Aktüel Yorum

İzmir saldırısının anlamı

“Provokasyon”…

HDP İzmir İl Binasın’ın basılması ve Deniz’in katledilmesi bu terimle izah ediliyor.

Reklam

Denmek istenen şu: Ey HDP’liler, Kürtler, Aleviler, sosyalistler, feministler, çevreciler sizi kışkırtmak, provoke etmek istiyorlar, o nedenle partinizi basıyor, Denizleri öldürüyorlar, aman provokasyona gelmeyin, sakın sokağa çıkmayın, bağırıp çağırmayın, sakin olun, uslu olun.

Bir tür “sağduyu” çağrısı… “Aman sakın sokağa çıkmayın, sizi öldürecekler…” Oysa “sokağa çıkamaz” hale gelindiği için öldürüyorlar. Deniz barikatta şehit düşmedi, parti binasında kahvaltı ederken vuruldu.

Faşist rejimin halka karşı şiddet uygulaması için provokasyona ihtiyacı yok. Çünkü zaten savaş hali var.

Reklam

Provokasyon “çözüm süreci” yürürlükteyken gerekliydi. Çözüm sürecini yok etmek için şarttı. Çözüm süreci yürürlükteyken, devlet sebepsiz yere Kürt halkına saldıramaz, PKK’ye karşı savaşı başlatamazdı.

Provokasyon, saldırıya geçmek için plan yapan devletin “saldırı sebebi” yaratma yöntemidir. Öyle de oldu.

Ceylanpınar’da “kendi polislerini kendileri öldürdüler”, bunu PKK’nin üstüne, ustalıkla, PKK merkezini bile şaşırtarak attılar ve savaşı başlattılar. Bu, tipik bir provokasyondu.

Türk devleti “provokatör bir devlettir”.

Öyledir ama, İzmir’deki saldırı bir “provokasyon” değildir, demokratik güçleri “devlet terörü” ile yıldırmak, korkutmak, kıpırdayamaz hale getirmek için yeni bir saldırı kampanyasının başlangıcıdır. Evin ya da partinin kapısından dışarıya doğru adım atmadan, cinayeti binanın içinde bu amaçla işlediler. “Kapıdan dışarıya bir adım bile atmayın”… Verdikleri mesaj budur.

“Provokasyona gelme” diyen de bilerek ya da bilmeyerek “sakın kapıdan dışarıya bir adım atma” diyerek bu “mesajı” tamamlamaktadır.

Şöyle bir düşünelim: İzmir’deki cinayetin hemen sonrasında, tüm muhalefet partileri bir araya geliyor. İzmir saldırısını faşist rejimin topyekün saldırıya geçme işareti olarak yorumluyor. Bu topyekün saldırıyı önlemek için bütün şehirlerin alanlarında kitlesel “tayakkuz” nöbetine başlıyor, sendikalar “uyarı grevleri” yapıyor; bu arada TBMM’deki muhalefet partileri ortak olarak şu ultimatomu veriyor: Sedat Peker’in açıklamalarıyla lağım patlamıştır, Erdoğan, Soylu, Akar ve Fidan derhal istifa etmeli, TBMM’de geçici bir hükümet kurulmalı ve bu hükümet seçim güvenliğini sağlayarak, erken seçime gitmelidir.

Muhalefet bu açıklamaya şunu de eklemelidir: Erdoğan ve suç ortakları önümüzdeki hafta ya da ay içinde istifa etmediği durumda, biz TBMM’den adım adım çekileceğiz. Sosyal medya bu açıklamalarla ayağa kalkıyor. Ülkeyi bir heyecan dalgası sarıyor.

Nasıl olurdu?

Vesveseli demokrat “çok kötü olurdu, rejim saldırıya geçerdi, kan dökerdi, kaos yaratırdı, sonra seçime gider yine kazanırdı…” diye bağırıyor.

Bu korkuyla uyuşmuş kişiye cesaret aşılamanın anlamı yok. Ama şunu söylemek gerek:

Erdoğan rejimi 2015 Haziran seçiminden sonra kaos yaratarak 1 Kasım seçimini kazandı. 15 Temmuz darbesiyle kaosu tepe noktasına taşıyıp faşist diktayı ilan etti. Ama o zaman “kuvvetliydi”. Ekonomisi henüz çökmemişti. Suriye savaşında uğradığı yenilginin somut sonuçları ortaya çıkmamıştı. Devlet aygıtını kaos için kullanmasının önünde ne ülke içi, ne de ülke dışı bir engel vardı.

Şimdi durum öyle değil. Rejim tüm muhalefetin harekete geçtiği bir durumda “kaos” silahını kullanacak güçte değil. Böyle bir teşebbüs rejimin sonu olur. Bu defa rejimin dayandığı sermaye isyan eder. TC’yi “yeni soğuk savaşta” kullanmaya hazırlanan küresel güçler rejimin kanlı bir kaosa yeltenmesini önler, çünkü böyle bir kaosla ayakta kalacak olan Erdoğan onların işine yaramaz.

Kısaca durum şudur:

Bundan beş yıl önce “kaosla” iktidar olan Erdoğan, bu defa “kaos” yöntemiyle ayakta kalamaz. Yaratacağı kaosun altında kalır.

Günlerden beri, rejimin “paramiliter” örgütlerinden, SADAT’ından, kontrgerillasından söz eden edene. Öyle bir manzara çiziliyor ki, halk kıpırdasa her taraf kana kesecek. Rejimin illegal silahlı örgütleri karşısında direnme imkanı sıfır. Bu yaklaşım İzmir saldırısının amacına tastamam uygundur.

Böyle bir örgütlenme olduğu açıktır. Yarın ister sivil direniş esnasında olsun, ister seçim esnasında olsun, rejimin yıkılmamak için böyle örgütleri devreye sokmak isteyeceğinden şüphe edilemez. Ama bu geçmişten farklı olarak kendi zıddını yaratır. Rejim krizdedir ve devlet aygıtı böyle bir durumda kesinlikle parçalanır. O zaman Kürt halkının “öz savunma” gücü Türkiye’nin her yerinde kaos güçlerine karşı harekete geçer. Ve daha pek çok şey söylenebilir. Örneğin şu sırada TC yeniden “makas” değiştiriyor. Devlet bütünlüğü en zayıf anını yaşıyor. Önümüzdeki Askeri Şura’da Ordunun “ulusalcı-Avrasyacı” kanadı tasfiye edilecek deniyor. Erdoğan’ın yürürken bacakları tutmuyor. Peker tek başına Sarayı sallıyor v.s. v.s.

Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu