan Fidan’ın Bağdat görüşmelerinde de gördük; masaya konulan mesele sadece güvenlik” değil, bunun karşılığında su, petrol ve dış ticaret konusundaki avantajlar, uluslararası piyasalara açılan mahreçler ve bunlarla bağlantılı ballı ikramların mümkün olduğu hatırlatıldı.

ANKARA KÜRTLER ARASI İHTİLAFLARI İMKAN OLARAK DEĞERLENDİRMENİN SİMÜLASYONUNU YAPIYOR

– 2013-15 arasındaki çözüm süreci devam ettirilseydi, bölgesel düzeyde Türkiyenin etki gücü yine artmış olmayacak mıydı?

Ankara Çözüm sürecinde Kürtlerin kendi kendilerini yönetme, kaderlerini tayin yönündeki eğilim ve güçlerinin Türkiyedeki egemenlik çerçevesinin bütün terimlerini değiştirmekte olduğunu idrak edince, çözümün esasen Ankara’daki iktidarın pekişmesine değil Kürtlerin yükselişine yol verdiğine kanaat getirdi. Kuzeyde yükselen hareketle baş edebilmek için onların ulaşabileceği bütün milli imkân ve kabiliyet alanlarına müdahale etmek zorunda olduğuna hükmetti. Sonuçta, Ankara aralarındaki coğrafi, tarihi, siyasi farklılıklar ve bölünmeler ne olursa olsun Kürdistan’ın tüm parçalarına hâkim olunmadan Kuzey Kürdistana hâkim olunamayacağı varsayımına dayanan bir strateji belirlendi. Böylece 2015-2023 arasında, tam sekiz yıl boyunca, içeride “çöktürme harekatı” olarak formüle edilen ayaklanma bastırma operasyonunu da kapsayan bir bölgesel strateji devreye sokuldu. İçerideki strateji belli bir noktaya geldi ve Türkiye askeri açıdan yapılabileceklerin sınırına vardı. Fidan bundan sonrası için Irak ve Suriye devletlerine bu konuda ortaklık teklif ediyor. Ankara, bu süreçte Irak ve Suriyede Kürtler ve diğer milliyetler arasındaki farklılıkları ve Kürtler arasındaki fiili ya da potansiyel ihtilafları da bir imkân olarak değerlendirmenin simülasyonlarını yapıyor.

HAKAN FİDANIN KÜRDİSTANDAKİ FOTOĞRAFLARI YEREL SEÇİMLERDE KÜRTLERE SERVİS EDİLECEKTİR

– Fidan’ın Iraktaki araştırması” sizce nasıl sonuçlandı?

Dışa yansıdığı kadarıyla Fidan, Bağdattan muğlak bir yanıt aldı. Görüşme sonrası ortak açıklamada Fidan açıkça PKK terörü”nden dem vurur ve virüs temizlemek”ten söz ederken Irak liderleri Anayasaya atıfta bulundular, Kürdistan liderleri de muhtemelen “şüyuu vukuundan beterdir” diye düşündüklerinden ya terör” lafını ağızlarına bile almadılar, ya da her türlüsü”ne yönelik dolambaçlı cümleler kurdular. Ancak Güney liderleriyle birlikte yer aldığı fotoğraflardaki mekânlar ve heyetlerde dünya kamuoyu önde hükümetinin anti-terör” konseptini ortaya koyarken Fidana, muhataplarının kendisine yanlış düşünüyorsunuz, yaklaşımlarınıza katılmıyoruz” denmemesi de yetiyordu. Sonuç olarak Fidan’ın Bağdat ve Erbil ziyaretlerini, gelecekteki sınır ötesi etkinlikleri nasıl sürdüreceklerini belirlemeye yönelik bir keşif harekatı”, Davutoğlunun meşhur ifadesiyle istikşafi” temaslar olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu temaslar sırasında verilen fotoğraflar da, önümüzdeki yerel seçimlerde elbette Kuzeyde Kürtlere servis edilecektir.

– Nasıl yani?

Kürdistan Bölgesel Yönetimi bayrağı önünde Fidan ve Kürt liderlerle çekilmiş dostane görüntüler Türkiyenin aslında tüm Kürtlere değil, onların devrimci olanına düşman, diğerlerine karşıysa dostluk ve ortaklık arayışı içinde olduğunun, Irak statükosu içinde yer edinmiş Kürtlere değer verdiğinin göstergesi olarak dolaşıma girecek. Yerel seçim sürecinde Fidan’ın Barzaniler ve Talabaniler ile aynı karede yer aldığı görüntüler üzerine Erdoğan’ın ünlü tabiriyle “ama montaj, ama şu, ama bu…” lazım gelen her çeşit vaat ve söylemler elbette bindirilecek. İktidar açısından yığınaklar hem kısa hem uzun vade gözetilerek sürdürülüyor.

ANKARA AÇISINDAN ESKİ OSMANLI HİNTERLANDINA DÖNME HEVESİ BAKİ

– Uzun vadeli plan Irak ve Suriyede de Kürtleri kendi boyunduruğu altına almak mı?

Türkiye yüzyılı” denirken bir bölgesel hegemonya emeli dile getirildiğinden kim kuşku duyabilir? Elbette, Ankara açısından eski Osmanlı hinterlandına geri dönme hevesi baki. Ama iktidarın yakıcı, aktüel meselesi, isyan halindeki Kürtlerin ezilmesi. Çünkü sekiz yıldır her türlü baskı ve şiddet uygulamasına karşın Kürt hareketiyle baş edilemedi. Bir genelkurmay düşünün ki, tek bir isyancıyı öldürmek için bile, bırakın SİHAyı, F-16 kaldırıyor! Bu, aynı zamanda böylesi muazzam bir savaş harcamasını göze almayı gerektirecek kadar ciddi bir başkaldırının da sürmekte olduğunun ifadesi değil mi? Bu çapta bir harekât daha ne kadar sürdürülebilir? Türkiyede Kürtlerin yaşam alanlarını tamamen militarize eden, Kürtlerin yaşadığı illerin bütün sakinleri için doğal” ve normal” hayatı tamamen sona erdiren ve ülkenin batısına da sirayet ettirmeksizin edemeyen bir devlet yönetimi ne kadar sürdürülebilir?

– Sürdürülemez mi?

Hakan Fidan’ın temaslarının da gösterdiği gibi biteviye sürdürülemeyeceği içindir ki, yeni bir statüko arayışı içine giriliyor. Öte yandan, Ankarada iktidarın sürdürülmesi açısından şartlar ağırlaşıyor olmasa, iktidar görüntüde bile olsa yüzünü tekrar Avrupaya, batıya döner gibi yapmaz, ekonominin başına Mehmet Şimşek getirilmez, IMFsiz IMF programları uygulanmazdı. Sınırlara gelindi artık. O yüzden iktidar birden çok seçeneği araştırıyor.

HENÜZ MÜCADELENİN ORTASINDAYIZ, ÇÖKTÜRME PLANI TEREYAĞINDAN KIL ÇEKERCESİNE HALLEDİLEMEDİ

– Bu seçenekler içinde Kürt sorununun demokratik çözümü de var mı sizce?

Hayır. Bütün bu şartlara karşın Türkiyenin egemenleri 2013-15 arasındaki çözüm perspektifinin bütün terimlerini yakmayı, çöpe atmayı benimsedi. Ancak bu da Ankarayı öyle bir ikilem içine sokuyor ki, Kuzeydeki isyanı bastırabilmek için diğer parçalardaki Kürtlerin tamamını boyunduruk altına almak, Türkiyede savaş demeyi bile reddettiği, yerel” addettiği bir güvenlik” meselesiyle başa çıkmak için yabancı topraklarda uluslararası bir harekâta yönelmek zorunda kalıyor. Bunun içinse İskenderin ordularını seferber etmesi türünden bir emperyal atağa kalkması ve bunun icap ettirdiği kaynaklara ulaşması gerekir. Oysa olanakların sınırı ortada.

İKTİDAR HDPYİ ÇATIŞMANIN DİĞER KUTBUNA, ASKERİ ÇÖZÜM’ÜN HEDEFLERİ ARASINA İTTİ

– İktidarın, Kürt hareketine karşı Sri Lankanın Tamillere yönelik bastırma harekâtına benzer bir “Çöktürme Planı”nı, üstelik daha çözüm sürecinde hazırlandığı 2016 yılında kamuoyuna duyurduğunu, daha sonra icra edilen savaş politikalarının da bu plan çerçevesinde gerçekleştirildiğini söylemiştiniz. 7 Haziran 2015te AKPyi iktidardan düşüren HDPnin daha sonraki gerileyişine, özellikle de son seçimlerdeki başarısızlığına bakıldığında Çöktürme Planı’nın hedefine ulaştığını düşünüyor musunuz?

Hayır, henüz mücadelenin ortasındayız. “Çöktürme Harekât Planı”nda öngörülenin aksine işlerin tereyağından kıl çekercesine halledilemediği, harekatın çöktürmek bir yana çok güçlü bir direnç ürettiği görüldü. HDP açısından bakacak olursak; bir kere HDP savaşın tarafı değildi. Dolayısıyla ayaklanma bastırma faaliyetinin öbür kutbunda HDPnin yer alması gerekmiyordu. Ama evet, HDP bu mücadelenin üzerinde sürdüğü ve mücadeleden doğan bütün dinamikleri siyasi olarak değerlendiren ve demokratik çözüm yollarını zorlayan bir politik güçtü de. Ne var ki, iktidar buna bile tahammül edemeyip HDPyi çatışmanın diğer kutbuna, askeri çözüm”ün hedefleri arasına itti. HDP mevzuata, yasaya ve diğer demokratik teamüllere bağlı bir siyasi parti olduğu halde elleri ve ayakları arkadan bağlanmışken, karşısında da tüm silahlarını ve nihayet beşinci kol”unu da kullanan bir kuvvetle karşı karşıya getirildi.

2015TEN BERİ HDPNİN TOPLAM SEÇMEN ÇEKİM GÜ AYNI DÜZEYDE

– HDPnin 2023 seçimlerinde uğradığı “hayal kırıklığı”nı, oylarındaki dramatik düşüşü bu bağlama mı koyuyorsunuz?

Az önce anlattığım nesnel hakikat yerli yerinde dururken sekiz yıldır sanki iktidar blokuyla eşit koşullarda bir mücadele olmuş da, HDP boyunun ölçüsünü almış gibi bir değerlendirme tarih dışı bir okuma olur. 2015ten bu yana Türkiyedeki genel seçimler ve referandumları izleyen Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve AGİT gözlem heyetlerinin bütün raporlarında üzerinde birleştikleri bir temel tespiti hatırlatmakla yetiniyorum: Seçimler eşitsiz, gayri nizami bir sahada gerçekleşiyor”. Ayrıca HDPnin oylarında dramatik bir düşüş olduğunu da düşünmüyorum. Ama evet, HDP yerinde sayıyor.

– Ne zamandan beri?

Aşağı yukarı Kasım 2015ten beri HDPnin toplam seçmen çekim gücü aynı düzeyde. Parlamentoda tuttuğu yer de hakeza öyle. Fakat şunu gözden kaçırmayalım ki, Çöktürme Harekâtı’nın hedefi arasında 10-15 bin ölü, 300 ila 500 bin arasında göç, binlerce yaralı olacağı öngörülmüştü. Bir devlet düşünün ki, 10-15 bin arasında yurttaşını öldürmeyi bir kamusal görev olarak önüne koyabiliyor. Nitekim 2016-2017de bu planda öngörülenin misliyle gerçekleştiğini Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği raporunda hava fotoğrafları ve nüfus kayıtlarıyla ortaya konuldu. Bu kadar insan kaybına, moral ve siyasi kayba rağmen Kürtler partileri” arkasında durmaya devam etti. Ama aynı halk, oy kullanırken rejime boyun eğmediğini göstermeye yetecek kadar oyu kendisine” verirken, kent savaşlarını ve burada uğranılan kayıpları aklında tuttuğunun anlaşılmasını sağlamaya yetecek kadarını da kendisine sakladı.

HALK, DEVRİMCİ HALK SAVAŞI STRATEJİSİNİN GEÇERLİLİĞİNİ SORGULADI VE BUNUN TATBİKATINI ONAYLAMADIĞINI BELLİ ETTİ

– Nasıl sakladı?

Çözüm süreci sona ererken “özerkliği fiilen hayata geçirme” hedefiyle ilan edilen devrimci halk savaşı” stratejisinin geçerliliğini sorguladı ve bunun tatbikatını onaylamadığını belli etti. Bu stratejinin doğruluğunu sorgulayan halkın düşüncesini ifade etmek için elinde kalan tek araç oyuydu. O süreçte halk seçimlere coşkuyla değil, bir görev ifası olarak yaklaştı. Haziran 2015te yakalanan momentumun kısmen arkada kalmasının bir nedeni de buydu.

– Peki sizce HDP yalnızlaştı mı?

HDPnin yanında en kararlı yurtsever kesimler durdu, diğerleri ise Kasım 2015ten başlayarak sopalı seçimlerle” kerte kerte caydırıldı. Ayrıca HDP önderliğinde yer alıp şu an cezaevlerinde bulunanları, sürgüne gidenleri, demoralize olan ve siyasete yeniden kazanılamayanları unutmayın. Bütün bunlara rağmen dramatik bir geriye gidişin değil, ancak, evet, yerinde saymanın söz konusu olduğunu görüyoruz.

İNSANLAR ARTIK SANDIĞA, BUNU BİR ONUR İSYANI SAYDIKLARI İÇİN GİDİYOR

– Yani ortada bir başarısızlık olmadığını mı söylüyorsunuz?

Evet. HDPnin çıplak elle karşı koymak dışında bir seçeneğinin olmadığı bunca devlet terörüne karşın bulunduğu nokta, bütünüyle gayri nizami koşullarda cereyan eden seçimlerde uğranılmış bir başarısızlık değil, ancak yerinde sayma olarak nitelenirse adilane olur. Her yerel seçimde yüzlerce belediyeyi yüzde 70e yakın destekle kazanıp, kayyım işgaliyle elden çıkarmak zorunda bırakılan bir partinin seçmenlerinin sandığın bir siyasal imkân olduğuna inancını yitirmesi ve sırtını dönmesi doğal bir tepki olurdu. Kaldı ki, insanlar artık sandığa bir seçim olduğu için değil oy kullanmayı bir onur isyanı saydıkları için gidiyor.

– Peki HDP kadrolarının bu sürecin telafisi için gerekli mekanizmaları çalıştırdığını düşünüyor musunuz?

Siyasi deneyim, perspektif, verim alma, örgütlenme açısından da HDPnin inanılmaz bir basınç altında kaldığı gerçeğini görmeyelim mi? Neredeyse her hafta Cuma namazından sonra polis HDPli avına çıkıyor. Her yerde Cuma günleri gözaltına alınan parti il-ilçe örgütü mensupları hafta sonlarında sorgudadır; salı-çarşamba günleri bir kısmı hırpalanmış olarak serbest bırakılır, bir bölümü tutuklanır. Dolayısıyla başlatılan her telafi atağı bu operasyonlarla ortasından yarılarak sonuç alıcılıktan uzaklaşıyor.

KÜRTLERİN MÜCADELESİNİN NASIL SEYRETTİĞİ KONUSUNDA HDP BİRİNCİL SÖZ SAHİBİ PARTİ DEĞİL

– Peki tüm bu baskılara karşı büyük bir siyasi manevra yapılabilir miydi?

En büyük manevrayı yapacak olanın HDP olmadığını düşünüyorum.

– Kim peki?

– Biz Kürtlerin büyük mücadelesinin orta yerinde, bu mücadeleyi Türkiyenin diğer muhalefet güçleriyle birleştirmeye çalışan bir partiyiz. Kürtlerin büyük mücadelesinin nasıl seyrettiği konusunda HDP birincil söz sahibi parti değil; bunu herkes biliyor. Dolayısıyla büyük mücadelenin bütün sonuçlarından etkilenmek ama bunun nedenleriyle elinde olmadığı halde başa çıkmak zorunda kalmak ve bunun için hesaba çekilmek başlı başına bir paradoks.

– Dolayısıyla HDPye yönelik eleştirileri haksız mı buluyorsunuz?

Hayır, HDPyi eleştirirken adil olunmalı diyorum. Çoğul öznelerin rol aldığı, çoğu zaman eş güdümsüz süre giden etkinliklerin bileşkesi olarak ortaya çıkan sonucun bütün faturasını HDPye çıkartamayız. Sahada hareket halindeki kuvvetlere ve HDPnin bu sahadaki rol ve gücüne baktığımızda; 2013-14te önü siyasi bir mütarekeyle açılmış olan bir partinin, bir anda mütarekenin taraflarının yeniden tutuştukları harbin ortasında tam anlamıyla kendi etrafında birleşmiş olmayan toplulukları sevk ve idare etmek zorunluluğuyla karşı karşıya kaldığını görürüz. Bu koşullara bakmadan HDP o seçimde bu kadar çok, şu seçimde ise bu kadar az oy aldı, demek ki az aldığı seçimde işini yapmadı” basitliğinde bir akıl yürütmeye değerlendirme ya da eleştiri diyemezsiniz.

DAHA ÖZELEŞTİRİYE GELEMEDİK, İTHAMLARI DEFETMEKLE UĞRAŞIYORUZ

– HDPnin ilk yıllarındaki hızlı yükselişinin ana kaynağı neydi sizce?

HDPnin 2015teki yükselişi, bütün parçalarda Kürt direnişinin yükseldiği ve Türkiyede elverişli bir siyasal iklimin var olduğu ve rejimin de kısmen yol verdiği bir dönemin eseriydi. Devlet Gezi ve Kobanê direnişleri münasebetiyle vatanın bütünlüğü tehlikededir; ayaklanma bastırma önlemlerine başvuruyorum” diyerek alenen harbe girişince de mücadelenin terimleri dramatik bir değişime uğradı. Unutmayın, Türk medyasının amiral gemisinin PKKliler ne kadar da güzel gitar çalıyorlar” diye sayfalarca röportajlar yayınladığı bir dönemden, Selahattin Demirtaş teröristtir, idam edilsin” demeçlerine yer verdiği bir döneme sadece birkaç yıl içinde geldik.

– Ortaya çıkan sonuçlar çoğunlukla HDP dışı aktörler nedeniyleyse, HDP neden özeleştiri süreci başlattığını duyurdu?

Daha özeleştiriye gelemedik, ithamları defetmekle uğraşıyor ve hakiki bir özeleştiri zemini kurmaya çalışıyoruz. Elbette, bir seçim mücadelesine giriyoruz ve başarı ölçümüz şudur” demiş ama o ölçüyü yakalayamamışsak, niçin” diye sorulacaktır. Bizim de buna karşı mutlaka doğru ve sorumlu bir yanıtımız olmalı.

27 Ağustos günü 4. Olağanüstü Kongresini gerçekleştiren HDP, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma tehdidi altında olduğu için bütün gücünü ve kadrolarını artık Yeşil Sol Partiye aktaracak. Fakat Yeşil Sol Parti HDPden sadece güç değil, aynı zamanda yakın geçmişin sorumluluklarını, özeleştiri gerektiren eksikliklerini de devralacak.

7 Haziran 2015ten beri aralıksız bir şiddet dalgasıyla bastırılmaya çalışılan HDPnin bu sürece karşı verdiği sınav üzerine gelecekte muhtemelen kitaplar yazılacak, belgeseller çekilecek. Zira Türkiyede otoriter bir rejimin inşa edilişi HDPye yönelik baskılarla ve muhalefetin buna karşı takındığı tutumla doğrudan alakalı.

Peki HDP bu sürecin sınavını nasıl verdi? Önümüzdeki dönemin mücadele yol ve yordamı ne olmalı? HDP gücünü Yeşil Sol Parti’ye devrederken, YSP ne yapmalı? Yarım yüzyıldır Türkiye sol-sosyalist hareketine teoride ve pratikte tarihi katkılarda bulunmuş olan HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü’yle dün ilk bölümü yayınlanan söyleşimizin ikinci ve son bölümüne buyrunuz…

– Emek ve Özgürlük İttifakı’nın iyi yönetilememesi, özellikle de TİPle ilişkilerde yaşanan kırılmanın Kürtler üzerindeki etkisi önemli bir tartışma başlığı. Kürt milliyetçiliğine de yaslanan belli bir kesim, artık Türkiye sol-sosyalist hareketleriyle birlikte yol yürünmemesi gerektiği propagandasını bu başlığı referans alarak yapıyor. Belli bir kesim ise 1990ların HADEP ve DEHAP’ının nostaljisine sığınıyor ve o karanlık günleri bile hayırla yâd ediyor. Bütün bunlar size ne anlatıyor?

HDPyi ortaya çıkaran siyasal gerçeklik, her şeyden önce bu konjonktürde Kürtlerin özgürlük mücadelesi ya da kendi kaderlerini tayin hakkının gerçekleşmesinin Kürt yurtseverliğince kavranış biçimince belirleniyor. Bu, Öcalan’ın tezlerinde ifade edilen paradigmadır. Öcalan’ın sonunda HDPye vücut veren öngörüsü ve tespiti mealen şudur: Türkiye (Kuzey) Kürtleri ve Kürdistan’ın diğer parçaları açısından kurtuluş, konfederal çözümle mümkündür. Bu konfederal çözümün her parçasında yer alan Kürt güçleri, bulundukları coğrafyalardaki rejimlerin dönüştürülmesine ortak olmalı ve bu demokratik dönüşüm sürecinde Kürtlerin kendi kendini yönetme hakkının elde edilmesi için yeni uluslararası siyasi iklimden ve iç dengelerden yararlanmaya bakmalıdır.” Dolayısıyla solcularla şunu mu yapalım, sağcılarla bunu mu edelim” tartışması yapanların öncelikle bu paradigma doğru mudur” sorusuna cevap vermesi gerekiyor.

HDP, BAŞROLÜNÜ KÜRTLERİN OYNADIĞI ÜÇÜNCÜ BİR KUVVET MERKEZİNİ TBMMNİN ORTA YERİNE YERLEŞTİRDİ

– Sizin bu soruya yanıtınız nedir?

Nispi kuvvet kaymalarına, durum değişikliklerine, konjonktüre, rejimlerde meydana gelen iniş-çıkışlara rağmen bu perspektif pratikte doğrulandı.

– Nasıl?

Mesela Güney Kürdistanda dünya çapındaki bir çatışma içinde bir federal bölgesel yönetimin, Rojavada DAİŞ’e karşı silahlı mücadele içinde de facto bir Doğu ve Kuzey Suriye Özerk Yönetiminin doğuşuyla doğrulandı. Türkiyede de 1984-2023 arasındaki sürece baktığımızda, hibrid bir mücadele ikliminde Kuzey Kürtleri, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana elde ettikleri en nüfuzlu ve güçlü siyasal varoluşa kavuştular. Türkiye parlamentosunun üçüncü büyük siyasal kuvvetini, Türkiye siyasal topografyasının üçüncü kutbunun en büyük bileşenini oluşturdular. O yüzden ben HDPnin izlediği paradigmanın zamanın testinden geçtiğini, yerli yerinde durduğunu düşünüyorum.

– Peki HDP deneyimi bu paradigmaya nasıl bir katkıda bulundu?

HDP deneyimi Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı mücadelesi bakımından ne düşündüklerinin açıkça ifade edilmesini, örgütlenerek siyasetin merkezine yerleşmesini ve Kürt varlık ve kimliğine fiilen yer açılmasını sağladı. HDP, başrolünü Kürtlerin oynadığı üçüncü bir kuvvet merkezini TBMMnin orta yerine yerleştirdi. Kürtlerin mücadelesi açısından bu Türkiyede 1930lardan beri gömüldükleri karanlıklardan çıkarak, güneş altında bir yer edinmiş olmak demektir.

TÜRKİYE SOSYALİSTLERİNİN HDPDE YÖNETİCİ POZİSYONUNDAKİ ORANI HİÇBİR ZAMAN YÜZDE 10U GEÇMEDİ

– Türkiye solunun bu süreçteki rolü nedir sizce?

Türkiye solunun bu süreçteki rolü, söz konusu paradigmanın toplumun öncü güçlerince, işçi hareketi, aydınlar ve toplumsal muhalefet dinamiklerince anlaşılmasını sağlamaya yardımcı olmaktır. Türkiye solunun tarihen en köklü kesimleri, Türkiye sosyalizminin politik ve fikri kapasitesinin önemli bir bölümünü temsil eden güçler ve bağımsız sosyalist aydınlar HDP kuruluşunda yer aldı. Türkiye sosyalistleri Kürtlerin mücadelesinin dönüştürücü kapasitesinin Türkiyenin batısında da anlaşılması ve meşrulaştırılması için toplumsal örgütlerde, medyada, sivil toplumda etkin bir mücadele sergiledi. O nedenle esasen her şeyden önce Öcalan’ın paradigmasına, bu paradigmanın ima ettiği kurtuluş perspektifine düşman kesimlerin, Türk ırkçılığının Kürt toplumunu yok etme refleksiyle giriştiği siyasal soykırıma öfkesini HDPdeki Türkiye solu bileşenlerine yansıtma kurnazlığını bir fikirmiş gibi sunmak akla ziyan.

– Nasıl yani?

TİPle HDP arasındaki seçim ittifakı tartışmasını Kürt özgürlük hareketiyle Türkye sosyalist ve toplumsal muhalefet dinamikleri arasındaki tarihsel ittifakı lanetlemek için istismar edenlerin esasen Kürt hareketinin de dostları olmadıkları herkesin bildiği bir Kürdistan gerçeği. Kaldı ki, maddi ve nesnel olarak Türkiye solunun HDP içinde karar alma, icra, kurumsal, toplumsal temsil bakımından sayıca belirleyici, hakim bir rol oynadığı da uydurmadan ibaret.

– Yani söylendiği gibi HDP’ye yön veren, partinin sol-sosyalist bileşenleri değil mi?

Başından beri Türkiye sosyalistlerinin HDPde yönetici konumlardaki oranı hiçbir zaman yüzde 10u geçmedi. Aynı oran milletvekilleri açısından da böyle. Bu, özgürlük hareketinin ya da Kürt dinamiğinin kendisini siyaseten ifade etmesi önünde ne sayısal, ne fiili, ne de örgütsel bir engel teşkil edebilir. Kaldı ki hareketin kendi önüne böyle engeller koymuş olmasının mümkün ve muhtemel olduğu iddiasına inanması için insanların şu kırk yıllık tarihi bir trenin geçişine bakarcasına seyretmiş olmaları gerekir.

HDPN VAR OLABİLMESİ KOMPLEKS KARAKTERİ SAYESİNDEDİR

– Dolayısıyla Türkiye sol-sosyalistlerinin HDP içinde etkisiz olduğunu mu söylüyorsunuz?

Hiç de değil. Her şeyden önce Kürt özürlük hareketinin kendisi bir Kürdistani ve hatta evrensel sosyalist dinamiktir. Kürdistan’da özgürlük hareketi dışında elle tutulur bir “sosyalist alternatif” de yoktur. HDP’de Türkiye solunun varlığını anlamlandırmak açısından çok elementli kimyasal bileşimleri göz önüne getirin. Sayıca en önemsiz gibi görünen, sadece tek bir atomun bile bu moleküler dizgeden çıkartılması, bu maddenin yok oluşuna yol açar. HDPnin varlığının anlamı işte bu kompleks karakteri sayesindedir. HDP sadece Kürdistan ve Türkiye sosyalistlerinin değil, demokratların ve liberterlerin de, aynı zamanda kadınların, LGBTİ’lerin, Arapların, Süryanilerin, Keldanilerin, ekolojistlerin de, Alevilerin de demokratik İslam’ın da, yalnızca kentlerin seküler nüfusunun değil, taşranın ve kırların dindar halkının, melelerin de, en büyük üniversitelerin en namlı hocalarının da, sadece büyük kentlerin değil en ücra kasabaların da dâhil olmasıyla yepyeni, daha önce benzeri olmayan bir siyasal kimya ortaya çıkarttı. Yeni siyaset arayışları açısından çekici olan da bu kimyanın tamamıydı. Kürt halkı nezdinde de bu kimya, HDPnin kredisini aşağıya çekmedi. Aksine, HDP bu yapısıyla Kürt halkında da Türkiyenin batısında da demokratik enerjiyi çoğalttı, beklenen desteği gördü. Fakat bu mücadelenin yükselmesiyle birlikte eskiden sahip oldukları nüfuzlarını kaybedenler oldu.

– Hangi kesimi kastediyorsunuz?

Hem Kürt yurtseverliğiyle ilişki sürdüren hem de iktidarla alışveriş içinde olanları. Rejim onları tercihe zorladı. Yurtsever hareketle yakınlaşmalarının bir bedeli olacağını hatırlattı. Öte yandan AKPde kendilerine özgül bir konum edinmiş, rejim ile Kürt halkı arasında bir aracı rol üstlendikleri zehabına kapılmış olan bazı muhafazakâr Kürtler de HDPnin sol-demokratik programının, modern, kadın ağırlıklı, eşitlikçi paradigmasının, bu paradigmanın kitlelere yayılmasının nüfuzlarını cüceleştirdiğini gördüler. HDPnin bugün yerinde sayması kimyasından, programından, benimsediği paradigmadan kaynaklanmıyor. Aksine, HDPyi Türkiye çapında bir kuvvete dönüştüren, onu iki merkez kutup karşısında üçüncü bir kutup haline getiren tam da bu kurgusuydu.

KÜRT HALKI ORTAK MÜCADELE HATTINDA DURUYOR; DEMOKRATİK GÜÇLER HDPDE, MUHAFAZAKÅRLAR AKPDE TOPLANIYOR

– Peki diyelim ki Kürtler kendi kaderlerini tayin konusunda böyle bir ortaklığı değil de başka türlü bir hattı benimserse, solun tutumu ne olur?

O zaman da bizim sosyalistler olarak görevimiz, Kürtlerin o yeni tercihlerinin gerçekleşmesine yardımcı olmaktır. Çarlık sonrası Rusyadaki milli meselelerin çözümü karşısında sosyalist iktidarın takındığı tutumu bu ilkenin somut gerçekleşmesi açısından bir örnektir.

– Sosyalist iktidar nasıl bir tutum takındı o zaman?

Örneğin Finlandiyanın Rusyanın egemenliği altındaki bölümü devrimden sonra kendi kaderini Finlandiya devletine katılarak belirlemeyi benimsediğinde devrimciler, buna saygı duyarak Finlandiyadan çıkmaya karar verdiler. Sosyalistlerin klasik prensibi budur. Bizim örneğimizde Kürt halkı da kendi kaderini ortak mücadele zeminlerinde değil, ayrılarak gerçekleştirmeye karar verirse, aynı prensip geçerli olacaktır. Gerçi şu anda Kuzeyde Kürt halkının gündeminde böyle bir konu olduğunu görmüyorum. Siyasete yansıdığı nispette Kürt halkı ortak mücadele hattında duruyor. Demokratik güçler HDPde muhafazakârlar AKPde toplanıyor. Ancak ilkenin altını çizelim, milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı bir mutlak haktır. Bu hakkın gerçekleşme biçimi, hakkın kendisini tartışma konusu yapma hakkı vermez.

KÜRTLER KİTLELER HALİNDE CUMA NAMAZINA GİTTİKLERİ 1920LERDE, 30LARDA DA KATLİAMA UĞRAMADI MI?

– Bahsini ettiğiniz kesimler son seçimlerdeki başarısızlığı dayanak yaparak HDPnin artık Kürt milliyetçisi, muhafazakâr bir hatta meylederek muvaffak olabileceğini söylüyor ve bu kanaati Kürtler arasında yaygınlaştırmaya çalışıyor…

HDPye zaten oy vermemiş, ona karşı mücadelede AKP yanında yer almış olanların bu söylemlerinin bir fikirmiş gibi ele alınması tuhaf olur. Ayrıca Kürtler kitle halinde Cuma namazlarına gittikleri dönemlerde, yani Kürdistan’ın tamamında İslamdan başka bir ideolojik motivasyonun olmadığı 1920lerde, 30larda katliama uğramadılar mı?

– Yani?

Ağrı İsyanı’na, Şeyh Said İsyanı denilen komploya, 1920lerin başıyla 30ların sonu arasındaki katliamlar silsilesine baktığımızda göreceğimiz şey, Kürtlerin dindar ve muhafazakâr olup olmamalarının, Alevi ya da Sünni olup olmamalarının devletin onlara karşı tutumunu değiştirmediğidir. Her gün Cuma namazına gidin, her gün hacca gidin, sonuçta bu devlet açısından siz Kürtsünüz ve sörgeleştirilmeniz gerekiyor. Sörgeleştirilebilmeniz için bölünmeniz, bölünmeniz için de hayatınızın kötüleşmesinin nedeninin kurtuluşunuz için mücadele eden bir öncünün varlığı olduğuna ikna olmanız gerekiyor. Sizi yok etmeye çalışanlara yenilgici bir ruh haliyle direnemezsiniz. Kürtlere tarihlerini anlatmak bana düşmez ama ben o tarihe bakarak güç alıyorum.

– Kürtlerin hangi tarihinden söz ediyorsunuz?

Kürtlerin en kötü sömürgecilik koşullarında, kendi özgül kimliklerini dindarlığa sığınarak korumaya aldıkları dönemlerde bile, yurtseverlik fikrinin medreselerden başlayarak 1960larda, 70lerde, 80lerde bir demokratik Kürt hareketine dönüşmüş olmasına bakarak bu direniş ruhundan cesaret alıyorum. Devletin camileri anti-terör” karargahına dönüştürmeye giriştiği dönemde dindar Kürt yurtseverlerin buna Sivil Cumalar” ile verdiği yanıt bu mücadelenin en yaratıcı, en kritik hamlelerinden biriydi. Sonraki yıllarda sivil alanın demokratik siyasete açılmasında bu direnişin gücü ve haklılığının tayin edici bir rolü oldu, bunu hayranlıkla izledik. Bu tarih yerli yerinde dururken halka aslında biz devletin sadık kulları olsak daha kârlı çıkarız” diyenler her şeyden önce halkın hafızasını ve kültürünü hiçe sayıyor olduklarını düşünmüyorlar bile.

HDPNİN DAVASINA DÜŞMAN OLANLARCA SOL DÜŞMANLIĞI PARTİMİZE ZERK EDİLMEYE ÇALIŞILDIĞINDA BUNDA REJİMİN ELİ VAR MI YE SORMAK GEREKİR

– Bu mümkün değil mi?

Bu kuru su” peşinde koşmaktan başka bir şey değil. Kürdistan tarihi bize başka bir şey söylüyor. Fakat elbette her mücadelenin gerçekleşme ve başarı koşulu kendi kurallarına tabidir. Ayaklanma oynanmaya gelmez. Yanlış zamanda, yanlış taktikle hareket edilince ortaya bu tür meseleler çıkar. Fakat bunun faturası, bu yanlışta herhangi bir rolü, telkini olmayan, Kürtlerin kaderlerini tayin bakımından benimsedikleri doğrultuya iştirak etmekten ve bunun bedellerini ödemekten başka mesuliyeti bulunmayan Türkiyeli sosyalistlere, daha doğrusu HDP bileşenlerine çıkartılınca, onlara hak ettikleri yanıtı hevallerimizin vermesini beklemeye hakkımız var. Türkiye sosyalistleri bu tartışmaya girmek mecburiyetinde bırakılmamalı.

– Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Nasıl ki sosyalistler Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı mücadelesinin meşruiyetini bütün dünyaya karşı savunuyorsa, yurtseverlerin de bütün dünyanın yüzüne karşı enternasyonalist, demokratik, devrimci dayanışmanın tarihsel bir zaruret olduğunu bu saldırılar bağlamında daha büyük bir kuvvetle anlatması beklenir. Nasıl ki, Türkiyenin batısında milliyetçi, ırkçı merkezler, rejim ve hatta paradigmamıza rakip olarak ortaya çıkan sol” söylemler karşısında topluma bu zarureti anlatıyorsak, aynı zaruretin Kürdistanda da hükmünü sürdürdüğünü görmek gerekir. Elbette ezilen milletin bütün fertlerinin itirazları nesnel olarak ele alınmayı gerektirir. Ama esasen HDPnin davasına düşman olanlarca siyaseten, sol ve sosyalizm düşmanlığı partimize dışarıdan zerk edilmeye çalışıldığında, durun bir dakika, bunun içinde rejimin eli var mı” diye de sormak gerekir.

İKTİDARI SIKIŞTIRAN BİZİM SİYASETİMİZDİ AMA PARLAMENTER SİYASETE GÖMÜLDÜK

– Sizce var mı?

Neticede, HDPnin sahip olduğu üçüncü kutup vasfını yitirerek bir bölge gücünden ibaret kılınmaya çalışılmasının sadece ve sadece iktidarın hesaplarında anlamlı, nesnel bir karşılığı var. 2023 seçimlerinde başarılı bir biçimde yürütülemeyen ittifak politikamızın sorunları bahane edilerek böylesi bir eğilimi sessizlikle geçiştirmek, bu eğilime ricat etmek söz konusu olmamalı.

– Özellikle 2019 seçimlerinden sonra, iktidarın sıkışmışlığının da yarattığı olanaklar sayesinde HDP açısından 2015 sonrasında nihayet tekrar etkin bir siyaset yapma alanı ortaya çıktı. Sizce bu alan ve zaman yeterince kullanılabildi mi?

2019 seçimlerindeki stratejimiz hükümete o kadar ağır bir darbe vurdu ki, bu, sonraki süreçte bize diktatörlük koşullarında bile eşsiz bir siyasi faaliyet zemini sağladı. İktidarı sıkıştıran bizim siyasetimizdi. Fakat ne yazık ki parlamenter siyasete gömülme, bunun hiçbir nesnel temeli olmadığı halde hükümetin tekrar müzakereye meyledeceği beklentisi, diktatörlük meclisi haline gelmiş olan parlamentoda demokratik anayasa tartışması” açılması gibi, mücadelenin tabiatı ve gerekleriyle hiçbir ilgisi olmayan konularla meşgul olunarak bu zaman ve enerji heba edildi. AKP cephesinden Öcalanla görüşme kapısının açılacağına dair uçurulan söylentiler demokratik dinamizmi gemleyen beklentisi bir eğilim yarattı. Nihayet partimizin kongre-konferans kararlarına rağmen toplumsal ittifaklar inşasında uzun süre patinajda kalmasının yol açtığı muazzam enerji ve zaman kaybı, 2018-19 sonrasında siyaset mantığının emrettiği sosyal ittifaklar zemini üzerinde çalışmayı neredeyse gündemden düşürdü. Halkların Demokratik Kongresinin bu zeminde güç kazanması, kendisini yeniden HDPnin insani enerji kaynağı olarak kurması imkânı heder edildi. Bunların olmadığı yerde dönüp dolaşıp geleceğiniz siyaset zemini yer yine ancak TBMM olacaktı. HDPnin geniş ağacının gölgesi herkese çok esenlikli geldi.

HER ŞEY HDPDE, HER ŞEY ANKARADA, HER ŞEY TBMMDE OLAMAZ!

– Öyle olmamalı mıydı?

Her şey HDPde, her şey Ankarada, her şey TBMMde olamaz! Hayat siyasete, siyaset bir parlamenter partiye sığmaz, sığamaz. HDP bu süreçte tam tersi olması gerekirken Kürdistandan, taşradan, kenar mahallelerden Ankaraya ricat eğilimine kapıldı. HDP çoklu kriz koşullarında demokratik kampın, emek ve kadın mücadelesi başta olmak üzere tüm toplumsal mücadelelerin öncülüğünü yapacakken, asıl kuvvet olan halka mecra açma çabasına girmeksizin, beklentici ve dolaylayıcı taktiklerle zaman kaybetti. Nihayet seçim saati gelip çattığında da, akla gelen en parlak fikir HDPyle zaten her seçimde ittifak eden güçlerle bir kez daha buluşarak buna Emek ve Özgürlük İttifakı” demek oldu.

– Yani Emek ve Özgürlük İttifakı yanlış mı kuruldu?

Bütün bu dönem boyunca, çoklu krize yanıt olarak yoksulluk, sömürü, hayat pahalılığı, kadın düşmanlığı, işsizlik, ekolojik yıkım koşullarında partinin emek eksenli programının gerektirdiği hamleleri yerine getirmeyen, sosyalist bileşenlerinin ataklarını da kendi haline bırakan, onları öne itmek için gereken feraseti göstermeyen HDP yönetiminin solla birlikte fotoğraf vermek adına Türkiye İşçi Partisiyle aslında her türlü ön kabulü aşan ilişkiler içine girmesinin, Türkiye soluyla ortaklaşmasını nihayet TİPle ittifaktan ibaretmiş gibi takdim etmesinin, ama HDPnin organik bir parçası olan, anti-kapitalist programının maddesini oluşturan kendi sosyalist bileşenlerini görünmez kılmasının yol açtığı hevessizlik ortada. En sonunda ittifak tartışmasının seçim ittifakına, seçim ittifakının milletvekili dağılımı terimlerine büründürülmesinin yarattığı bulanıklık içinde ne yazık ki, HDPnin her zaman Türkiyenin antikapitalist, demokratik ve özgürlükçü kesimleri açısından temsil edegeldiği kutup yıldızı olma vasfı nispeten zayıfladı.

ÖZELEŞTİRİ YALNIZCA BİR GEÇMİŞ MUHASEBESİNDEN İBARET OLAMAZ

– Peki o süreçte tüm bunları konuşmadınız mı, tartışmadınız mı?

O zaman kamuoyu önünde yüksek sesle söylenmedi, partiyi hakir gösterecek terimlerle ortaya düşülmedi diye bunlar söylenmemiş sayılmaz. Bunların hepsi kendi platformlarında konuşuldu, anlatıldı, yazıldı, çizildi. Ama ne yazık ki deklarasyonlar hakikaten daha belirgin bir hatta kavuşsa da pratikte esaslı bir değişiklik olmadı. Pratikte elde edilen sonuç, halk karşısında elbette bütün yapıyı bağlar. Ama HDPnin merkezi yönelişinde bugün “özeleştiri” konusu olan fiiliyatta esaslı bir değişme olmadı. Maalesef bunun sonucu nesnel göstergeler karşısında başarılı bir siyasal pratik sayılmıyor.

– 2023 seçimleri sonrasında yürütülen tartışma, muhasebe ve özeleştiri süreci bu konuştuğumuz sorunları gidermede etkin bir rol oynayacak mı?

Her şeyden önce özellikle yerel tartışmalarda tutkuyla dile getirilişi “özeleştiri” ihtiyacının gerçek bir ihtiyaç olduğunu açıkça ortaya koydu. Ancak “özeleştiri” yalnızca bir geçmiş muhasebesinden ibaret olamaz. Güncel siyasal tutumlar, yeniden örgütlenmede izlenen pratik yollar, TBMM heyetinin pratikleri, partinin her düzeyde kendisini yeniden eğitmesi ve burada takip edilen metodoloji esasen özeleştiriden anlaşılan şeyin sahici bir göstergesi olacak.

HENÜZ ÖZELEŞTİRİ SÜRECİNİN İLK AŞAMASINDAYIZ

– Peki o sürece girildi mi?

Bu manada henüz “özeleştiri” sürecinin ilk aşamasındayız. Bence partimiz, başlıca görevinin halkın kendi kendisini yönetmesinin, kendisinin efendisi olmasının manevi koşullarını hazırlamak olduğunu kendisine her gün yeniden hatırlatmakla yakından ilgilendiği, halkla parti arasında temas ve akış kanalları kurmak için elinden gelenden fazlasını yaptığı takdirde basit hatalardan uzak kalacağı güvencelere kavuşmuş olacaktır. HDP Türkiyenin geleceğidir. O yüzden kendisine, kendi zenginliğine, üzerinde yükseldiği tarihsel yürüyüşe, program ve paradigmasına kıymet vermekle ve kendisini yeniden kurmakla mükelleftir. “Özeleştiri”nin hakkının verilip verilmediğini Yeşil Sol Parti Kongresinde ve onu takip eden günlerde HDP kurullarının ilk adımlarından göreceğiz.

– HDP önceki gün yaptığı 4. Olağanüstü Kongresinde bir nevi yedek kulübesine çekildi. Dolayısıyla HDPnin geleceğine dair değerlendirmelerinizin muhatabı artık Yeşil Sol Parti ve o da önümüzdeki günlerde kongresini gerçekleştirecek. Sizce bunca olanlardan sonra YSP yeni bir rüzgâr estirebilmek için ne yapmalı?

Yeni bir rüzgâr hiçbir zaman o rüzgârda yelkenlerini dolduranlar tarafından estirilmez. Siyasetten beklenen yeni bir rüzgârın ne zaman ve nereden geleceğini kestirmesi, denizlere açılarak başka bir aleme yol almak isteyenleri bu rüzgârdan istifade etmek üzere seferber etmesi, bu yolculuğa hazırlamasıdır. Şimdi HDPden misyonu devralan partimizin, umuda yolculuk”u sürdürmek açısından her zaman aklında tutması gereken şey Odyseussun tavsiyesine uymaktır.

– Nedir o tavsiye?

Tehlikeli sularda seyrederken kendisini kayalıklara sürükleyecek sirenlere kulaklarını balmumuyla tıkamaktır. Liberal” ve muhafazakar” sirenlere arkasını dönerek gençlerin, kadınların, Kürtlerin, emekçilerin kurtuluş umutlarının dili olmaktır.

– Bu nasıl yapılabilir?

Yeşil Sol Parti, bu dille buluşmak üzere faaliyetinin azamisini parlamento dışına taşımak ve parlamento dışı siyaset zeminlerini canlandırmak, yoksa tesis etmek zorundadır. Partiyle halkın yaşam alanları arasındaki bütün dolayımlarda, işyerlerinde, okullarda, hastanelerde, çarşıda-pazarda, organize sanayi bölgelerinde, inşaat alanlarında, tarlalarda, ormanlarda, enerji santrallerinde, kadın günlerinde, kadın örgütlerinde, esnaf ve zanaatkar kuruluşlarında, sendikalarda, sendikasızların buluşma alanlarında, spor alanlarında, sanat kültür etkinliklerinde devrimci demokratik ve özgürlükçü, direnişçi eğilimler, akımlar ve güçlerin kendilerini örgütlemesi, güçlerini birleştirmesi, söze dökmesine yardımcı olmalı ve kendisinin siyaset meydanına bu talepleri taşımanın ana yolu olduğunu pratikte ispat etmelidir.

YEŞİL SOL PARTİ HALKI GÜZELLEMEKTEN ÇOK HALKIN İSTEDİĞİ KONULARI DİLLENDİRMEYE AZAMİ İLGİYİ GÖSTERMELİDİR

– Yani Yeşil Sol Parti’nin TBMM’den çok sahada mı mesai yapması gerekiyor?

Rejimin yumuşak karnı hayatın damarlarının attığı yerdir. Merkezi iktidarın paylaşılması açısından zerre kadar anlamı kalmamış olan parlamento, Yeşil Sol Parti açısından kendi gündemini topluma yansıtacağı bir yüksek kürsüden ibarettir. Parlamenter pratiği de buna uygun bir hal almalı. Söylemi bu imkânı dillendirmek üzere halkın diline tercüme edilmeli, bu manada bir dil devriminden geçmelidir. Yeşil Sol Parti, Kürt halkının merkezi siyasete dahil olduğu tek dolayım olduğundan, Kürt halkının gündemini dakik olarak takip etmek, halkı güzellemekten çok, halkın bilmek-öğrenmek ve öğretmek istediği konuları dillendirmeye azami ilgiyi göstermelidir. Kürtlerin özgürlüğünün neden bütün halkların özgürlüğünün anahtarı olduğunun her somut durumda irdelenmesi partinin asli meşguliyetleri arasında yer almalıdır.

YEŞİL SOL PARTİ EMEKÇİNİN VE DEMOKRASİNİN ÖNCÜ GÜCÜ ROLÜNÜ FİİLEN ÜSTLENMELİ

– Türkiye’de ciddi bir ekonomik kriz yaşanıyor. Orta sınıf büyük ölçüde alt sınıfa doğru itiliyor. Böylesi bir dönemde emek mücadelesine öncülük etmek veya onun diline tercüman olmak da gerekmiyor mu?

Elbette. Yeşil Sol Parti emeğin ve emekçilerin ve demokrasinin öncü gücü rolünü fiilen üstlenmeli, yaşama, siyasete, geleceğe emek ve özgürlük için alternatifler sunmak üzere, emek ve özgürlük gündeminin yalnızca peşinden gitmek değil, öne düşmekle yükümlü olduğunu bilmelidir. Yeşil Sol Parti bütün mekanizmalarıyla birlikte kendi gündemini takip etmek ve halkı aydınlatmak, halkın hizmetkârı olduğunu asla aklında çıkarmadan devrimci hareketlerimizin müşterek değerlerini yüceltmek ve onlara layık olacak bir siyasal tutumla hareket etmelidir.

– HDP ilk yıllarında uluslararası ilişkilerde de önemli hamleler yapıyor, özellikle Avrupa soluyla güçlü bağlar kurmaya çalışıyordu. Ama bu çabalar zamanla zayıflamış görünüyor. Sizce bu konuda tekrar bir hamlede bulunmanın olumlu sonuçları olur mu?

Yeşil Sol Partinin özellikle uluslararası ilişkiler alanında halklar arası bir yönelişe tutunmasını kuvvetle diliyorum. Elbette bu enternasyonal deneyimin önce Kürtlerle Türkler ve diğer halklar arasında bir iç” yolculuk olmak açısından çok büyük emek çaba ve anlayış gerektirdiğini hatırlatmak isterim. Herkesin en az iki dilli olabilmesi için bir özel programa ihtiyaç olduğunu biliyorum. Bunun ötesinde uluslararası ilişkilerin, başka devletlerin yöneticileri ve elitleriyle ilişkilerden ibaret olmaktan çıkarılmasını, halklar arası ve devrimciler arası ilişkilere daha çok emek, kaynak ve ilgi hasredilmesini diliyorum. Program ilkelerimiz bu dönem de sabit kalmaya devam ediyor.

HDP’NİN ÖNEMİ VE KADRİ ÜZERİNDE HENÜZ YETERİNCE DÜŞÜNÜLMEDİ

– Nedir o ilkeler?

Kürt halkının eşit hakla kurucu olacağı, en ücra köyün bile kendi kendisini yöneteceği demokratik özerklikler üzerinde yükselen demokratik ve sosyal bir cumhuriyet. Bu hedefe sonunda değil, bugünden ulaşılmak üzere, yeni bir toplumu her gün yeniden kurmak; tarihin önümüze koyduğu iş budur.

– HDP kongresini bir devrin sonunun ilanı veya bir defterin sayfalarının dolması olarak mı görüyorsunuz?

Hayır, böyle değil. Ancak, HDPnin önemi ve kadri üzerinde henüz yeterince düşünülmediğini düşünüyorum. Önümüzdeki adımlar açısından, HDP suretinde gerçekleşmiş olan bu deneyimimizin hakkının verilmesi için başımızdan geçenleri daha etraflıca düşünmekten fayda geleceğini söylemek isterim.

ALTIN BİR FIRSATIN HEBA EDİLDİĞİ DUYGUSUNA KAPILDIM

– Kurucularından olduğunuz HDPnin bu son kongresini sürgünde izlemek sizde nasıl bir hissiyat yarattı?

Teknik olarak bunun son kongre olduğunu düşünmek için henüz erken. Ancak, HDPnin eylemi, tarihteki yeri, etkileri, modern Türkiye tarihinde kapsadığı alan, siyasete getirdiği devrimci yeniliklerin takdimi ve yeni kuşağa aktarılması açısından, altın bir fırsatın heba edildiği duygusuna kapıldım. Keşke zaten geçtiğimiz yıldan bu yana olacağı bilinen bu kongrenin geleceğe taşıyacağı mesajlar üzerine biraz daha düşünülmüş olsaymış. Yeşil Sol Partinin propaganda” üzerine düşünmek açısından bu kongreden ibret olarak istifade edeceğini umarım.

ÖLECEĞİM GÜN ‘HİKAYENİN TAMAMINA ERSEYDİM NE İYİ OLURDU’ DİYE DÜŞÜNECEĞİM

– Türkiye devrimci hareketinin en eski ve en etkili isimlerinden biri olarak şu an kendinizi devrimci mücadelenin neresinde görüyorsunuz? Dahası mücadeleyle, kavgayla, mahpuslukla ve şu an sürgünlükle geçen devrimcilik hayatınızda HDPyi nereye koyuyorsunuz?

HDP, nihai amacımıza, yani devletsiz, sınırsız, sınıfsız bir dünyaya giderken alacağımız yolda sahici toplumsal kuvvetlerle birlikte memleketin tamamında başlayan ilk yürüyüş deneyimimizdi. Siyasi çatışmanın ne kadar korkunç, halkla birlikte yürümenin ne kadar şenlikli, memleketin bir kaleydoskop gibi nasıl rengarenk olabileceğini, milliyetçi statükonun nasıl kahredici ve zalim olduğunu bu kadar yakından gözünüzle görmek, elinizle tutmak, toplumsal ve siyasal gerçekliği değiştirmekte sizin de bir rolünüz olduğunu idrak etmek ve bunca yıldan sonra bu değişimle birlikte kendinizin de nasıl değişmekte olduğunuza hayretle bakmak açısından eşsiz bir deneyimdi. Bu deneyim sürüyor ve daha çok dehşete kapılacağımı, daha çok şenlik göreceğimi, daha çok hayret edeceğimi biliyorum. Öleceğimin farkında olursam eğer, o gün, hikayenin tamamına erseydim ne iyi olurdu” diye düşüneceğimi şimdiden biliyorum.

 

İrfan Aktan

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu