
Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanı şu sözlerle başlar ya ‘Bir gün bir kitap okudum hayatımdeğişti’, işte ben de elime almış olduğum bir kitapla hayatım değişmedi ama bildiğim tarihsel bir hakikatin, ayrıntılarla yüklü trajik süreciyle yüz yüze gelmenin, dayanılması güç iç sıkıntısını yaşadım.
Bu iç sıkıntısı romanın edebi niteliğinin iyi olmamasından kaynaklanmıyor, aksine roman son derece sürükleyici ve aynı zamanda akıcı bir dille kaleme alınmış, çevirisi de mükemmel. Beni bunaltansa romanın elbette gerekli ve başarıyla örülmüş olan kurgusallığı değil, onun dayanmış olduğu tarihsel gerçekliğin bu derece çıplak yüzüyle karşı karşıya kalmak oldu.
Bu kitap, bilinçli hayatımın sosyalizmle buluştuğu ilk dönemlerinden itibaren, adım adım ördüğüm siyasi tarihin resmi olanıyla değil, hep ötekinin tarihiyle oluşan bilgi birikiminden dolayı hayatımı değiştirmedi. Peki, yaşamı boyunca egemen olanın hep yaptığı gibi tarihi kendi çıkarına göre şekillendirerek yarattığı resmi tarihle bilinçleri belirlenmiş olanların hayatını değiştirecek bir kitap mıdır bu?
Sözünü ettiğim kitap, Kübalı bir yazar olan Leonardo Padura’nın ‘Köpekleri Seven Adam’ romanı. O Küba’da yaşamını sürdüren bir yazar. Bu romanının tarihsel arka planı olan, yabancısı olmadığımız tek adam rejimi Stalin döneminin kriminalleşen Sovyetler Birliği’ni, onun resmi tarih penceresinden değil, onun tarafından ötekileştirilmiş olanların tarih penceresinden anlatıyor.
Kuşku yok ki, sözünü ettiğim tarih kesiti üzerine teorik, politik ve anı içeriğinde çok kitap yayınlandı. Yayınlandı ama bu kitapları kaleme alanlar hep, ‘sosyalizmin’ muktedirlerinin resmi tarihi tarafından ötekileştirilenler oldu. İşte bu ötekileştirenler tarafından dile getirilen eleştiriler, inanarak da gücün etrafında toplanıp, onun resmi tarihini hatmedenler tarafından dikkate alınmadığı gibi, eleştirenler karşı devrimci ilan edildiler.
Dünyada çoğunlukla sosyalizmin son kalesi olarak görülen Küba’da yaşayan Kübalı bir yazarın bu romanıyla Stalin döneminin kriminal niteliğini ortaya sermesi, inançlı, utangaç veya suskun kalarak tutundukları o resmi tarihin çemberinden kurtulmalarına imkan verebilir. İmkân verebilir çünkü kitabın yazarı ‘sosyalizmin’ resmi ideolojisi tarafından ötekileştirilenlerin tarihsel ideolojik mücadelesiyle bir bağlantısı yok. O kendi ülkesinin de rol aldığı ve yaşadığı ülkesinde de saklanan ve suskunlukla gizlenen ‘sosyalizmin’ kriminalleşmesine yol açan tarihsel bir hakikati kaleme alan bir aydın misyonunu üstleniyor.
Roman 1917 Ekim Devrimi Petrograd Sovyeti Başkanlığı, Kızıl Ordu Komutanlığı, Dış İşleri Halk Komiserliği yapmış olan Troçki’nin 1928’de Stalin tarafından partiden ihraç edilip Alma Ata’ya sürgün edilmesiyle başlıyor. 1929’da Türkiye’ye sürgün ediliyor. 1933’e kadar Büyükada’da kalan ve bu sürgünle yetinmeyen tek adam rejiminin başkanı Stalin tarafından 1932’de parti kararıyla Sovyet vatandaşlığından çıkarılıyor. Troçki 1933 Ocak ayında Fransa’ya gidiyor. Burada 2 yıl yaşadıktan sonra sınır dışı edilip Norveç’e gidiyor. Sovyetler Birliği tek adam rejiminin Troçki’nin yaşadığı Fransa’ya uyguladığı baskıyla sınır dışı edilmesi gibi, Norveç’te de 2 yıl kalabiliyor Bu sürgünle yetinmeyen tek adam rejiminin başkanı Stalin tarafından parti kararıyla Sovyet vatandaşlığından çıkarılıyor, !937 Ocak başlarında Meksika’ya sığınıyor.
Roman Troçki’nin 1940 Ağustos’unda trajik katline kadar süre giden yaşam kesitini kurgulayarak anlatıyor.
Romanın sayfaları Troçki’nin bu tarihsel kesitteki yaşam sürecini aktardığı gibi İspanya iç savaşında faşist Franco güçlerine karşı eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya umuduyla savaşan komünist bir gencin Sovyet gizli istihbarat örgütü NKVD tarafından umudunun gerçekleşmesi için inandırılarak nasıl bir suikastçı katile dönüştürüldüğünü aktarıyor.
Raşel Dink’in Hrant’ın katili için söylediği ‘bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz’ sözleri gibi, faşist Franco güçlerine karşı savaşan bir genç devrimci olan Ramon Mercader’ininandırılarak bir tetikçi haline dönüştürüp buz baltasıyla Troçki’yi katlettiren karanlık güçle yüz yüze kalınıyor.
Romanda, NKVD ajanı Kotov’un genç Ramon Mercader’i insan öldürmeye teşvik ederken ‘Yoldaş Stalin elimizdeki en iyi kişinin sen olduğunu biliyor… Ve gelecekte, hayatının her lanet olası saniyesinde en önemli şeyin devrim olduğunu ve devrimin her türlü fedakarlığı hak ettiğini unutma. Sen asker 13’sün ve acıman yok, korkun yok, ruhun yok’
Troçki’nin 1940 Ağustos’unda katledilene kadar tek adamın makine dişlileri çalışır. 1936-38 Moskova mahkemelerinde uydurulmuş gerekçelerle, Ekim devrimini gerçekleştiren Bolşevik Partisi merkez komitesi üyeleri Zinoviev, Kamanev, Buharin, Piatakov, Radek, Sokolnikov, Rakovski, Preobrajenski gibi gidişata muhalif olanlar ya Alman; İngiliz, Japonya ya da darbe için gizli örgüt kurmakla suçlanıp, kurşuna dizilme, sessizce öldürme, toplama kamplarında ölüme terk edilerek büyük tasfiye gerçekleşir. Büyük tasfiye yalnızca parti yöneticileriyle yetinmez, parti üyeleri, aydınlar ve sanatçıları da kapsar. Makinenin dişlilerinin katlettiği insanların 700 bini bulduğu araştırmacılar tarafından belirtilir.
Aynı dönemde makinenin dişlileri İspanya iç savaşında da çalışır. Franco faşistlerine karşı direnen Anarşistler, uluslar arası sol muhalefetin parçası POUM (Birleşik Marksist İşçi Partisi) Stalin rejiminin aleti haline gelen NKVD’nin manipülasyonundaki Komünist parti tarafından yapılan saldırılarla etkisiz hale getirilmeye başlanır.
Stalin’in kriminal yöntemi İspanya’ya ihraç edilip, POUM’un lideri Andreau Nin’in NKVD tarafından öldürülmesini Ramon Mercader ‘…daha iyi bir dünya adına savaştığı fikrine sıkı sıkıya sarılmış, sonra bu inancı aklına getirmek istemediği hakikatlerin üzerini örtmek için kullanmıştı: Başta Nin ve Robles’inkiler dahil olmak üzere işlenen cinayetlerin, iç savaş öncesinde ve esnasında Parti’nin gerçekleştirdiği manipülasyonların’ sözleriyle kendisiyle yüzleşiyor.
Ramon Mercader cinayeti işler fakat planlandığı gibi kaçamaz ve yakalanır. Düzmece olarak hazırlanmış ifadesiyle Stalin’in NKVD aracığıyla düzenlenen cinayeti yalnızca tek başına gerçekleştirdiğini ifade eder, üstlenir. 20 yıl hapis cezasına çarptırılır, 1960’ta cezası bittiğinde NKVD onu önce Küba’ya, daha sonra da Sovyetler Birliği’ne götürür. Moskova’da kahraman unvanını alır, ayrıca da Lenin nişanı ve altın yıldız madalyası verilir.
Stalinizmin temel karakteri olan farklı sol muhalif örgütleri yok etme hamleleri, Faşist Franco güçleri ilerlerken İspanya solu kendi içinde savaşa başlayınca, yenilgiye giden yolun taşları da böyle döşendi.
İspanya solunun bu halleri, 60’lı, 70’li yıllarda yaşadığımız topraklarda tekerrür etti. Yalansız’ın yazarlarından Rıza Aydın kendi yaşamından şöyle aktarıyor yazısında ‘Hiç unutamam, Camal Altınbulduk, sol bir grup tarafından öldürüldüğünde Adana askeri cezaevinde yatıyordum. Annemle beraber görüşüme gelen mahallenin kadınları, “Rıza çocuklarımızın solcu olmasına sen sebep oldun, bu başımıza gelen garabet nedir, biz şimdi kimi lanetleyip, kime beddua edeceğiz?” dediler.
Bence bizim 12 Eylül darbecilerine psikolojik olarak yenilmemizin altında yatan asıl ruh hali budur; bence biz işte bu yüzden, 12 Eylül gelmeden çok önce yenilmiştik zaten.’
Peki Stalin rejiminin kriminal bir karaktere dönüşmesinin yolu nesnel olarak nasıl açıldı? Bunun, devrimin beklentinin aksine Rusya gibi köylülüğün egemen olduğu bir ülkede olması, devrim önderlerinin bu olumsuz durumu Avrupa’da, somut olarak Almanya’da gerçekleşmesi beklenen devrimle bütünleşerek aşacakları umuduydu. Bu beklentiler gerçekleşmedi, sosyalizmin kurulabilmesi ancak bir dünya sistemi olduğunda mümkün olurdu, ne var ki dünya devriminin yolu açılmadı.
Tek adam haline dönüşen Stalin yönetimine bu nesnel faktör imkan tanırken, Ekim devrimiyle birlikte yaşanan iç savaş sürecinde Lenin ve Troçki’nin ve de Stalin tarafından tasfiye edilen, öldürülen diğer Bolşevik Parti yöneticilerinin kararlarıyla demokrasinin sınırlandırılarak daraltılması adımları atıldı.
Devrimin lokomotifi olan denizcilerin Kronstad isyanı şiddet yoluyla bastırıldı. Evet beyaz ordularla yaşanmakta olan iç savaş esnasında, kendi içinde bir isyan devrimi riske sokabilirdi. Ancak şiddetin tek yol olup olmadığı tartışmalıdır.
Yine partilerin yasaklanması ve daha da ötesi Bolşevik Parti içinde Kollontay’ın da içinde bulunduğu işçi muhalefeti grubunun varlığına son veren hizipleri yasaklama kararı sosyalistlerin farklı görüşlerinin olabileceği gerçeğine vurulan bir darbe oldu.
1921 Ocağında Türkiye’ye gelen Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının Ankara Hükümetince Karadeniz’in sularında boğdurulmasına sessiz kalan Bolşevik Parti Ankara hükümetine silah ve para yardımın sürdürdü. 16 Mart’ta da Ankara Hükümetiyle dostluk anlaşması imzalandı. Bu tutumun devlet sınırlarını korumak için, beyaz ordulara destek olacak İngiltere yardımını engellemek üzere Türkiye’yi bir tampon olarak tutma tavrı olduğu bir hakikat olduğu aşikardır. Kimileri bu siyasi tavrın taktik bir tutum olduğunu söyleyebilir, böyle de olabilir. Ancak Ekim devrimini dünya devriminin bir parçası olarak kavrayan anlayışın bu tutumuyla Stalin’in devlet sınırlarını korumayı kuramlaştıran tek ülkede sosyalizm anlayışına da işaret fişeği olduğunu değerlendirmek gerekiyor.
Stalin’in iktidara yerleştiği tarihe kadar olan sözünü ettiğimiz bu süreç, rejimin birincisi otoriterleşmesi, ikinci olarak da dünya devriminin parçası olmaktan uzaklaşıp, devlet sınırlarını muhafaza etmenin ipuçlarını verdi. Bu değerlendirmeye iki yöneliminde geçici ve taktik tutumlar olduğu doğrultusunda itiraz olabilir. Bu itirazın doğru olup olmaması değildir mesele, mesele yaşanan gerçekliğin Stalin’in tek adam rejiminin, bırakın otoriter rejim niteliğini, kriminal bir rejime dönüşmüş olmasıdır. Bugünün Rusya’sının muhaliflerin öldürüldüğü KGB şefinde cisimleşen tek adam rejiminin hangi damardan zuhur ettiğini düşünmek gerekmez mi?
Leonardo Padura’nın kitabı bana, bütün bunları düşündürdü. Evet, günümüzde insanlığı kıyıma sürükleyen, yalnızca kar amaçlı üretimin, yoksulluğu, eşitsizliği derinleştirdiği, bir avuç azınlığın yeryüzünün servetini elinde tuttuğu kapitalist sistemden kurtulmak gerekiyor.
Kapitalizme karşı elbette sosyalizm gerçek bir seçenek olarak varlığını sürdürüyor. Bu demokrasiyi içselleştirmiş sosyalizm olmalıdır. Bunun içinde sosyalistlerin suskun kalarak yapmaktan kaçındıkları geçmişle yüzleşmeyi gerçekleştirmeleri gerekiyor.
Bu yüzleşme yapılmadan olmayacak…
*’Köpekleri Seven Adam’ Leonardo Padura çeviri Volkan Ersoy Ekim 2021 Bilgi Yayınevi
Leonardo Padura ile kitabın çevirmeni Volkan Ersoy’un söyleşisi 25 Kasım 2021 tarihli Cumhuriyet gazetesi
Leonardo Padura: “Küba’da bugün bile Troçki hakkında konuşmaktan uzak dururuz!”
Volkan Ersoy, Kübalı yazar Leonardo Padura ile Lev Troçki’nin sürgün yıllarını ve peşindeki NKVD (Sovyetler Birliği İçişleri Halk Komiserliği) ajanının suikast planları ile İstanbul’dan Meksika’ya sürükleyici bir polisiye kurgusuyla sunduğu; Troçki’nin Büyükada, Paris ve Meksika’daki sürgün yılları hakkında az bilinen gerçekleri ortaya koyarak tartışmalı konulara girdiği siyasi gerilim romanı Köpekleri Seven Adam’ı (Bilgi Yayınları / Çev. Volkan Ersoy), konuştu.
‘TROÇKİ’NİN KATİLİ KÜBA’DA YAŞADI, KÜBA’DA ÖLDÜ!’
– Dünya çapında en bilinen çağdaş Kübalı yazar olarak tanınıyorsunuz. Öte yandan Türk okurlar sizi tanımakta biraz geç kaldı. Şimdiye dek romanlarınız kaç ülkede yayınlandı?
Kitaplarım bugüne dek 30 dilde yayınlandı. Son olarak da Türkçeye ve Hırvatçaya çevrildi. İlk çeviriler (Fransızca, İtalyanca vb.) 90’lı yılların sonunda başladı ve bunlar baş karakterin Mario Conde olduğu polisiye romanlarımdı.
Türkçede olduğu gibi bazı dillerde neden daha geç kalındı bilmiyorum. Yayıncılarla ilgili bir şey mi, piyasayla mı ilgili, gerçekten bilmiyorum…
– Tarihsel romanlarınız dışında polisiye romanlarınızla da tanınıyorsunuz. Bu iki farklı türde sizi yazmaya iten ne oldu?
Oturup yazmaya başladığımda benim için en önemli şey bir fikre sahip olmak. Sonra bu bir konuya dönüşüyor ve bu da ardından bir argümanı ortaya koymama izin veriyor.
Roman türleri söz konusu olduğunda alışılmış kalıplara bağlı kalmayı çok sevmediğim için bazen yazmaya oturduğum şey az çok bir detektiflik romanı, az çok tarihsel bir roman veya ikisinin bir karışımı gibi başlıyor. Ayrıca hangi tür olacağı romanın konusuna, söz konusu türün kaynaklarını nasıl kullandığına bağlı.
Ancak her zaman dikkat ettiğim şey, toplumsal içeriğe sahip bir hikâye olması. Çünkü ben her şeyden çok böyle bir yazarım: Düşüncelerini romanları aracılığıyla dile getiren bir toplum vakanüvisiyim – ortada hikâyesi anlatılacak bir suç olsa da olmasa da, tarihsel bir araştırma gerektirse de gerektirmese de -.
Bir yazarın toplumsal bir sorumluluğu olduğuna inananlardanım ve bunun gereğini yerine getirmeyi hedefliyorum.

– Köpekleri Seven Adam; Rus Devrimi, Stalin, Troçki ve Büyükada yılları, İspanyol İç Savaşı ve Küba’nın “Özel Dönem” adı verilen zorluk yılları gibi Türk okurların da ilgisini çekebilecek kişi ve olayları konu ediyor.
Bu hikâyeyi yazmaya nasıl karar verdiniz?
Troçki tarihsel bir figür olarak ilgimi çekti çünkü Küba’da Troçki hakkında çok az şey söyleniyordu. Troçki söz konusu olduğunda Küba’da Sovyetler Birliği’yle aynı politika izleniyordu: Kimse ondan bahsetmiyordu. Bugün bile onunla ilgili bir şey söylemekten uzak dururuz.
Bu sessizlik beni meraklandırdığı için hakkında yazılanları ve onun yazdıklarını okumaya başladım… Sonra katilinin Küba’da yaşamış olduğunu ve 1978’de Küba’da öldüğünü keşfettim!.. Yani Ramon Mercader kendi şehrimde, kendi zamanımda yaşamıştı… ve böylece bir roman fikri ortaya çıktı.
Sonra Troçki’nin katledilmesinin nasıl planlandığını ve nasıl gerçekleştirildiğini aktarırken aynı zamanda sosyalist ütopyanın nasıl yoldan çıktığını, Stalin’in insanların eski çağlardan beri hayalini kurduğu eşitlikçi bir siyasal projenin içini nasıl boşalttığını da anlatabileceğimi fark ettim.
Ve romanın asıl meselesi de her şeyden çok bu: Ütopyanın insanların elinden nasıl kaydığı ve toplumsal yapısı milyonlarca insan için kabusa dönüşmüş bir rüya üzerine kurulu Küba gibi bir ülkede yaşayanların bunu nasıl deneyimlediği ve başlarına nelerin geldiği.

STALİNİST İDEALİST KATİL, RAMON MERCADER!
– Stalin ve Troçki çok iyi bilinen tarihsel kişilikler ancak Troçki’nin katili Ramon Mercader pek tanınmıyor.
Kimdir Ramon Mercader? Bir idealist mi, bir tetikçi mi, yoksa kurban mı?
İşin doğrusu Ramon Mercader’in kim olduğunu kimse bilmiyor. Mercader’in kendisinin de bildiğini sanmıyorum. En az iki hayat öyküsü, birden fazla adı ve hikâyesi olan bir adam… Bu çok zor bir şey olmalı.
Ancak sanırım bana sorduğunuz şeyin yanıtı şu: Sosyalizmin zaferi için her tür fedakarlığın yapılabileceğine ve bu süreci en iyi yönetecek kişinin Stalin olduğuna inanmış bir idealist; adam öldürmeye hazır bir tetikçi ama para için değil, tarihsel ve ideolojik bir davanın şerefine sahip olmak için; aynı zamanda kilden bir heykeli şekillendirirmiş gibi farklı şekillere sokulan ve cehennemin ortasına gönderilen bir kurban.
Ancak ilginçtir, bu kişi aynı zamanda çok zeki, farklı kılıklara girebilen, bir aktör gibi rol yapabilen, eylemlerine başkalarını da alet edeceği için son derece kinik bir mizaca sahip biri olmalı.
Anlaşılması son derece zor olan, karmaşık bir adam ve bu adamın arkasındaki gerçek kişinin kim olduğunu düşündüğümüzde çoğu kez asla tamamen aydınlatamayacağımız karanlık bir leke kalacak.
Hakkında öğrenmeyi başardıklarımla, kim olduğunu görebilmemize biraz olsun yardım edecek bir ışık tutmaya çalıştım ama yine de ortaya çıkan onun sadece bir silueti.

‘DAHİLER DE HATA YAPAR!’
– Troçki, Sovyetler Birliği’nden sürgün edildikten sonra 4 yılı aşkın bir süreyle İstanbul’da yaşadı, en önemli eserlerini Büyükada’da kaleme aldı. Ardından Fransa’ya, oradan Norveç’e ve son olarak Meksika’ya gitti.
Belki de en çok misafirperverlik gördüğü, rahatça çalışabildiği yer Türkiye oldu. Üstelik Rusya’ya daha yakındı, arkadaşları onu rahatça ziyaret edebiliyordu.
Sizce Türkiye’den ayrılmakla hata mı etti?
Troçki bir siyasetçiydi ve siyasetçi gibi düşünüyordu. Bu yüzden tüm kararlarını bir siyasetçi gibi aldı, hatta bu yüzden pek çok arkadaşının ve takipçisinin yanı sıra ailesini de feda etti.
Siyaset mücadelesinin verildiği ortama yakın olması gerekiyordu ve Büyükada’da fazla yalıtılmıştı. Fransa’da daha aktif olabileceğine inandı.
Bu tarihsel bir hata olabilir ama savaşmaya devam etmek isteyen ve bunun için en iyi yeri arayan bir adam için bu anlaşılabilir bir şey. Tabii belki de bu bir hataydı. Dahiler de hata yapar.
– Stalin’in 20 milyon Sovyet’i öldürdüğü söyleniyor. Troçki iktidarı ele geçirmiş olsaydı durum daha mı farklı olurdu?
Belki farklı olurdu. Her zaman söylemişimdir, öldürülenlerin sayısına bakacaksak, Troçki belki bir milyon kişiyi öldürürdü: Öldürmesi gerektiğini düşündüğü kişileri. Stalin bir sosyopattı, sürekli öldürmeye devam etti.
Troçki kendinden emindi, Stalin değildi. Troçki bir siyasetçiydi, Stalin kaçık bir fanatikti. Ancak gerçekte ne olurdu asla bilemeyiz. Olup bitmiş şeye tarih diyoruz, başka bir durumda neler olabileceğine değil.

‘KÜBA’DA SİSTEM, YOKMUŞUM GİBİ DAVRANIR!’
– Köpekleri Seven Adam sadece tarihsel kişiliklerin sıra dışı hikâyelerini değil, bir ütopyanın nasıl ve neden yoldan çıktığını ve kurgusal bir karakter olan İvan aracılığıyla otuz yıllık bir dönemde Küba’da neler yaşandığını da gerçekçi bir dille anlatıyor.
Bu konuya biraz değinir misiniz? Küba’nın kendi ütopyası, devrimden 60 yıl sonra ne durumda?
Kübalı yazar İvan, romanda kurgusal bir karakter ama aynı zamanda karakterler arasında en gerçek olanı: Gerçek çünkü onu tanıyorum, kim olduğunu, düşüncelerini, hayal kırıklıklarını biliyorum.
İvan benim jenerasyonumdan biri, deneyimleri benimkine ve Küba’da tanıdığım birçok kişiye benziyor. İvan, Küba’nın yakın tarihinin en zorlu yıllarında, bir yazarın dışlanmakla kalmayıp entelektüel ve sanatsal anlamda tümüyle yok edilebileceği bir zamanda yaşıyor.
Küba kültüründe 70’li yıllara boşuna ”karanlık dönem” denmiyor. Bu çok geniş ve karmaşık bir konu; birkaç sözcükle açıklamak zor ama onlarca aydının farklı nedenlerle – ideolojik, cinsel, dini nedenlerle – marjinalleştirilmiş olduğunu ifade ediyor.
Bugün Küba’da aynı siyasi ve ekonomik sistem devam ediyor ama pek çok dönüşüm yaşandı – özellikle de toplumda – ve bu değişimlerin farklı tarihsel nedenleri var. Her halükarda bir sanatçıyı yok edebilen veya yokmuş gibi davranan bir sistem.
Kendimden örnek vermem gerekirse: Kitaplarım kendi ülkem olan Küba’dan çok yurtdışında yayınlandı; burada benimle röportaj yapmazlar, televizyona çıkarmazlar, aldığım ödüllerin haberi de yapılmaz… ancak beni cezalandırmaya da çalışmıyorlar. Sistem bu şekilde işliyor.
– Bugün Latin Amerika ülkelerinin çoğu büyük sosyoekonomik eşitsizliklerle, yolsuzluklarla, yüksek suç oranlarıyla ve siyasi istikrarsızlıklarla boğuşuyor. Küba bu problemlerle karşılaşmamış görünüyor, en azından bu seviyede. Bu görüşe katılıyor musunuz?
Aynı fikirdeyim. Küba toplumu her şeye rağmen kıtanın geri kalanından daha eşitlikçi bir toplum. Politik sistem altmış yıldır aynı ve her zaman Fidel Castro olsa da olmasa da bu sistemin sürdürüleceği söylenmiştir.
Suç oranı konusunda da haklısınız: Küba pek çok küçük suçun (örneğin yolsuzluk) işlendiği bir yerdir ana şiddete başvuran bir toplum değildir.
Sanırım bu olgu işlenen suçların, yapılan soruşturmaların vb. konu edildiği polisiye romanlarıma çok iyi yansıyor ancak kıtanın diğer ülkelerinde olduğu gibi genel bir siyasi veya toplumsal şiddet yok.

Fotoğraf: IVAN GIMéNEZ
– Küba Devrimi, Rus Devrimi’nin aksine gerek Türkiye’de gerek dünyada sol görüşlü pek çok kişi için hâlâ yaşıyor. Ambargo ve diğer faktörler nedeniyle Küba halkının zor koşullarda yaşadığı biliniyor ama Küba halk sağlığı sistemiyle, herkes için ücretsiz eğitim sağlamasıyla övgü topluyor.
Küba halkının çok cesur olduğunu, zorluklara şarkı söyleyerek, dans ederek göğüs gerdiğini de biliyoruz. Sizce bu romantik bir bakış açısı mı, gerçeği mi yansıtıyor?
Romantik bir bakış açısı ama gerçeği de yansıtıyor. Açıklayayım: Adanın dışından bakıldığında Küba ya kusurlarıyla ya da başarılarıyla görülüyor. Yargılayan kişinin bakış açısına bağlı olarak ya bir cehennem ya da sosyalist bir cennet olduğu söyleniyor.
Küba halkının yaşadığı zorlukların bir kısmının ABD’nin ticari ve ekonomik ambargosundan kaynaklandığı, bunun adadaki hayatı çok zorlaştırdığı doğru.
Türkiye’nin Küba gibi 60 yıl boyunca Amerikan ambargosu altında yaşadığını düşünebiliyor musunuz?
Ancak gerçek olan bir diğer şey, Küba’nın ekonomik sisteminin yıllardan beri çok verimsiz, çok dogmatik olması. Şimdi bunu biraz değiştirmeye çalışıyorlar ama sadece biraz…
Tüm bunlar Kübalıların büyük yokluklar yaşamasına neden oldu, hâlâ da bu yoklukların sıkıntısını çekiyoruz. Okullar ve hastaneler hem ücretsiz hem kaliteli olmasına rağmen nüfusun büyük çoğunluğu bu yüzden yoksullaştı.
Ancak tüm bunlara kültürel bir faktörü de eklemek gerekir: Kübalıların karakterini. Yokluklardan, kötü siyasi ve ekonomik kararlardan daha fazla etkilenmediysek bunun nedeni Kübalıların karakteri.
Her hâlükârda, bugün Küba’nın büyük bir ekonomik sıkıntı altında yaşadığı, pek çok, pek çok insanın büyük ekonomik, sosyal ve manevi ihtiyaçlarını karşılayamadığını söylemem gerekir.
– İspanyol vatandaşlığınız da olmasına rağmen Küba’da yaşamayı tercih ediyorsunuz. Ayrıca, aidiyet, dostluk ve sürgünlük gibi konular eserlerinizde önemli bir yer tutuyor.
Neden zorluklarına rağmen Küba’da yaşamakta ısrar ediyorsunuz?
Çünkü ben bir Kübalıyım. Çünkü Kübalı bir yazarım. Çünkü Küba hakkında yazan bir Kübalıyım ve yazabilmek için Kübalıların yaşamına, gerçeğine, düşünüş tarzına ihtiyacım var. Burada kalmaya yıllar önce karar verdim.
Küba dışında çalıştığım yayıncılar ve film prodüktörleri var ama Küba’da yazıyorum. Küba’daki yaşamdan besleniyorum.
Küba’nın kültürel hayatını yönetenlerin beni görünmez yapmaya çalışmasına karşın Küba’da çok sayıda okura sahibim ve hepsinden öte, kendi kültürüm, kendi dilim, kendi tarihim burada. Evim burada ve hayatı burada kendi yaradılışım doğrultusunda yorumlayabiliyorum.
Bu yüzden hep Küba ve İspanya (bunun bana çok faydası oluyor, örneğin seyahat ederken) olmak üzere iki ülkenin vatandaşlığına sahip olduğumu ama tek vatanım olduğunu söylüyorum: Ben tümüyle bir Kübalıyım.
