Aktüel Yorum

İMKÂN(LAR)I VE İHTİMAL(LER)İ İLE İSYAN(LAR)[*]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Marksizm’in gerçeği binlerce ilke içerebilir.

Fakat sonunda bir cümleyle özetlenebilir.

İsyan etmek meşrudur!”[1]

Thomas Stearns Eliot’un, “Evren büyük bir patlamayla başladı; bir iniltiyle sona erecek,” kehanetine “Evet” denilebilir mi? Kanımızca “Hayır”!

Çünkü “…umut kaçınılmaz gelecektir/ bütün gümbürtüsüyle/ umut kaçınılmaz gerçektir.”[2]

Çünkü milyonlarca insanın gerçek sorunun yüzde 1 olduğunu bildiği sürdürülemez kapitalist cinnet tablosunda, “ekmek ve özgürlük”e mündemiç “Genel istem yok edilemez,” Jean-Jacques Rousseau’un ifadesiyle.[3]

Dünyada hem neo-liberalizmin hem de ABD’nin küresel hegemonyası 2008 krizi ardından pandemi ile birlikte III. Büyük Bunalımı içinden çıkılamazcasına ağırlaştırdı.

Ulaşılan koordinatlarda kapitalizmin krizler döngüsü, her adımda bir kâbus senaryosuna dönüştü.

Yaşanan(lar) kürenin her yerindeki isyanlarla karakterize oluyor.

Fransa’daki süreklileşen toplumsal eylemler. Güney Asya’daki Bangladeş, Nepal, Sri Lanka’daki ayaklanmalar. ABD’de ırkçılık karşıtı başkaldırılar. Vb’leri…

Gerçekten de, dünyanın hâli bir felaket.

Bir tarafta derinleşerek artan yoksulluk/ sefalet, öte yanda küresel ısınma sonucu devreye giren göç, kuraklık, kıtlık, doğal afetler… Sürdürülemez kapitalizmin yarattığı sömürü ve savaşlar yoksulluğu daha da büyütüyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e göre, dünya çapında 700 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürürken, 8 milyarlık dünya nüfusunun yüzde 1’i, yani 80 milyon kişi, toplam servetin yarısını elinde bulunduruyor. Yaklaşık 4 milyar insanın sağlık sigortası gibi herhangi bir sosyal güvencesi yok.[4]

Böyle bir tabloda dünya genelinde açlık ve yoksulluk azalmak bir yana, sürekli artıyorken; ‘Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (PRIO) verilerine göre 2024’de 36 ülkede taraflarından en az birinin devlet olduğu toplam 61 çatışma kaydedildi.

Bu, 1946’dan beri kaydedilen en yüksek sayıya işaret ediyor. Deutsche Welle’den aktaracak olursak devlet dışı aktörler arasındaki çatışmaların sayısı 74 olarak kayıtlara girdi. 2023’de bu rakam 80 olarak kaydedilmişti.

Verilere göre bu iki yılda yaklaşık 129 bin kişi çatışma ve savaşlarda öldü. Afrika, 28 çatışmayla en fazla devletlerarası çatışmanın kaydedildiği kıta. İkinci sırada 17 çatışmanın kayıtlara geçtiği Asya gelirken, onu da 10 çatışmanın yaşandığı Ortadoğu izledi. Gerilimler Avrupa’dan Amerika’ya kadar uzanıyor.

Emperyalist müdahaleciliğin, savaşların, iç çatışmaların ve siyasi istikrarsızlığın dünyayı bu kadar derinden etkilediği bir dönem son olarak yüz yıl önce yaşanmıştı. Küresel hegemonya, güç, paylaşım savaşları hiç olmadığı kadar tırmanmış hâlde. Öyle ki savaşlar artık emperyalist çeperleri aşarak bizzat küresel merkezleri de vurmaya başladı. Ukrayna’daki savaş bunun en çarpıcı örneği.

Yemen’de, Filistin’de, Lübnan’daki savaşlar, Suriye’de, Libya’da, Demokratik Kongo’daki iç çatışmalar, Hint-Pasifik’te, Güney Asya’da, Latin Amerika’daki gerilimler birbirleriyle ilintili ve emperyalist-kapitalist sistemin doğal çıktıları.

Dünyanın her tarafı kaynasa da tarihsel sürecin hızlandığı en çarpıcı bölge Ortadoğu. ABD’nin desteğiyle Ortadoğu’da taş üstünde taş bırakmayan Siyonist İsrail, Gazze’yi, Lübnan’ı, Suriye’yi yerle bir etti. Yemen’i sık sık vurmaya başladı. İran’a savaş açtı. 12 günlük savaş bir sonraki büyük savaşın habercisiydi.

Ayrıca Kafkasya’da Azerbaycan-Ermenistan krizi üzerinden sürece müdahil olan Donald Trump, 8 Ağustos 2025’deki anlaşmayla “tarihi” bir eşik atlamış oldu. Zengezur Koridoru’nu yüz yıllığına kiralatan Amerikan emperyalizmi, Çin seferi yolunda Güney Kafkasya’ya, Rusya ile İran’ın arasına yerleşmiş oldu.

Suriye, Lübnan, Irak her an daha büyük gerilimlere neden olacak dinamikleri bünyesinde barındırıyor. ABD ve İsrail Hizbullah üzerinden Lübnan’ı kıskaca alırken, Suriye’nin geleceğinin nasıl şekilleneceğine ilişkin gerilim her an yeni patlamalara yol açabilir. Kürtler ve Dürziler ile Şam yönetimi arasındaki kriz aşılabilmiş değil.

Ayrıca sık sık nükseden Hindistan-Pakistan, Tayland-Kamboçya sınır çatışmaları, Myanmar’daki iç çatışmalar Güney Asya’daki çatışma dinamiğinin kolay kolay sönümlenmeyeceğini gösteriyor.

Bu savaşlar üzerinden gücünü tahkim eden Batı emperyalizmi bir nevi gelmekte olan “büyük savaş”ın provasını yapıyor. Asıl kapışma Çin ile olacak ve tüm hesaplar, hazırlıklar ona göre yapılıyor.

Ortadoğu’da ve dünyada “tarihin hızlandığı” kaotik iklim, her türlü öngörülemez şeyi bünyesinden çıkarabilir.[5]

Tüm bunlar olup biterken; hayat tehdit altındadır, hedef tahtasına yerleştirilmiştir. Gilles Deleuze’ün, “İktidar hayatı hedef alırsa hayat direniş olur,” saptaması kabından taşmaktadır.

Direniş, var olmayı sürdürme çabasıdır ve yaratma eyleminden ayrı düşünülemez; mücadele, ölümün, çürümenin kuvvetleri ile hayatın yaratıcı kuvvetleri arasında kıran kırana tecelli etmektedir.

Özetle, sürdürülemez kapitalizm kutuplaşmanın ve öfkenin motoru hâline gelirken, yaşanan ekonomik veya politik bir çöküş değil, emperyalist ücretli köleliğin çözülmeye başlamasıdır.

Evet, sürdürülemez kapitalist gelecek(sizlik) artık umut vermiyor; tehdit ediyor.

“Andreas Reckwitz bu yeni durumu ‘kayıplar uygarlığı’ olarak tanımlıyor. Kayıp yalnızca ekonomik ya da ekolojik değil, anlamın kaybı da büyük bir kargaşa kaynağı. Batı toplumları, yüzyıllardır ‘daha fazla, daha iyi’ inancıyla yaşadı. Şimdi ‘artık daha az, giderek daha kötü’ duygusu, umutsuzluk, toplumsal bilince giderek egemen oluyor. İklim yasını, merkez ülkelerde hızla yaşlanan nüfusu, çözülmüş altyapıları, kırılgan demokrasileri, savaşları ve nihayet soykırımı birleştiren ortak bir his var: gelecek artık umut değil, yük.

Tüm bunlar, kapitalist uygarlığın bir kez daha kendi sınırlarına dayanarak çürümeye başladığını gösteriyor.”[6]

Bu bir “Uygarlık Krizi”dir (yani barbarlık) ve aynı zamanda da dünya devriminin üçüncü atağı (yani sosyalizm imkânı)’dır.

2008’de dünya kapitalizmi Üçüncü Büyük Depresyon’un pençesine düşeli beri dünya halkları kapitalizmin ensesinden ayrılmıyor. 2011’de Tunus ve Mısır devrimleriyle başlayan dünya devrimi hızla Akdeniz’e ve başka coğrafyalara yayıldı. Haziran 2013’de coğrafyamızda baş gösterdi. Sonra geçici olacağı belli olan bir yenilgiye uğradı, duraladı. 2019’da yeniden gürül gürül akmaya başladı. Önce yine Arap coğrafyasının başka ülkelerinde: Sudan’da, Cezayir’de, Irak’ta, Lübnan’da. Arada Sarı Yelekliler adıyla Fransa’da gösterdi yüzünü. Ama sonra kanı kızgın bir başka coğrafyaya sıçradı: Latin Amerika’da Ekvador’da, Şili’de, (faşist bir darbe girişimine karşı) Bolivya’da, Haiti’de, hatta ABD sömürgesi Porto Riko’da başını kaldırdı. O kadar yerleşti ki, pandemiye rağmen, hem de Güney Amerika’nın en gerici ülkesi Kolombiya’da dev bir halk isyanı ile ortaya çıktı. ABD bile, tarihinin en kitlesel hareketiyle 2020 yazında George Floyd’un ölümüne isyan etti.

Kapitalist dünya ekonomisi pandemiden önce bataklığa sürüklenme işaretlerini zaten veriyordu. Pandemi yavaşlar yavaşlamaz enflasyon patladı. Merkez bankaları enflasyonla mücadeleye başlayınca bu sefer ekonomik daralma tehlikesi yüz gösterdi. Her ülke kendi diliyle “hayat pahalılığı” çığlıklarıyla yaşıyor. Bizde (Sudan gibi hiç durmayan bir devrimin sarstığı yoksul bir ülke veya Arjantin gibi ekonomik krize abone olmuş bir başka ülke, bir de Sri Lanka dışında) kriz herkesten ağır. Ama her ülkede işçi emekçinin elini ve canını yakıyor hayat pahalılığı.

İşte kapitalizm gerçek yüzünü gösteriyor. Dünya çapındaki büyük krizinin ardında yatan tarihsel gerilemesi sadece savaş ve faşizme yol açmakla kalmıyor. Halka ekmek veremiyor artık! Mayıs’ta Peru, Haziran’da Ekvador halk isyanlarıyla sarsıldı. Artık bütün ülkeler sırada. Türkiye’nin kapitalistleri fabrikalarını “halk ayaklanması”na karşı sigorta ettirmeyi konuşuyor.

Yoksullar böyle de, zenginler çok mu iyi? Tek bir örnek verelim: Avrupa Birliği’nin üç büyüklerinden İtalya’da büyük depresyon başlamadan önce, 2005’te “mutlak yoksulluk’tan kıvranan nüfus 1.9 milyonken bugün 5.6 milyona, yani tam tamına üç katına çıkmış durumda. Bu yoksulluk çocukları ve 18-34 yaş arası genç nüfusu, yaşlılara göre üç katı daha fazla vuruyor.[7]

Rakamlar sendikaların bile değil. Istat’ın, yani İtalya’nın TÜİK’inin. (Pinokyo’nun memleketinde bile bizimki kadar yalancı değil istatistik kurumu!)[8]

Tablo kabaca bu!

İSYAN(LAR)

İsyan, “Benim yaşım yok. Ben artık ne yılları sayıyor ne de saat kullanıyorum,”[9] diyen bir gerçektir ve “Çiçekler kokularını ve tohumlarını çevreye saçarlar, çünkü birbirlerine ulaşmak isterler; ama bir tohumun konması gereken yere varması için çiçek hiç bir şey yapamaz, bu rüzgârın işidir, o nasıl isterse, nerden isterse öylece gelir, eser gider,”[10] ifadesindeki rüzgârdır. Elbette Jean-Paul Sartre gibi, “Yapayalnızım ama bir kente yürüyen ordu gibiyim,” diyebilenler için…

Dünyanın dört bir yanında otoriterleşmeye, neo-liberal kemer sıkma politikalarına, adaletsizliğe ve yolsuzluğa isyan dalga dalga büyüyor. And Dağları’ndan Güney Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafya, isyanlara sahne oldu/oluyor. Sömürü sistemine karşı geniş çaplı bir eleştiri ve itiraz dalgası yükseliyor.

Örneğin Nepal’de hükümetin muhalif sesleri susturma girişimine karşı parlamento binasını kuşatan gençler, üzerlerine salınan orduya rağmen geri adım atmadı.

Endonezya’da general eskisi Devlet Başkanı Prabowo Subianto’nun sağcı hükümeti, halkın giderek büyüyen öfkesiyle karşı karşıya kaldı. 1998’deki kitlesel isyanla 30 yıllık iktidarı sona erdirilen eski diktatör Suharto’nun damadı ve geçmişte insan hakları ihlâlleriyle tanınan Subianto’nun kemer sıkma politikaları yığınların öfkesini üzerine çekmişti.

Bu(nlar) elbette tesadüfi olmadığı gibi, sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalımı ile doğrudan ilintili.

Malum: İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışır. Örneğin, 1847 ticaret krizi Avrupa çapında 1848 isyanlarını tetiklemişti, 1968 isyanları, Fordist sermaye birikim rejiminin çöküşü ve yapısal bir krizin başlamasına denk düşüyordu. 1999-2001 küreselleşme karşıtı isyan, neo-liberal modelin, Asya krizi ve borsa krizi gibi kendini hissettirmeye başlayan çöküş dinamikleriyle çakışıyordu; 2010-13 Arap-Meydan-Gezi/Haziran isyanları 2008 krizinin yarattığı ekonomik siyasi istikrarsızlıklarla bağlantılıydı.

Küreselleşmenin, neo-liberalizmin dağılması hızlanır, yeni bir finansal kriz olasılığına ilişkin tartışmalar yoğunlaşırken Madagaskar’dan Nepal’e, Bangladeş’e, Siri Lanka’ya, Endonezya’ya, Fas’tan Kenya’ya, Peru’ya, Paraguay’a, hatta Arjantin’e sokaklarda isyan havası esiyordu.

Bu öfkenin ekonomik kökleri derin. Genç işsizliği, borç, düşük ücret, kamu hizmetlerinin çöküşü… Teknoloji onlara dünyayı gösteriyor, kendi yaşamlarıyla kıyaslama olanağı sunuyor ama o dünyanın kapılarını açmıyor; yoksunluk duygusunu küreselleştiriyor.

Bugün hem ekonomik hem siyasal düzen, kendi ağırlığı altında çatırdıyor. Kurulu düzenin korunma refleksi “süreç olarak faşizmi” besliyor. Tarih yine, bir büyük hesaplaşmaya doğru akıyor;[11] “orta sınıf” denilen küçük burjuvazi erirken…[12]

YERKÜRE

Umberto Eco’ya “Ne yani böyle korkunç bir dünyanın bir de cehennemi mi var?”; Albert Camus’ye, “Ben ve dünya, sizi beğenmiyoruz”;[13] Theodor Adorno’ya, “Yalanların uzun bacakları vardır. Kendi zamanlarının önünde giderler”; Henrik Ibsen’e, “Kötü iktidarı çökertmek güzeldir”; Frederick Douglass’a, “Zalimlerin sınırları, ezdikleri kişilerin tahammülüyle belirlenir”; Simone de Beauvoir’a, “Affetmek, çoğu zaman kötülüğü ödüllendirmektir; çünkü cezalandırılmamış kötülük, daha fazla kötülük doğurur”; Miguel de Cervantes’e, “Üstü başı yara-bere içindeki, herkesin alay ettiği adam, hâlâ, cesaretinin son damlasıyla erişilmez yıldıza ulaşmaya çabalıyor,” dedirten bu dünyada karamsarlık korkaklıktır, kaçıştır.

Çünkü “Açlığı, yalnız kendi büzülmüş midesinde değil, çocuklarının da büzülmüş karınlarında duyan bir adamı nasıl korkutabilirsiniz?”[14] Bu mümkün mü? Elbette değil…

“Nasıl” mı?

Mesela… Rusya’nın gündemi emek… Sovyetlerin dağılmasından sonra emek mücadelesini bıçak gibi kesen anayasalar, baskılar süreci de başlamış oldu. Liberal dönüşüm, özelleştirmeler ve oligark kapitalizmi, işçi sınıfını hızla sessizliğe itti. 2000’li yıllarda yürürlüğe giren İş Kanunu’yla grev hakkı fiilen sınırlandı; dayanışma grevleri yasaklandı, toplu sözleşme süreçleri daraltıldı.

Hukuken var olan sendikal hakların, fiiliyatta kullanılamadığı bir dönem başladı. Rusya Federasyonu’nun hatırlanan en güçlü emek mücadelesi, 2007’deki Ford Vsevolozhsk fabrikası grevi oldu. O dönem Leningrad bölgesindeki fabrikada çalışan işçiler, düşük ücretleri ve kötü çalışma koşullarını protesto ederek üretimi durdurdu. Grev, “post-Sovyet dönemin ilk başarılı işçi grevi” olarak geçti tarihe.

Kışın yüzünü gösterdiği Rusya’da, sol ve emek için umut yeşerdi. 5 Kasım 2025’de gazeteler, gelişmeyi manşetten verdi: Dimitrovgrad Grevi başladı.

Orgenenergostroy Enstitüsü’nün yüzlerce çalışanı iş bıraktı.

Dimitrovgrad’daki grev tahammülün son sınırı. Orgenergostroy grevi, yıllardır bastırılan öfkenin yüzeye çıkışı. Ve belki de bu yüzden, Dimitrovgrad’daki o küçük şantiye, bugün Rusya’nın en politik yeri…[15]

Bunlara ek olarak: Moskova’da üniversite kampüslerinin çevresinde asılı bildiriler dikkat çekiyor. Orak-çekiçli bayrak taşıyan gençlerin bulunduğu bildiri görseli; “Faşizmi kim yendi?” diye soruyor, “Gerçek tarihi hatırlıyor ve okuyoruz” diye devam ediyor. İmzasız yayınlanan bu bildiri tek başına pek bir anlam ifade etmese de Rusya’da dolaşan hayaletin izlerini taşıyor. Son zamanlarda, alttan gelen bir hareketlilik ve dalgalanma gözlemleniyor. Ülkedeki mevcut korku ve baskı iklimi nedeniyle faaliyetlerini görünmez kapılar ardında, daha gizli ve temkinli bir şekilde sürdürseler de dipten gelen dalga uyanışı tetikliyor.[16]

Mesela… Afrika’da on yıllardır görevde olan liderlerin dünyanın en genç nüfuslarına sahip ülkelerinde baskı ile iktidarını sürdürme girişimlerine karşı öfke büyüyor.

Doğu Afrika ülkesi Tanzanya’da iki büyük muhalefet partisi adaylarının yarıştan men edildiği seçimde Cumhurbaşkanı Samia Suluhu Hassan’ın yeniden seçilmesi ülkeyi karıştırdı. Binlerce kişi sokaklara inerek seçim sonuçlarını protesto ederken sokaklar savaş alanına döndü. Ordunun devreye girdiği protestolarda 700’e yakın kişinin öldürüldüğü belirtiliyor.[17]

Kenyalı gençlerin yaz boyunca başkent Nairobi’de sokaklara inerek bir dizi hükümet karşıtı protesto gerçekleştirdiğine şahit olduk… Bu eylemlerin fitilini ateşleyen, halkın sırtındaki vergi yükünü oldukça artıran finans tasarısıydı. Tasarı geri çekildi, ancak protestolar devam etti ve ardından polisin göstericilere yönelik sert müdahaleleriyle 50 kişi öldürüldü.[18]

Ancak “Kenya’da devlet borçlarını halka yükleyen vergi tasarısının geri çekilmesinin, öfkeli protestocuları tatmin etmesi mümkün değil. Halkın kronik hâle gelen yolsuzluklara ve eşitsizliklere tahammülü neredeyse kalmadı. 2022’de Kenyalıların en zengin yüzde 10’luk kesimi ülke servetinin yüzde 48.5’ine sahipti. Yoksulluk oranı 2015 ile 2021 yılları arasında yaklaşık yüzde 7 arttı.[19]

Ayrıca Fransa’nın, Hint-Pasifik’teki eski sömürgesi Yeni Kaledonya’da bağımsızlık yanlılarının etkisini azaltma girişimi bölgeyi karıştırdı. Afrika’daki sömürgelerinden kovulan Fransa, kolonyal sistemi koruma telaşı içinde. Fransa’nın 5 denizaşırı sömürgesinden Yeni Kaledonya’nın yerel halkı Kanaklar, takımadadaki nüfusun yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor. 4 gündür süren olaylarda biri polis 5 kişi yaşamını yitirdi, 200’den fazla kişi gözaltına alındı. Çatışmaları bastırmak için adadaki 1700 olan askeri varlığını 2700’e çıkaracağını açıklayan Paris yönetimi, TikTok’u yasaklayarak OHAL ilan etti.[20]

Bunlara ek olarak Endonezya, yaygın protesto gösterileriyle sarsılıyor. Başkent Cakarta’dan ülkenin dört bir yanına yayılan bu olaylar, sadece yerel bir huzursuzluk değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevre ülkelerde yarattığı derin eşitsizliklerin, devlet şiddetinin bir ürünü.

Endonezya genelinde 30 kente ve kasabalara yayılan protesto gösterilerinde on binlerce insan sokaklara döküldü, parlamenterlerin evleri ateşe verildi, devlet binaları yağmalandı ve polis merkezleri ile parlamento ofisleri hedef alındı. Polis ve göstericiler arasındaki çatışmalarda en az on kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı ve 3 binden fazla kişi tutuklandı…

Gösteriler, 28 Ağustos 2025 Cakarta’da polisin aracıyla motosiklet taksi sürücüsü, “kurye” Affan Kurniawan’ı ezip öldürmesiyle bir isyana dönüştü.[21]

AVRUPA

Avrupa Birliği’nin (AB) tarım politikalarına karşı Brüksel’de gösterilerini sürdüren çiftçiler, Avrupa Parlamentosu (AP) binasının önüne döktükleri tezek, odun ve saman balyalarını ateşe verdi.

“Çiftçi yoksa yiyecek yok” yazılı pankartlar taşıyan çiftçiler, AP binasına yumurta ve taş yağmuruna tuttu.

AB liderlerinin zirve için bulunduğu Avrupa Konseyi Genel Merkezi’nde ise çevik kuvvet geniş güvenlik önlemleri aldı.[22]

Yine Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) yeni binası için yapılacak tören BLOCKUPY (işgal et ve engelle) militanlarınca Frankfurt ateşe verilerek engellendi. Binlerce gösterici ECB’nin kemer sıkma politikalarını protesto ederken çatışmalar çıktı, polis arabaları yakıldı, 350 gösterici gözaltına alındı. Sonuçta 88 polis memuru taşlarla, 80’i göz yaşartıcı gazla yaralandı. ECB’nin açılış töreni ise iptal edildi.[23]

Bun(lar)a ilaveten Fransa’da neo-liberal politikalara, yolsuzluklara, otoriterliğe, adaletsizliklere karşı isyan ateşi, hükümetleri birer birer yutarken halkların öfkesi sokaklarda yankılanıyor. Fransa’da yüz binler, kemer sıkma politikalarına karşı “Her Şeyi Durdur” eylemine başladı.

8 Eylül 2025’de François Bayrou’nun azınlık hükümeti düştü. Bu, “Göçmenler içinde boğulduğunu hissedenleri” hissettiğini söyleyen gerici başbakandı.[24]

Fransa’da neo-liberal kemer sıkma bütçesine karşı sendikalar 2 Aralık 2025’de bir kez daha genel greve çıktılar. CGT sendikasından Ali Tolu, “Kârlar tırmanıyor, bedeli çalışanlar ödüyor. Mücadele sürecek,”[25] diyor.

Eş zamanlı kesitte Almanya’da artan pahalılık ve enerji krizinin toplumsal olayları körüklemesinden endişe ediliyor. Avrupa’nın dört bir yanında da kitlelerin huzursuzluğu giderek artıyor. Çekya’dan Macaristan’a, Hollanda’dan Belçika’ya kadar pek çok ülkede halk sık sık sokağa çıkıyor.

Belçika, Fransa, İspanya, Portekiz, Norveç, Yunanistan gibi coğrafyalarda ise işçiler ücretlerin iyileştirilmesi talebiyle sokaklara dökülüyor.

Hem de Angela Yvonne Davis’in, “Dünyayı temelinden dönüştürmek mümkünmüş gibi davranmalısınız. Ve her zaman bunu yapmak zorundasınız”; Benjamin Franklin’in, “İleri bak; yoksa kendini arkada bulursun,” uyarısını yeniden anımsama gayretiyle…

“Z KUŞAĞI” MI?

“Herkesin her şeyden haberdar olup hiçbir şey yapmadığı, her şeyle dayanışma içinde görünüp yerinden bile kıpırdamadığı bir dünyada yaşıyoruz,”[26] saptamasında bir doğruluk payı var (ne yazık ki)…

Ancak bu hâl mutlak değil…

Farklılaşması kaçınılmaz muğlâk yanları da var. Örneğin -Amerikan sosyolojisinin imalatı- “Z Kuşağı” ile ifade edilen mesele gibi.

Örneğin Hanna Kirchberger’e göre, “Endonezya’dan Fransa’ya, Nepal’den Filipinler’e ‘Hasır Şapka Korsanları’nın’ bayrağı, gelecekleri elinden çalınmak istenen Z Kuşağı’nın protestolarında sembol hâline geldi.

Endonezya’daki protestolar medyanın odağındaydı. Ülkenin dört bir yanında insanlar, eşitsizliğe ve ekonomik krize karşı sokağa çıktı. Protestolarda sıra dışı bir sembol dikkat çekmeye başladı.

Endonezya’nın bağımsızlığının 80. yılı kutlamaları için hazırlıklar sürerken, ulusal bayrağın yanında başka bir bayrak öne çıktı ve hükümette tartışma yarattı: Siyah zemin üzerinde beyaz kafatası ve çapraz kemikler. Klasik bir korsan bayrağı… Ancak önemli bir farkla: kafatası, kırmızı şeritli sarı bir hasır şapka takıyordu.

Bu bayrak, Japon manga serisi One Piece’in ‘Hasır Şapka Korsanları’na’ ait. Çete, liderleri Monkey D. Luffy’nin öncülüğünde hazine ararken baskıcı, yozlaşmış ve acımasız bir dünya hükümetine karşı savaşıyor. Hikâyede bu bayrak, baskı karşısında özgürlüğü, dayanışmayı ve direnişi simgeliyor.”[27]

Simgesel açıklamalar bir yana!

“Her birinde, başlangıçta tek bir ahlâki öfke konusu etrafında toplanan hareketler, gençler için yaşamı yeniden üretme kapasitesini yitirmiş bir sisteme yönelik geniş çaplı bir eleştiriye dönüştü,” vurgusuyla meselenin özünü şöyle ortaya koyuyor Vijay Prashad:

“Ana akım medya tarafından dünyaya dayatılan bu ‘Z kuşağı’ terimi, çoğu zaman bu tür toplumsal hareketlerin karmaşık sosyolojik yapısını ve ulusal özgünlüğünü göz ardı eder. Yine de bu terim ve genel olarak ‘kuşak’ kavramı üzerine düşünmeye değer…

‘Kuşak’ kavramı bundan yaklaşık bir asır önce Alman sosyolog Karl Mannheim tarafından 1928 tarihli ‘The Sociological Problem of Generations’ adlı makalesinde geliştirilmiştir. Mannheim’a göre bir kuşak, yalnızca aynı dönemde doğmuş bireylerden ibaret değildir; aksine, toplumsal konum (soziale Lagerung) ile tanımlanır. Politik anlamda, bir kuşak, hızlı ve yıkıcı dönüşümler yaşadığında, geleneği yeni ‘kültürel taşıyıcılar’ (Kulturträger) yani kültürü aktaran bireyler ve kurumlar aracılığıyla yeniden karşılar ve böylece toplumsal değişimin etkin bir gücü hâline gelir. Bu anlayış, II. Dünya Savaşı sonrasında ‘Baby Boomers’, ‘X Kuşağı’, ‘Y Kuşağı’ gibi pazarlama kategorilerine indirgenen kuşak tipolojilerinden oldukça uzaktır. Mannheim kuşakları toplumsal dönüşümün motoru olarak görürken, neoliberal kültür onları markalaşmış ‘pazar segmentlerine’ dönüştürmüştür.

‘Z Kuşağı’ terimi, And Dağları’ndan Güney Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada gerçekleşen protestoları tanımlamak için kullanıldı. Bu hareketlerde, toplumsal ilerleme olanaklarının tıkandığı ülkelerdeki gençler, çökmekte olan sisteme karşı sokaklara döküldü. Bu noktada Mannheim’ın kuramının kimi unsurları hâlâ geçerlidir. Elbette emperyalist güçlerin bu protestoları kışkırtmak ya da yönlendirmek için müdahalede bulunduğu durumlar vardır; ancak bu eylemleri yalnızca dış etkilerin ürünü olarak görmek hatalı olur. Bu ‘Z kuşağı ayaklanmalarını’ anlamak için incelenmesi gereken önemli içsel sosyolojik dinamikler mevcuttur. Bu hareketlerin çoğu, ulusal bağlamdan beslenirken aynı zamanda uluslararası konjonktür tarafından şekillenen iç içe geçmiş süreçlerin ürünüdür. Bu yazıda, bu gelişmeleri anlamaya ve belki de ilerici bir doğrultuda yönlendirmeye yardımcı olabilecek yedi tez öne sürülmektedir…

Bu hareketlerin çoğu kentsel nitelikte olup, köylülüğü ve kırsal işçileri büyük ölçüde kapsamıyor. Ayrıca bu protestolar, genellikle az gelişmiş ülkelerin yapısal krizlerine kalıcı çözümler getiremiyor. Açık söylemek gerekirse, bu ayaklanmaların tipik politik yönelimi, orta sınıf öfkesinin çıkmazına sürüklenme tehlikesi taşıyor. Bangladeş ve Nepal örneklerinde görüldüğü üzere, sokaklardaki sesler çoğu zaman yerleşik güçler tarafından manipüle ediliyor, sonuçta Batılı finans çevrelerinin çıkarlarına hizmet eden gündemlere dönüştürülüyor.

Bununla birlikte, bu ayaklanmalar hafife alınmamalıdır: burada özetlenen toplumsal dinamikler nedeniyle bu tür isyanların sıklığı yalnızca artacaktır. Sosyalist güçler için esas mesele, Z kuşağının meşru öfkelerini, toplumsal artı-değerin daha adil paylaşımı, sabit yatırımların artırılması ve toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesi yönünde somut bir programa dönüştürmek.’[28]

Gerekli olan bu; “Z Kuşağı” güzellemelerinin ardına sığınmak değil!

“Z Kuşağı” diyenler, söz konusu kavramsallaşmayı düzen için bir sınıra, seçimlere vb’ine mahkûm ediyorlar. Soru(n) burada…

Örneğin CHP’li Hakan Uyanık, “Z kuşağının taleplerini ve hayata bakışlarını doğru anlamalıyız. Biz gençler; özgürlük alanlarımızı uluslararası normlarda biçimlendirmek istiyoruz ve hayatımızın içerisine nefret, ırkçılık ve benzeri reaktif eğilimleri katmak istemiyoruz. Başta endüstri 4.0 ve akabinde teknolojinin gelmiş olduğu tüm aşamaları içselleştirmek ve özgürce bu alanda var olmak istiyoruz… Bizim kuşak her şeyden önce özgürlük alanlarımızın korunmasını, her türlü inanç ve düşüncenin özgürce kendini ifade edebilmesini, düşüncenin ve ifadenin mutlak özgürlük çeperi içerisinde değerlendirilmesini istiyor,”[29] diyerek hiçbir şey demiş olmuyor, farkında mısınız?!

Örnek mi? Örneğin bu değerlendirmelerde dünyadaki servetin yarıdan fazlasının, bir avuç oligarkın elinde toplanmasına yol açan muazzam eşitsizliklere, kapitalist talanın yol açtığı ekolojik felaketlere, dünya halklarını ölüme ya da ölümden beter koşullarda yaşamını sürdürmeye mahkûm kılan paylaşım savaşlarına, işsizliğe, açlığa, velhasıl gençlerin yeryüzünün her köşesinde yüz yüze olduğu tehditlere yönelik bir satır eleştiri yok!

Ancak, “Z Kuşağı’nın toplam oy potansiyeli 9 milyonun üzerinde. Bu sayı sandığı da etkileyecek. ORC Araştırma’nın verilerine göre Z Kuşağı içinde AKP’ye oy vereceklerin oranı yüzde 13, CHP’ye oy vereceklerin oranı ise yüzde 34,”[30] ifadesi meramını çok net dillendiriyor!

İyi de onların anlattıkları “Z Kuşağı” oy vermekten başka neye yarar?

İşte birkaç veri!

  1. i) “Z Kuşağı’nın yüzde 90’ı gelecek kaygısı yaşıyor. BUPAR Araştırmaya göre gençlerin yüzde 97’si politikacılara ve siyasi partilere güvenmiyor ve potansiyellerini ortaya çıkarmasına engel olarak görüyor… Z kuşağından sessiz çığlık: Yoksulluk sınırında yaşıyorlar, gelecek umutları yok!”[31]
  2. ii) “Z kuşağı gençlerin evrensel değerlere önem verdiklerini net bir şekilde görebildiklerini belirten İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süphan Nasır’ın araştırmasına gençlerin yüzde 74’ü ekonomiden, yüzde 73’ü de hayatından memnun olmadığını belirtti.[32]

iii) “1995’ten sonra internet çağına doğanlara Batılı literatürde Z kuşağı deniliyor. Bu hesapla toplam seçmenin yüzde 20.3’ü yani 13 milyon genç, Z kuşağı seçmen kümesini oluşturuyor.

Z kuşağını ikna etmek o kadar da kolay değil. Onlar, diğer seçmenlerden pek çok konuda ayrışıyorlar. Yüzde 90’dan fazlası mobilde ve sosyal medyada. Ama diğer nesillerin aksine Twitter, Facebook, Instagram’dan çok Telegram, TikTok, Twitch benzeri kanalları tercih ediyorlar. Bu kuşağın ağırlıklı bölümü haber izlemek için bile gazete, dergi okumuyor; televizyon seyretmiyor. Geleneksel medyayı ‘yalan haber’ kaynağı gördükleri için, haberlere mobil cihazlarla kendi kanallarından erişiyorlar.

Çeşitli araştırmalara baktığımızda Z kuşağı seçmenlerin siyasete ve seçime katılma motivasyonunun çok düşük olduğunu görüyoruz…

Z kuşağı, ağır kutuplaşmaya neden olan eski nesil siyasete ve siyasetçiye güvenmiyor ve mesafeli. Bu kuşak değiştirmeye güçleri yetmeyecek sorunlarla mücadele etmek yerine, o sorunlardan uzaklaşmayı tercih ediyor. Değişim umutları kalmadığı için, fırsat bulanların ülkeyi terk etmeleri bu yüzden. Siyasetle ilgilenmiyorlar ama zannedilmesin ki hayata ve olaylara ilgisizler… Tam tersine zorbalığa, haksızlığa, adaletsizliğe ve ekolojik sorunlara son derece duyarlılar.”[33]

  1. iv) “İş bulma sitesi Indeed’in 2021’deki anketi, Y kuşağı ve Z Kuşağı çalışanlarının sırasıyla yüzde 59 ve yüzde 58 ile en yüksek tükenmişlik oranlarını bildirdiklerini gösteriyor. Y Kuşağı’nı hadi anlayabiliriz ancak 1990’ların sonunda doğmuş gençlerin, hatta çocukların tükenmişlik oranı gerçekten kaygı verici. ABD merkezli iş yönetimi platformu Asana’nın 2022’deki anketi, diğer yaş gruplarına kıyasla daha fazla Z Kuşağı çalışanının tükenmişlik hissi bildirdiğini gösterdi. İngiliz çalışanlarla 2021’de yapılan ankette ise, tüm yaş gruplarında ortalama yüzde 73’e kıyasla Z Kuşağı katılımcılarının yüzde 80’inin pandemiden bu yana daha fazla tükenmişlik hissettiğini gösterdi.

Gelelim ülkemize!.. Z Kuşağı, kayıp kuşak olarak tarihe karışabilir. Sermaye sahibi olamadıkları için yönetici gibi daha iyi gelir, çalışma standartlarına sahip olamadıkları için hep stres içindeler. Yükselemeyeceklerini, mevcut standartlarından yukarı çıkamayacaklarını düşünüyorlar.”[34]

Buraya dek aktarılan “Z Kuşağı” profili pek iç açıcı değil…

“Nereden çıktı bu Z kuşağı” mı?

“Z kuşağı” adını Amerikan USA Today verdi. Esas Washington Post, Newsweek, Time gibi yayınlar aracılığıyla dünyaya yayıldı.

Yani: Z kuşağı (ve X-Y) adlandırması ve araştırmaları sandığınız gibi sosyal bilimler literatürüne ait değil. Bu tanımlamanın bütün çabası-amacı şirketlerin kârlılığını yükseltmek için insanları daha sistematik olarak sömürme yollarını araştıran sektörlere ait. Reklamcılık gibi…

Yoksa hangi sosyal bilim; aynı dönemde doğdukları için -bırakın dünyayı- ülkemizdeki milyonlarca genci aynı görme genellemesi yapar?

Ekmek derdinde olanla ya da tamircide çalışanla, Koç ya da Sabancı üniversitesinde okuyan genç nasıl aynı olabilir? Ya iş arayan? Ya 14 yaşında evlendirilen?

Z kuşağının fırsatları eşit mi? Teknolojiye ulaşım olanakları aynı mı?

Ekonomik, kültürel, çevresel tüm farklılıklar yok sayılarak tanımlanan Z kuşağı genellemesi gerçekçi sayılabilir mi?

Dünyaya bakışları aynı olabilir mi? Hepsini aynı politik çizgide görebilir miyiz?

Hepsinin hayata dair kaygısı beklentisi nasıl aynı olur?

Temel mesele şudur: Z kuşağı mı toplumu-ülkeyi-dünyayı değiştirecek? Yoksa… Kuşak yaklaşımıyla Z kuşağı mı dönüştürülecek? Örneğin, daha mı çok tüketici yapılacak?

Aslında “tek tipleştirmeye” karşı çıktıkları belirtilerek, “tek tipleştiriliyor mu” Z kuşağı? Evet, tek kalıba sokulmuyor mu?

Yeni tüketim algısı için yeni gençlik modeli/kuşağı yaratmak istiyorlar, hepsi bu.

Köşe yazarı diyor ki, “Z kuşağını anlamayan seçimde kaybedecek!”

Merak ediyorum; neymiş köşe yazarının Z kuşağından anladığı?

Koca bir banka ‘Z Kuşağı İle Etkili İletişim: Anlam ve Empati’ diye toplantı yaptı! “Z kuşağına dâhil olan bireylerin ortak özellikleri incelendiğinde; gelecek planları, hayat tarzları ve yaşam beklentileri gibi konularda kendilerinden önceki jenerasyonlarla aynı fikirde olmadıklarını görmek mümkün.”[35]

“Sınıfsal” değil “grupçu” bakmayı dayatan kapitalist zırvalık bunlar.

Elbette içlerinden nice değerler çıkacak. Ancak toptancı Z kuşağı yaftalaması ya da “övgüsü”, gençleri düzen içileştiren kimliksizleştirme manevrasıdır.

Oysa “İnsanlar öyle ha deyince bilinçlenmiyorlardı. İnsanları bilinçli kılmak için zaman, sabır ve geri kafalıların eğitilmesi gerekli,”[36] uyarısı “es” geçilmediği takdirde yarın(lar) her zaman tazedir; ve “Hangi güçlü devlet nefret ve uzlaşmazlıklarla temelden sarsılmaz”[37] ki?!

“YENİ(LENEMEYEN)” SOL (MU?)!

“Yeni(lenemeyen) Sol” sıfatının ilk elden çağrıştırdıkları Jean Marques’ın, “Bazı beyinler bağırsaktır”…

Herman Melville’in, “Taklitte başarılı olmaktansa, orijinallikte başarısız olmak daha iyidir”…

Max Horkheimer’ın, “Günün birinde her şeyin yoluna girecek olması, o zamana kadar gerçekleşmiş olan onca kötü şeyi kabullenmemizi sağlayamaz”…

Elbert Hubbard’ın, “Korkuya kapılıp hedef değiştirmeyin. Aklınızı hedefinizde yoğunlaştırın”…

Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Düşünmek kolay, yapmak zordur. Dünyada en güç olan şey de düşünüleni yapmaktır”…

Theodor Adorno’nun, “Yardım edemeyenlerin öğüt de vermemesi gerekir”…

Kürt atasözünün, “Agir xweşe lê arî jê çêneba/ Ateş iyi de külü olmasa”…

Chuang Tzu’nun, “Kurbağa kendi bataklığından çıkmaya niyetli değilken, ben ona nasıl okyanustan söz edebilirim,” sözlerini anımsatıyor. Ki aslı sorulacak olursa “Yeni(lenemeyen) Sol” sıfatı da bunların toplamıdır![38]

Meselenin aslı çok net: “Sosyalistler ellerinden geldiğince sosyalist olmayanlarla kol kola daha geniş hareket örgütleri yaratmaya çalışmalılar,”[39] tespitindeki sağcı popülizm devrimcilere soluna değil, sağına bakan liberalizmi enjekte etti. Sınıf yerine “acil, kazanılabilir talepler temeli”ndeki geniş amorfluğu tavsiye ederken; sınıf çizgisi tasfiye edildi.

Böylelikle “Avrupa radikal solu içerisindeki birçok parti sosyal demokrat güçlerle ittifak yaptı. Neo-liberal rüzgârın, itirazsız esişi radikal sol partiler açısından olumsuz bir sonuç doğurdu.”[40]

SYRIZA ve Die Linke bölündü, Halk Cephesi’nde ayrışmalar, İtalyan solunda ciddi arayışlar var. Tartışmalar yeni krizlere gebe.

“Yeni(lenemeyen) Sol” ayrışmaların, tartışmaların merkezindeyken; Yunanistan’da, Almanya’da, İspanya’da, Fransa’da, İtalya’da ve daha pek çok coğrafyada solcular büyük dağınıklık içerisinde.

Örneğin “Yeni(lenemeyen) Sol” türbülanstayken, sosyal demokratlaşmaya başlayan sol hareketler sınıf siyasetinden koptu. Düzene karşı mücadele askıya alındı. Uzlaşmacı siyasete mahkûmiyet, reformist politikalar itirazı marjinalleştiriyor.

Örneğin Almanya’da ‘Bündnis Sarah Wagenknecht’ (BSW) partisi üyelerinden Zaklin Nastic, ülkede “sağ” ve “sol” arasındaki ayrımın giderek bulanıklaşmasına dikkat çekerek, “Almanya’da siyasi sınıflandırma yapmak giderek karmaşıklaşmaya başladı. Artık ‘sağ’ ya da ‘sol’un ne anlama geldiğini söylemek bile çok zor. Mesela benim de eskiden içinde olduğum Die Linke’nin (Sol Parti) artık sol siyasetle bir ilgisi kalmadı. Neredeyse neo-liberalizme doğru bir hareket var. Örneğin Bodo Ramelow, Filistinlileri ‘Hamas pisliği’ olarak adlandırıyor,”[41] diyor!

Evet SYRIZA’dan Die Linke’ye, Nupes’ten İşçi Partisi’ne, PODEMOS’a post-modern solda yaprak dökümü yaşandı. Bölünmeler, kopmalar, anlaşmazlıklar peş peşe geldi. Yörüngesini kaybetmiş sınıftan kopuk solun “savrulması” şaşırtıcı değildi.

Örneğin SYRIZA’dan ayrılan vekiller, ‘Yeni Sol’ adlı parti kurarlarken; Matthaios Tsimitakis’in, partideki krizin başlıca nedeninin “kimlik kaybı” olduğunu dikkat çekmesi boşuna değildi.

SYRIZA’dan ayrılan Yanis Varufakis, MeRa 25 partisini; Panagiotis Lafazanis de 25 milletvekili ile “Halk Birliği” partisini kurmuşlardı.

SYRIZA’nın yeni “fenomen” lideri Stefanos Kasselakis, partide bölünmeye yol açtı. Eski Maliye Bakanı Öklid Çakalatos’un sol “Şemsiye” kanadı, Kasselakis’i “Trump benzeri uygulamaları” ve “sağcı popülizm” uğruna partinin temel ideolojisinden uzaklaşmakla suçlayarak partiden ayrıldı.

Aleksis Çipras’ın “mucize”si trajik bir komediye yol açarken; Zohran Mamdani, New York’un ilk Müslüman, ilk Güney Asya kökenli ve neredeyse son yüz yılın en genç belediye başkanı seçilmesi üzerine “bayram yapanlar”a Aras Coşkuntuncel’in uyarısı çok net:

“Kendini Demokrat Partiye eklemleyen ve Demokrat Partiyi seçimlere odaklı, yerel ya da federal düzeyde seçtirebildikleri adaylarla içeriden değiştirebileceğine inanan ‘Demokratik Sosyalistler’ ve Mamdani’ye çok güvenmemek lazım. Mamdani’nin yeni bir Bernie Sanders ya da Alexandria Ocasio-Cortez olacağı açık…

Mamdani’nin sosyalizmi, kendi tanımlamasıyla, ‘Herkes için daha iyi bir gelir dağılımı’ söylemine dayalı ve otobüslerin ücretsiz olması, bazı kriterlere uyan kiraların dondurulması, belediyeye ait, dolayısıyla fiyatların daha ucuz olacağı marketlerin açılması ve ailelere çocuk bakım desteği gibi sosyalizm kırıntısı vaatlerden oluşuyor. Yani sosyal harcamaların olduğu bir kapitalizm.

Makul Mamdani milyarderlerden bağış kabul etmeye başladı; Filistin’le ilgili birçok söyleminden geri adım attı; milyarder ailesi sebebiyle New York Polis Departmanının başına getirilmiş fanatik Siyonist Jessica Tisch’i görevde tutacağını açıkladı; daha önce bahsettiği polis teşkilâtının finansmanını kısmak gerektiği söyleminden geri adım attı; yönetimine siyonistleri de alacağının sözünü verdi; Trump yönetiminin Venezüella açıklarında donanmayı yığdığı, sivil botları bombaladığı, bakanlarının Venezüella ve Küba’yı tehdit ettiği günlerde Nicolas Maduro ve Miguel Diaz-Canel için ‘diktatör’ deyip seçimleri, medyayı, muhalefeti bastırıyorlar diye ortaya atladı.”[42]

Bu bağlamda Hayri Kozanoğlu’nun, “Kapitalizmin kalbinde, Wall Street’in merkezinde sosyalist bir aday Zohran Mamdani’nin belediye başkanı seçilmesi tüm dünya açısından önemli bir gelişme”;[43] L. Doğan Tılıç’ın, “Dünyanın neresinde olursa olsun, bir solcuyu başkası saymam… Yoksa, tabii ben de mutluyum Mamdani’nin kazanmasından,”[44] saptamalarını paylaşabilmek -kesinlikle- mümkün değil!

Liberalizmin herhangi bir tonundan “memnuniyet” devrimcilere has değildir.

Sol liberalizm, teorik ve politik alanlarda Marksizm-Lenizme yönelik genel saldırının parçasıdır. Söz konusu hâl sonraları post-modernizm biçimini almıştır. Politik olarak sınıf politikasının yerine kimlik politikasını öneriyordu.

Devrimciler onları gayet iyi tanır. Çünkü onlar, “Tarih sınıf mücadelelerinin tarihidir,” diyenlerdir.

Soru(n)da tam burada ve buna mündemiç saflaşmadadır.

Ötekiler ise “Yetmez ama evet” diyenlerdi; şimdilerde de post-Marksistlerdir!

NİHAYET

Toparlarsak: Devrimin güncelliği fikri ve V. İ. Lenin’in, “Tarihte öyle dönemler vardır ki hiçbir şeyin gerçekleşmediği (olmadığı) on yıllar ve on yılların gerçekleştiği (yaşandığı) haftalar (yıllar) vardır,” uyarısını “es” geçmeden verili karabasanı aşmak mümkündür.

Ancak Vijay Prashad’ın ifadesiyle, “Sol işçi sınıfı ve köylülerin gücü üzerinden yükselir. Ancak bu sınıfın bahsettiğiniz eylemlere karşılaştıkları sorunları tanımlayabildiğini ya da önderlik ettiğini söyleyemeyiz. Bir sınıf en azından toplumsal artı değerden daha fazla pay talep etmeli, toplumsal artı değerin daha önemli bir kısmının toplumun refahını geliştirmek için harcanmasını isteyebilmeli. Fakat masada bu sorunlar yok. Gördüklerimiz göçmenlik ve etnik kimlikler etrafındaki dikkat dağıtıcılar, orta sınıfın gündeme getirdiği ve işçi sınıfının omzuna yüklediği meseleler. İşçi sınıfının hayat şartlarını belirleyen esas işçi sınıfı sorunları tartışmanın odağında değilse sosyalist hareket bundan fayda sağlayamaz. Bu bağlamda, işçiler toplumdaki orta sınıf hoşnutsuzluklarıyla boşluğa sürükleniyor,”[45] olduğunun da görülüp tedbirlerin de alınması kaydıyla…

Bunu aşabilmek için halka önderlik, işçi sınıfına parti gerek!

Halkın devrimci bir önderliğe ihtiyacı yakıcıdır. Bunun bir işçi sınıfı partisi olması tek çıkar yoldur.

Ancak devrimci önderliğin tarihin kilidini açacak güç olarak eksikliği, büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor. Hem de bütün dünyada…

Şurası da çok net: Artık isyan(lar), işçi sınıfı karakterini öne çıkarmadan kalıcı olmazlar, olmuyorlar da.

Kapitalizme, özel mülkiyete karşı çıkılmadan yol alabilmek mümkün değil.

Bunun içinde işçi sınıfını örgütleyen, harekete yön veren öncü parti olmazsa olmadır.

Kendiliğinden sınıf hareketi partisiz işlevsel olmayacağı gibi, öncü parti de sınıfsız bir hiçtir.

O hâlde bir kere daha Augustinus’un, “Yoluna devam et, çünkü o yol yalnızca sen yürüdükçe var olur”…

Søren Kierkegaard’ın, “Mücadele etmek ve kaybetmek, asla mücadele etmemekten daha onurludur”…

Sigmund Freud’un, “Güçsüz olduğumuz noktayı kabullenerek kendimizi güçlü kılabiliriz”…

Angela Yvonne Davis’in, “Hepimiz o kadar aşağılara atıldık ki kimse yerimizden kalkabileceğimizi düşünmedi, fakat yeterince uzun ezildik, şimdi yeniden kalkacağız”…

Marcus Tullius Cicero’nun, “Zorluklar ne denli büyük olursa, zafer de o denli büyüktür”…

Arundhati Roy’un, “Sizin yarınlarınız için bugünlerimizi verdik.” “Her şey bir günde değişebilir.” “Bazen bir kişinin bile kararlılığı, kararsız bir kalabalığı yıldırabilir”…

Selma Lagerlöf’un, “Yolculuğumuzda cesur yol arkadaşlarına ihtiyacımız var”…

Immanuel Kant’ın, “Öyle davran ki, davranışların genel kural hâline gelsin”…

Søren Kierkegaard’ın, “Eğer eyleme geçmek üzere olan biri kendisini sonuca göre yargılayacak olursa, asla başlamayacaktır,”[46] uyarılarına kafa yorup, eyleme geçmek gerek.

28 Aralık 2025 12:49:11, Muğla.

N O T L A R

[*] Rojnameya Newroz, Ocak 2026…

[1] Mao Zedong.

[2] Turgut Uyar, “Umuttur”, Toplandılar, Can Yay., 1993.

[3] Bkz: i) Temel Demirer, “İsyan(lar) Sürüyor, Sürecek!”, Kaldıraç Dergisi, No:126, Kasım 2011… ii) Temel Demirer, “Direniş ve İsyan(lar)ın Anadolu’cası…”, Kaldıraç Dergisi, No:167, Mayıs 2015… iii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “İlk İsyan Değildi; Sonuncu da Olmayacak!”, Rojnameya Newroz, Eylül 2023… https://temeldemirer.blogspot.com/2023/09/ilk-isyan-degildi-sonuncu-da-olmayacak.html iv) Temel Demirer, “İtiraz Ahlâkı”, Ümüş Hapishane Dergisi, Yıl:3, No:9, Ekim-Kasım-Aralık 2013… v) Temel Demirer, “Ekoloji, Başkaldırı ve Ötesi”, Munzur’da Doğa ve Yaşam, Munzur Çevre Derneği Yayın Organı, Festival Özel Sayısı, Temmuz 2013… vi) Temel Demirer, “İnsan Olmanın (ve Kalmanın) Etiği”, 27 Aralık 2012… https://temeldemirer.blogspot.com/2013/05/insan-olmanin-ve-kalmanin-etigi.html vii) Temel Demirer, “Zorbaya Karşı Ayağa Kalkma Özgürlüğü”, Kaldıraç Dergisi, No:270, Ocak 2024… viii) Temel Demirer, Sosyalist Mücadele Etiği (F. Başkaya-A. Çubukçu-B. Pınar-T. Demirer- M. Akıncılar), Özgür Üniversite Kitaplığı: 34, 2001…

[4] Yücel Özdemir, “Dünyanın ‘Felaket Hâli’ ve Sosyalizme Duyulan İhtiyaç”, Evrensel, 7 Kasım 2025, s.7.

[5] İbrahim Varlı, “Hiçbir Şeyin Olmadığı On Yıllar, On Yılların Yaşandığı Haftalar!”, Birgün, 23 Ağustos 2025, s.11.

[6] Ergin Yıldızoğlu, “Aydınlanma’nın Alacakaranlığında…”, 9 Ekim 2025… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/aydinlanma-nin-alacakaranliginda-2441969

[7] Il Manifesto Gazetesi, 9 Temmuz 2022.

[8] Sungur Savran, “Halkın Sarayı”, 9 Temmuz 2022… https://gercekgazetesi1.net/uluslararasi/halkin-sarayi

[9] Eduardo Galeano, Hikâye Avcısı, çev. Süleyman Doğru, Sel Yay., 2017.

[10] Hermann Hesse, Knulp, çev: Kamuran Şipal, YKY., 2004.

[11] Ergin Yıldızoğlu, “İsyan ve Kriz Çakışmaya Başladı”, 23 Ekim 2025… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/isyan-ve-kriz-cakismaya-basladi-2446129

[12] “Orta sınıf, faşizme yönelme potansiyeli kadar sola, devrime de yönelme potansiyelini barındırır. Faşistler doğaları gereği hiç bir kurala, yasaya, ahlâki ilkeye bağlılık hissetmez tersine ellerinden geldiğince bu ilkeleri istismar ederler. Ama aynı potansiyeli devrimci pratikle devrimci eyleme dökmek imkânsız değildir. Tarihte olduysa yine olur, yeter ki inanalım. Faşizm tarihin her döneminde aynı şablon stratejiyi kullanılır. Devrimcilik ise (adı üstünde) tarihin her döneminde kendi devrimcisini ve devrimci eylemini ‘yeniden yaratır’…” (Selçuk Candansayar, “Orta Sınıfın Şafak Vakti”, Birgün, 3 Kasım 2025, s.6.)

[13] Albert Camus, Mutlu Ölüm, çev: Gül İğdirli, Gündüz Yay., 1973.

[14] John Steinbeck, Gazap Üzümleri, çev: Ergün İlgin, Halk Yay., 1974.

[15] Yaren Çolak, “Bu Ülkede Grev Var”, Birgün, 12 Kasım 2025, s.11.

[16] Yaren Çolak, “Rusya’da Bir Hayalet Dolaşıyor”, Birgün, 24 Eylül 2025, s.11.

[17] “Seçim Hilesine İsyan”, Birgün, 1 Kasım 2025, s.11.

[18] Angela R. Pashayan, “Gençlerden Çalınan Vaatler”, Birgün, 26 Ağustos 2024, s.10.

[19] Kathleen Klaus, “Geri Adım Öfkeyi Dindirmez”, Birgün, 1 Temmuz 2024, s.10.

[20] “Sömürü Düzeni Elinde Patlıyor”, Birgün, 18 Mayıs 2024, s.11.

[21] Ergin Yıldızoğlu, “Endonezya’da İsyan”, 8 Eylül 2025… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/endonezya-da-isyan-2433104

[22] “Avrupalı Çiftçiler İsyanda”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2024, s.7.

[23] “Frankfurt Yandı”, Hürriyet, 19 Mart 2015, s.12.

[24] John Mullen, “Sokaklar Macron’un Sonunu Getirecek”, Birgün, 15 Eylül 2025, s.8.

[25] Atahan Uğur, “Neo-Liberal Kıyıma İsyan”, Birgün, 2 Aralık 2025, s.11.

[26] Jean Baudrillard, Çaresiz Stratejiler, çev: Oğuz AdanırBoğaziçi Üniversitesi Yay., 2010.

[27] Hanna Kirchberger, “Korsanlar Makineye Karşı!”, Birgün, 22 Eylül 2025, s.10.

[28] Vijay Prashad, “Z Kuşağı İsyanları Üzerine 7 Tez”, Birgün, 27 Ekim 2025, s.10.

[29] İlayda Kaya, “Uyanık: Gençlerin Oyunu CHP Alacak”, Cumhuriyet, 10 Ağustos 2020, s.7.

[30] “AKP’nin Korkulu Rüyası Z Kuşağı”, Birgün, 17 Ekim 2021, s.8.

[31] Muhammed Özmen, “Z Kuşağından Sessiz Çığlık”, Cumhuriyet, 20 Şubat 2022, s.4.

[32] Taylan Büyükşahin, “Gençler Ekonomiden ve Hayatından Memnun Değil”, Sözcü, 23 Kasım 2021, s.9.

[33] Necati Özkan, “Z kuşağı”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2022, s.5.

[34] Timur Akkurt, “Z Kuşağı Tükendi”, Birgün, 3 Haziran 2022, s.13.

[35] Soner Yalçın, “Z Kuşağı Aldatmacası”, Sözcü, 17 Eylül 2021, s.10.

[36] Fatmir Gjata, Boyun Eğmeyeceksin, çev: Füruzan Toprak, Oda Yay., 1979.

[37] Cicero, Dostluk Üzere, çev: Çiğdem Dürüşken, Afa Yay., 1994.

[38] Bkz: i) Temel Demirer, “SYRIZA: Neydi? N’oldu?!”, Rojnameya Newroz, Ağustos 2016… https://temeldemirer.blogspot.com/2016/08/syriza-neydi-noldu.html ii) Temel Demirer, “Çarpıtmaların Yol Açtığı Hafıza Kaybına Dair”, Kaldıraç Dergisi, No:268, Kasım 2023… iii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “… ‘Özgürlük!’ Ama Kim(ler) İçin?”, Kaldıraç Dergisi, No:276, Temmuz 2024… iv) Temel Demirer, “Lenin(izm) ile Liberal(izm) Meselesi”, Kaldıraç Dergisi, No:243, Ekim 2021… v) Temel Demirer, “… ‘Med Cezir’li ‘Çetin’ Kalem”, Kaldıraç Dergisi, No:231, Ekim 2020… vi) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Vazgeç(me)ek Meselesi”, Sosyalist Mezopotamya, No:16, Mart 2025… vii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “… ‘Özeleştiri’nin Eleştirisi”, Kaldıraç Dergisi, No:266, Eylül 2023… viii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Gerilladan Parlamentoya, José “Pepe” Mujica”, Avrupa Demokrat, Haziran 2025… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/07/gerilladan-parlamentoya-jose-pepe-mujica.html ix) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Bir Tupamaro, Bir Başkan: José (Pepe) Mujica”, Kaldıraç Dergisi, No:287, Haziran 2025… x) Temel Demirer, “… ‘Sol(uksuzluk)un” -Muhtelif- Hâlleri”, Esmer Dergisi, No:67, Aralık 2010… xi) Temel Demirer, “… ‘Neo’su ve ‘Sol’u ile Liberaller Nedir, Neye Yarar?”, AKP “Ilımlı” İslâm, Neoliberalizm, Editör: Fikret Başkaya, Ütopya Yay., 2013 içinde… xii) Temel Demirer, “Kemalistler, Liberaller, Müslüman ‘Sol’ ve Sosyalistler”, 17 Şubat 2011… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/04/kemalistler-liberaller-musluman-sol-ve.html xiii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Bir Döküm: ‘Yetti Artık’ ya da ‘Hayır’ Deyin!”, 19 Eylül 2008… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/04/bir-dokum-yetti-artk-ya-da-hayr-deyin.html

[39] Jeremy Gong, “68’lerden 5 Ders”, Birgün, 2 Mayıs 2024, s.10.

[40] Marcello Mustoi “1989 Sonrasında Avrupa Radikal Solu-1”, Birgün Pazar, 12 Mayıs 2024, s.12.

[41] Umut Can Fırtına, “Kimliğini Yitiren Sol Sisteme Hizmet Eder”, Birgün, 15 Eylül 2025, s.9.

[42] Aras Coşkuntuncel, “… ‘Demokratik Sosyalist’ Mamdani New York’u Kazandı; Şimdi Ne Olacak?”, Evrensel, 7 Kasım 2025, s.7.

[43] Hayri Kozanoğlu, “New York’a Sosyalist Belediye Başkanı”, Birgün, 6 Kasım 2025, s.11.

[44] L. Doğan Tılıç, “Mamdani ve Umut”, Birgün, 8 Kasım 2025, s.3.

[45] Vijay Prashad, “Borçlandırma, Kemer Sıkma ve Savaş Sarmalından Kurtulmalıyız”, Birgün Pazar, 21 Eylül 2025, s.10.

[46] Søren Kierkegaard, Korku ve Titreme, çev: İbrahim Kapaklıkaya, Ağaç Yay., 2009.

 

Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu