
Şairlere göre şiir
Yazının başlığında, Jose Saramago’nun romanının Türkçedeki adından, ‘İsa’ya Göre İncil’den esinlenildiği açık. Saramago demişken onun, İsa’nın İncil’de anlatılan yaşam öyküsünü yeni bir bakış açısıyla ele aldığı romanı nedeniyle ülkesi Portekiz’i terk etmek zorunda kalmış bir yazar olduğunu da belirtelim. Saramago’nun, Katolik inancının İsa figürüyle çelişen başka, yeni bir İsa anlatımı ve genel olarak İsa’ya yaklaşımı tepkiyle karşılanır. Katolik inancının temsilcisi kilisenin lincine maruz kalır. Öyle ki, karşılaştığı baskılar ve uygulanan sansür nedeniyle ülkesini terk ederek yaşamının kalanını Kanarya Adaları’nda Lanzarote’de sürgün olarak geçirir. Bu bilgiyi paylaştık ama konumuz Saramago ve yapıtları değil. Konumuz, “şairlere göre şiir”.
Şiirler yazılıyor, yayımlanıyor, okunuyor. Okuyoruz. Bazen de soruyoruz elbet: Şiir nedir? Şiirin bir tanımı var mı? Şiir nasıl tanımlanır, tarif edilir? Elbette yeri ve varlığı olan her şey gibi şiirin de bir tanımı var. Ama şiirin tanımıyla ilgili güncelliğini koruyan temel bir sorun da var.
Okuduklarımızdan, şiir üzerine konuşulanlardan, eleştirilerden, incelemelerden, araştırmalardan, tartışmalardan anlıyoruz ki şiir sabit kalmıyor, değişiyor. Dolayısıyla şiirin tanımı da değişiyor. Öyle ki, her şair kendi şiir tanımına göre şiir yazıyor, bunu gerçekleştirme çabasına giriyor. Her şair kendi şiir tanımıyla şair oluyor. Hatta bunun böyle olmasını amaçlıyor. O nedenle de ne kadar şair varsa o kadar da şiir tanımıyla karşılaşıyoruz desek yanlış olmayacak.
Öte yandan, bir şairin şiir tanımının, ondan sonraki bir başka şair tarafından genişletildiğine, derinleştirildiğine de, büsbütün eskitilerek aşıldığına da tanık olunuyor. Bir bakıma, şairin deneyimiyle birlikte şiirin yeniden tanımlanması da söz konusu. Sonuç olumlu ya da olumsuz olsa bile.
Tüm bunlarla birlikte aslında şiirden daha müşkül işin, şiiri tanımlamak olduğu da bir gerçek. Denebilir ki tanımların, tariflerin, kalıpların, çerçevelerin içine girmesi en zor sanat alanı şiir. Bunun değişik nedenleri vardır ama galiba en önemlisi, şiirde daima kişisel söz ve dilsel deneyimin öncelikli oluşudur, diyebiliriz.
Şiir üzerine konuşanlar, tartışanlar şiire tanım getirmeye çalışanlar elbette ki yalnızca şairler olmamıştır. Olmuyor. Kimi filozofların, yazarların, eleştirmenlerin, denemecilerin, incelemecilerin, araştırmacıların da şiiri anlamaya, anlatmaya, yorumlamaya yönelik çabaları söz konusudur. Ancak şairlerin dışında şiiri tanımlayanların, yorumlayanların yaklaşımında zaman zaman odağın kaydığına da tanık olunur. Olmadık zamanda, beklenmedik biçimde, içi doldurulmuş av hayvanlarını çağrıştıran şiir tanımlarına rastlanması biraz da bu nedenledir. Neyse ki şairlerin şiir tanımlarından, bu tür bir canilik ruhunun izleri yansımıyor.
Özetlersek; şiirin ne olduğu sorusuna verilen farklı yanıtlar arasında şairlerin karşılıklarının, esas alınması gerektiğini düşünüyoruz.
Madem şiiri yaratan, üreten, yazan şair, şiir deneyiminin öznesi onlar, şiirin tanımı için de onların ne dediği önemli ve öncelikli olmalı. O nedenle yazımızda, “şairlere göre şiir” konusu çerçevesinde modern Türkçe şiirin sınırları içinde kalarak kısa bir tur yaparak hızlı bir özet çıkarmayı, kısa şiir tanımları aktarmayı hedefledik. Bilhassa modern Türkçe şiirin ilk döneminde, tasfiye süreci diyebileceğimiz evrede etkili olmuş şairlere ağırlık verdik. Sonraki yazılarımızda modern Türkçe şiirin yakın dönemini de kapsayacak biçimde farklı şiir anlayışlarından şairlerin şiir tanımlarını da aktararak bir genel çerçeve çıkarıp sunmayı tasarlıyoruz.
Bu arada şunu da belirtelim: Şairler aslında oldum bittim şiir üstüne konuşmak konusunda çok da hevesli değillerdir. Şiirin ne olduğu sorulduğunda, bunu bir şaire sorulabilecek en zor soru olarak algılamışlardır. Çok da haksız değillerdir. Kim kendisini yaratıcılığın söz konusu olduğu bir alanda kendisini belli bir tanımının, kalıbın içine hapsederek imkânlarını daraltmak ister? Yine de zaman zaman şiirle ilgili düşüncelerini mütevazı bir tavırla dile getirdikleri olmuştur. Şairler bazen de kendi deneyimlerini başkalarının gözünden göründüğü biçimde, onların dilinden döküldüğü sözlerle işaret etmeyi tercih etmişlerdir. Örneğin ünlü filozof Platon’un şiiri, “kanatlı söz” olarak tanımladığını hatırlatmışlardır. Bir başkası Maksim Gorki’nin Platon’un ifadesine yeni bir boyut kazandıran sözüne dikkat çekmiştir: “Bilim, aklın şiiridir; sanat yüreğin şiiridir.”
Şairlerin hem yürüdükleri yolu aydınlatmak hem de deneyimlerini anlamak, kavramak için şiirin ne olduğu sorusunu sormaya bazen de mecbur kaldıkları olmuştur. Bir şairin mevcut tanımları yeterli bulmaması, olması gerekendir. Özellikle yol ayrımlarında, çağ dönümündeki şairler için hayati önemdedir şiire yeni bir anlayışla, yeni bir tanımla yaklaşmak.
Modern Türkçe şiiri iki evreye ayırmak mümkündür diye düşünüyoruz. İlk evre tasfiye dönemidir. İkinci evreye de restorasyon süreci diyebiliriz. Modern Türkçe şiirin tasfiye evresinin başlangıcında yer alan isimlerden biri de Ahmet Haşim’dir. Onun “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”ı yeni bir anlayışa ve arayışa yönelişin bildirisi olarak yorumlanabilir. Onun, şiiri başka bir lisan ve “düzyazıya çevrilemeyen nazım” olarak tanımlaması, kaçınılmaz biçimde yol ayrımında oluşuyla ilgilidir. Modern Türkçe şiirin tasfiye döneminin başlangıcındaki bir başka isim Yahya Kemal’se şiiri “kelimelerle yapılan beste” olarak tanımlar. Yahya Kemal’in şiir tanımında müziğe tanınan öncelik dikkat çeker. Bu görüşün gerçek sahibiyse ünlü Fransız şair Verlaine’dir. Onun, “Şiir Sanatı” başlıklı şiirinin iki dizesini hatırlatmak isteriz:
Musiki, her şeyden önce musiki;
Onun için tekli mısradan şaşma.
Modern Türkçe şiirin tasfiye sürecinin gerçek anlamda devrimci şairi Nâzım Hikmet’tir. Hem sesi hem sözü hem dili değiştirir. Yeni bir şiir kurar ve önerir. Ki ondan sonra şiir bir daha eskisi gibi olamayacaktır. Nâzım Hikmet’e göre “Şiir, nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir. Şiirde ‘nefes’ ve ‘ses’ iki temel öğedir. Dizenin ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa ya da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrafil’in sûru kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir.”
Cahit Sıtkı Tarancı’nın Mallarme’den esinlenerek “Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır” tanımlamasını Cemal Süreya da benimsemiştir.
Şiirin duygularla değil, sözcüklerle yazıldığı tezi de şiirin musikiyle olan ilişkisine dikkat çeken görüş gibi modern Türkçe şiirin tasfiye sürecinde, Garip’in yükselişine kadar olan evrede etkisini sürdürmüştür.
Tasfiye sürecinden restorasyon sürecine geçişteki evrede Salâh Birsel şiirin tanımında yenilik yapar. Birsel, “Bir şiir, yalnız o şiire giren sözcükler değil, bir de girmeyen sözcüklerden meydana gelir” diyerek o zamana kadar yapılmış şiir tanımında önemli bir açılım gerçekleştirir.
Tasfiye dönemi dediğimiz süreçte, şiirin daha çok biçimsel boyutuyla ilgili tanımlar yapıldığı dikkati çekiyor. Bunu modern Türkçe şiirde, romantizm sonrasında gelişen ve yayılan sembolizm akımının etkisine bağlamak mümkün. Ama tasfiye sürecinin oluşturduğu bir kaygı olarak da yorumlayabiliriz.
Kırklı yılların toplumcu şairlerinden olmakla birlikte bireysel arayışlarını sürdürmüş Arif Damar’ın şiir tanımında da biçimsellikle ilgili vurgu ön plandadır. Şöyle diyor Damar: “Ayakkabı gibi; ne bol gelmeli biçim, ne de dar. Tam oturmalı şiirin muhtevasına.”
Modern Türkçe şiirde, şiirle matematik arasında benzerlik ilişkisi kuran şair Sabahattin Kudret Aksal olmuştur. Aksal, şiiri doğrudan doğruya matematiğe benzettiğini dile getirir.
Şiiri bir ölçü, ölçülülük olarak değerlendiren Behçet Necatigil’in tanımı da yeni bir pencere açar. Necatigil şöyle diyor: “Şiir bir sorun, bir durum üzerine ölçülü konuşan, susunca da bizim düşünmemizi bekleyen bir olgunluktur, bir kıvamını bulmadır.” Bu tanımdaki mantıkla, hendeseyle ve cebirle ilgili boyut da dikkat çekicidir.
Tasfiye döneminin baskın hale gelen şiir anlayışına, şiir tarifine ilk köklü tepki ve değişim amacıyla karşı çıkış Garipçiler’den gelir. Ancak İkinci Yeniciler Garip’le birlikte tüm geçmiş şiir anlayışını tepetaklak ederler. Marx’ın Hegel felsefesine yaptığının bir benzerini, İkinci Yeni şairleri modern Türkçe şiirde yapmış, Garip’i ve önceki şiir anlayışını köklü biçimde değiştirmişlerdir. Modern Türkçe şiirin tasfiye sürecinde etkili olan şiir tanımları, restorasyon sürecinde büyük ölçüde etkisini yitirir. Tanımlarda, tasfiye sürecinde, şiirin daha çok biçimsel boyutunun ön plana çıkarıldığını söylemiştik. Bu nedenle şiirde müziğe, besteye, düzene, sözcük seçimine, söz dizimine, dilsel uyuma önem verilmiştir. Restorasyon sürecindeyse şiir gibi şiir tanımı da değişir, derinleşir, gelişir, dahası çeşitlenir, hatta çetrefilleşir.
Tasfiye döneminin yerleştirdiği ve biçimselliği öne çıkaran şiir anlayışından, yaklaşımından hızla uzaklaşan ilk şairlerden biri de Gülten Akın olmuştur. Ona göre şiir, “Çığlıklardır. Kimi kez yalnızlığı seçeriz ya da yalnızlık bizi seçer, korumasız savunmasız. O zaman çığlıklar atarız ölmemek ya da delirmemek için . Sesimiz yankılanıyorsa , yalnızlıkla baş edecek gücü verir bize. Şiirler çığlıklardır.”
Ellili yıllardan sonra bireyin hem bireysel hem toplumsal varlığını, varoluşunu sorun edinen şiirde yapısal nitelikte; dilsel, biçimsel, biçemsel yönde geniş çaplı ve köklü bir dönüşüm gerçekleşir. Sennur Sezer’in “Şiir bir ıslıktır, kimileri çalınmasını istemez, başlarına şeytanların üşüşmesinden korkarlar” sözünde de bu değişimin izleri vardır.
Turumuzu şiirle tamamlayalım istiyoruz. Ülkü Tamer’in “şiiri şiirle tanımlayan” “Şiir İçin Cevaplar”ının son betiğini okuyalım:
Şiir ateşin habercisidir,
yangının kundakçısı.
Yanardağın üstündeki kuştur şiir.
Gelecek yazılarımızda hem şairlerin şiir tanımlarını irdelemeye devam etmeyi hem de çerçeveyi genişletip “şiiri konulu şiirler”e, “şiiri tanımlayan dizeler”e yer vermeyi düşünüyoruz.
Şairler için şiir bir erektir, bir ütopyadır. O nedenle denebilir ki şairler yazdıklarından çok yazacaklarına, yazmak istediklerine yoğunlaşırlar. Bunun temkinli yaklaşılması gereken bir sav olduğunu da belirtmek isteriz. Öyleyse kışkırtma amaçlı bir iddia olduğunu da söyleyelim. Kışkırtma amaçlı çünkü tartışmak, konuşmak istiyor.
Şiir değişiyor, şiir tanımları değişiyor, şiir beğenileri değişiyor. Peki bu değişimin tartışmadan, sağlam bir zemin oluşturması mümkün mü?
İzlenimimiz, gözlemimiz o ki günümüzde şairlerin şiire ilişkin, şiirin sorunlarını kuramsal ve tarihsel boyutuyla konu alarak yürüttükleri bir tartışma yok. Hiç yok demeyelim ama olanların da hayli cılız kaldığını ve de dar bir çevrede yürütüldüğünü de kaydedelim. Üzerinde durulmaya değer, tartışmaya açık bir sorun. Ama biz asıl konumuza, “şairlere göre şiir”e, yani şairlerin şiir tanımlarına dönelim.
Bundan önceki yazımızda modern Türkçe şiirin, bilhassa tasfiye döneminin başlangıcında öncü rolü oynamış şairlerin şiir tanımlarına göz atmaya çalışmıştık.
Modern Türkçe şiir üstüne en çok düşünmüş şairlerden birisi de Ahmet Hamdi Tanpınar olmuştur diyebiliriz. Ama ne yazık ki o, şair olarak “babası”nın (Yahya Kemal Beyatlı) sınırlarına ve kalıplarına sıkışmış olmakla maluldür. Bu yönüyle, “ustasına çırak kalmaktan çıkamamış olmakla” modern Türkçe şiirde simgedir. Ama aynı Tanpınar’ın şiir üzerine geniş ve detaylı düşünen bir kuramcı olarak görüşleriyle hem kendinden önceki kuşaktan şairleri hem de kendisinden sonraki şairleri etkilediğini de söylemek mümkün. ‘Edebiyat Üzerine Makaleler’ adı altında toplanan yazıları, diğer tüm çalışmalarında olduğu gibi arayış halindeki bir kültür sanat kuramcısının, gelenekselle modernleşme arasında şiddetli çatışmanın boyutlarını küçülterek de olsa çıkar yol bulmaya çalışmasının ürünleridir.
‘Edebiyat Üzerine Makaleler’in “Şiir Hakkında” başlıklı ilk bölümünde şiir üzerine sekiz “makale”ye yer verilir. Tanpınar’ın bu makaleleri bir kuramcı olmanın yanı sıra şair olarak da kaleme almış olması önemlidir. Bu yazılarda kuramcı Tanpınar kadar hatta diyebiliriz ki ondan daha fazlasıyla konuşan şair Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Şu satırları, onun “Şiir Hakkında 1” başlıklı makalesinden alıntıladık:
“Bugün sanat meseleleriyle yakından alakadar olmuş bir zekâ için artık münakaşasına imkân görülmeyen hakikatlerden biri de şiirin her türlü menfaat endişesinden uzak, gayesini yalnız kendinde bulan bir mükemmelliyet olmasıdır. Bu böyle olduğu halde, maalesef memleketimizde mutlak derecede bir ekseriyet hâlâ sanatkârda büyük insani mefkurelerin bir peygamberini, cemiyet hayatının ateşli bir havarisini görmek arzusundadır. Asaleti nispetinde sakat olan bu arzuda, şiir hakkında yerleşmiş, kök salmış batıl zanların, yanlış telakkilerin mühim bir hissesi vardır. Filhakika malzemesini lisan gibi umumun malı olan bir menbadan alması, diğer sanatlara nispeten tekniğinde mevcut zahiri kolaylıklar ve daha bunlara benzer birçok sebepler, onu zaman zaman tabiatının büsbütün haricinde olan yanlış telakkilere maruz bırakmış ve adeta fikrin her çeşidini istiaba elverişli bir nevi imtiyazlı kap olarak kabul ettirmiştir.”
Tanpınar, yazısının girişinde şiire ilişkin görüşünü de açık biçimde ifade etmiştir. Ona göre şiir, “sadece mustarip ve huzursuz ruhun saf bir lisanı”dır. Tanpınar, mustarıp ve huzursuz bireyin “saf lisanından bahseder” ama o lisanla uygarlığın huzursuz ettiği insan, toplum, birey arasındaki bağa değindiği söylenemez.
Modern Türkçe şiir, belli ölçülerde Tanpınar’ın da yörüngesinde olduğu sembolizmin etkisinde kalsa bile hem tasfiye sürecinde hem takip eden restorasyon evresinde başka kaynaklardan da etkiler alır. Nâzım Hikmet’in çıkışı ya da devrimci girişimi, şiirin hem sesini hem sazını hem sözünü hem de muhatabını değiştirir. O nedenle diyebiliriz ki modern Türkçe şiirin asıl belirleyici faili Nâzım Hikmet olmuştur.
Tasfiye döneminde şiir dilinin akışı, yönü ve şiirde oluşan kanallar da göstermektedir ki onun, gördüğü tüm baskı ve engellemelere rağmen modern Türkçe şiirin kaderini tayin eden şair olarak üstlendiği rol son derece önemlidir. Yüzyıllık birikim değerlendirildiğinde, modern Türkçe şiirin Nâzım Hikmet’in “paltosundan” çıktığı kanaati yersiz değildir.
Eğer geçmişten günümüze aktarılan birikime ve deneyime bakarak şiiri bisiklete benzetecek olsak, onu tasarlayanın ve kuranın Nâzım Hikmet olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Garip ve İkinci Yeni dalgalarının müdahaleleri elbette önemlidir. Örneğin Garip, o, modern Türkçe “şiir bisikletinin” ön, İkinci Yeni arka tekerleğini değiştirmiştir.
Hülasası, modern Türkçe şiirde özellikle tasfiye süreci sonrasında oluşan şairlerin şiir görüşleri üzerinde Nâzım Hikmet’in devrimci girişiminin etkisi yoğundur. İkinci Yeni dalgası hem biçim hem de imge, dil ve anlatım tekniği yönünden ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’na az şey borçlu değildir.
Gelelim “şairlere göre şiire…” Şiir tanımları genellikle şairin amaçladığı şiiri ifade eder. Ama bu demek değildir ki şairlerin yazdıkları şiir, tanımladıkları şiirden farklı olmakta. İfade etmek istediğimiz, şiirin lokomotifi arayıştır ve deneyimlenmiş, gerçekleşmiş olanı aşma arzusudur. Şiir tanımının diyalektiği de bunu kapsar. Şairlere göre şiir vardır ama şiirin sabitlenmiş veya sabitlenecek bir tanımı yoktur. Hatta bunu şöyle de ifade etmek mümkün: Şairler şiiri tanımlarken atlarını ağaca değil, bulutlara bağlar.
Sık sık dile getirilen, “ne kadar şair varsa o kadar da şiir ve şiir tanımı vardır” iddiası da şiirin “doğasıyla” ilgilidir. Her yeni şair ve her şiir, yeni bir şiir tanımı getirebildiği ölçüde “kalıcılık” kazanabilmektedir.
Bu dizi yazıda benimsenen yönteme ilişkin bir ara not düşmek istiyoruz. Şairlere göre şiir tanımlarına ve şiirlerle yapılan şiir tanımları örneklerine yer verirken dizgesel olmayacağız. Yeri gelmişken Ahmet Oktay’ın, “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirine Bir Bakış” başlıklı yazısında, Profesör Fuat Köprülü’nün “integral” kavramını kullandığını belirttiğini de kaydedelim. Biz de Ahmet Oktay gibi dizgesel demeyi tercih ettik. Dizgesel olmayacağımızı belirttik ama konuyla ilgili olaylar, görüşler, olgular arasındaki bağı da gözetmeye özen göstereceğiz.
Modern Türkçe şiirde farklı ve kendilerine özgü özellikleriyle ön plana çıkan iki isim, iki şairden söz etmek istiyoruz. Bu iki şairden biri dokunduğu, değindiği her şeyi şiire dönüştürmesiyle ünlüdür. Bir diğeriyse her şeyi şiirle dile getirmiş oluşuyla. Bu şairlerin kimler olduğunu tahmin etmişsinizdir. Dokunduğu her şeyi şiire dönüştürme “yeteneklisi” Edip Cansever’dir. Her şeyi şiirle dile getirme “ustası” ise Can Yücel.
Edip Cansever’in şiiri “insanın içinden dopdolu geçen bir hayat” gibi algılamasıyla dokunduğu her şeyi şiire dönüştürmesi arasında elbette bir ilişki söz konusudur.
Can Yücel, hayatın şiir yönünü bulup çıkarmaktaki ustalığının ışığında şiiri de aynı yöntemle tanımlar. Şiirden ne anladığını da, ne anlaşılması gerektiğini de şiirle dile getirmiştir. Okuyacağımız dizelerin yer aldığı şiirin başlığı da “Şiir”:
Aç bir fareydi şiir
Yarım uyaklarıyla uykuları azdıran
Cöntürkleri çağırdım Vanları Siyamları
Ankara’nın kedisi her zamanki gibi geç
Önce Shelley’i yedik Puşkin’i ve Sait’i
Rimbaud’nun beyinleri nasıl gene de taze
Şiirin şiirle tanımlandığı şiirler söz konusu olduğunda ilk akla gelen şairin Ece Ayhan, şiirinse “Mor Külhani” olmaması elbette mümkün değil. Önce “Mor Külhani”den üç betik okuyalım.
1. Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler
2. Şiirimiz her işi yapar abiler
Valde Atik’te Eski Şair Çıkmazı’nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler
3. Şiirimiz gül kurutur abiler
Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga’ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir
Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler
“Mor Külhani” şiirinde şair bir yandan poetikasının çerçevesini çizmekte, bir yandan kendine özgü şiir tanımını ifade etmektedir. Şairin betimleyerek tanımını yaptığı şiirin toplumsalla birlikte tarihsel perspektifi de önemsediği dikkati çekiyor.
Ece Ayhan’ın nevi şahsına münhasır bir şair olduğunu yinelemeye gerek yok. Onun diğer şiirlerinde olduğu gibi “Mor Külhani” şiiri de kendi üstüne kıvrılan imgelerle örülüdür. Ece Ayhan şiirinin imgesel yapısı, şiir dili mattır; ışık sızdırmayan yeraltı sığınakları, karanlık çatı katları gibidir. Türkçe şiirin hayli şeffaf olan diline karşı bir başkaldırıdır. Söylediklerimiz elbette “Mor Külhani” şiiri için de geçerlidir.
Şiirle ilgili şairlerin tanımının öncelikli olması gerektiğini ilk yazımızda dile getirmiştik. Öte yandan, şiiri şairler tarif etse de “şiir nedir?” sorusunun yanıtını, nihai olarak şiir okuru vermeli diye düşünüyoruz. Neden böyle düşünüyoruz? Yazılan, dolaşıma giren şiirin “ne olduğunu”, “nasıl olduğunu” değerlendiren ve yapıtın yazgısını belirleyen yargıyı oluşturan büyük ölçüde okurdur. Bunu söylerken şairlerin, aynı zamanda okur da olduğunu kabul ediyoruz. Ekleyelim: Şiir okuru olmayan, şair olsun! Mümkün mü? “Sıkı bir şiir okuru” olmayan şair; cümleyi siz tamamlayın…
“Şairlere göre şiir” konusuna değinmeyi ve “şiirlerle şiir tanımları”nı örneklendirmeyi sürdüreceğimizi belirtelim.
Bu bölümü sonlandırırken yazıda alıntıladığımız şiirlerin tümünün okunmasına yönelik dileğimizi de ifade edelim.
Şairlerin şiir tanımlarını konu alan ve şiirin şiirle tanımlandığı yapıtlardan örnekler sunduğumuz yazımızı, odağından kaydırmaksızın, küçük bir sapmayla sürdürmek istiyoruz.
Edip Cansever’den bir önceki yazımızda kısaca söz etmiştik. Şaire bu defa doğum günü (8 Ağustos) vesilesiyle biraz daha geniş yer vermeyi düşündük. Onun çeşitli mecralarda dile getirdiği şiir tanımlarından kısa alıntılarla, konumuz bağlamında bir özet çıkarmaya çalışacağız. Böylece şaire de bir selam bırakmış olacağımızı düşünüyoruz.
Edip Cansever’in şiir düşüncesini, anlayışını, şiir tanımını geniş bir çerçeve içinde ve derinlikli biçimde dile getirdiği yazılarından biri “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” başlıklı olanıdır. Yazı, Şubat 1964’te Değişim’de yayımlanır. Cansever, “Mısra işlevini yitirdi; şiiri şiir yapan bir birim olarak yürürlükten kalktı” cümlesiyle başladığı yazısına şöyle devam eder: “Eski rahatlığını, o sessiz, kıpırtısız düzenindeki rahatlığını boşuna aranıyor şimdi. Öfkelerin, bunlukların, başkaldırıların dışında kendini yineliyor daha çok.” Yazının ilk cümlesinde öne sürülen tezle birlikte alıntının son cümlesindeki saptama da son derece önemlidir. Bireyi, varlığı, varoluşu sorunsallaştırıp odağına alan şiirde mısranın yetersiz kaldığına yönelik tespit, toplumsal ve kültürel değişimle birlikte yaşanan bir gelişme olarak işaret edilmektedir. Birey, toplum ve buna bağlı olarak kültür değişmiş, değişmekte; öyleyse şiir de ona ayak uydurmak durumundadır. Cansever hem biçim hem söz hem de dil ve biçem olarak bu değişimin gerekliliğini fark etmiş ve bu sonucu çıkarmıştır. Mısrayla ilgili şu sözlerinin de altını çizmek gerekir diye düşünüyoruz: “Mısra da sağduyu gibi bir şey… Sağduyu ise Einstein’ın anlayışına göre ‘İnsanın on sekiz yaşına gelmeden önce zihnine yerleşen önyargıların tortusu’ndan başka bir şey değil.” Cansever’in şiir düşüncesi, şiir tanımı aslında çok renkli, çok katmanlı İkinci Yeni dalgasının “kıyıya taşıdığı” anlayışla ilgilidir. Değişen toplum, değişen hayat ve değişen bireyle birlikte değişen dil ve dolayısıyla şiir anlamına da gelir İkinci Yeni dalgası. Cansever şiire İkinci Yenici olarak başlamamıştır. Oraya, arayış içinde olmasının sonucunda hızla ulaşmış ve uyum sağlamıştır. Hatta dalganın önüne geçen şairlerden biri olmuştur. Onun şiir tanımı, o nedenle biraz da İkinci Yeni dalgasının ne olduğunu betimler. Ama İkinci Yeni dalgasının öncesine ve sonrasına da ışık tutar.
Cansever’in, 1997’de Adam Yayınları’ndan çıkan ‘Seçme Şiirler’ kitabının sonunda yer alan “Şiir Üstüne” başlıklı bölümde, “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” adlı yazısından başka üç yazısına daha yer verilmiştir. Bunun dışında Devrim Dirlikyapan’ın yayına hazırladığı ve ‘Şiiri Şiirle Ölçmek’ adıyla YKY tarafından yayımlanan kitapta, şairin şiir üzerine yazıları, söyleşileri ve soruşturmalara verdiği cevaplar bir araya getirilmiştir.
Cansever’in mısranın işlevini yitirdiğini ilan ettiği yazısı gibi şiir üzerine düşüncesinin köşe taşlarından olan bir diğer yazısı da “Soyut Somut” başlığıyla yayımlanır. Değişim’de çıkan yazının altındaki tarih 1962’dir. Cansever tartışılmış ama henüz bir neticeye varılmamış olduğunu belirttiği yazısında, “zamanın moda sorunu” diyebileceğimiz bir konuda, kendi şiir düşüncesini de yansıtacak biçimde söz alıyor. Şiirdeki her gelişmeyi, değişmeyi suçlamak için “soyut şiir” ifadesinin kullanılmasına karşı çıkıyor. Bu ifadeden ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmeye çalışıyor. “Soyut şiir olsa olsa daha yazılmamış bir şiirdir” diyor örneğin. Şu satırları da bahsettiğimiz yazıdan aktarıyoruz: “Sürekli olarak şiirler arası bir savaştan söz açılabilir; tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi, şiirler de zamanla ya birbirlerini yok ederler, ya da düzeltip değerlendirirler. Başka şiirlerin hışmına uğramış bir şiir ya tükenip yerini boşaltır ya da yıllar sonra ötekilere baskın çıkabilir. Bu aynı zamanda bir somutlaşma savaşıdır -kimi dönemlerde soyut diye nitelendirdiğimiz şiirlerin, sonradan somut bir nitelik kazanması gibi-. Bu işlem, bu arınma bir ozanın kendi şiirleri arasında da olabilir.”
Edip Cansever’in şiir üzerine düşüncelerini dile getirdiği yazıları genelde bir tepkisellik içeriyor. Şair ya yanlış anlaşıldığını düşündüğü bir konu hakkında açıklık getirmeye çalışıyor ya da öne sürülen ve paylaşmadığı iddialara, yargılara karşı çıkıyor, itirazını dile getiriyor. Ancak odağında hep şiir var. Elbette kendisinin şiirden ne anladığı, “şiiri nasıl yaptığı’ ve “nasıl bir şiir yapmak istediği” düşüncesi var. “Şiir yapmak” Edip Cansever’e ait bir ifade. Erdal Öz’le yaptıkları ve a dergisinde yayımlanan söyleşide “Şiir yapılır diyorum sadece. Yazılan şeyse yazıdır” diyor. Ayrıca şairin ‘Yerçekimli Karanfil’ kitabında yer alan “Kaybola” başlıklı şiirde de şiirin yapılmasından söz ediyor. Şiirin ilgili bölümünü aktaralım:
En saklı yerlerinden en güzelliğin çıkıyor
Ansızın doğan hayvanlar gibi güzel
Bakınca bir şiir canlıyorum dünyaya
Yapılan bir şeydir şiir; yuvarlak, kırmızı, geniş
En genişi en kırmızısı o ezilmişler katında
Şimdi bir gizliyi kovuşturuyor
Gözlerinden içeriye üç kişi
Deli ediyor onları mısralarımda
Bir karanfil az
Bir karanfil çoğala çoğala.
Devrim Dirlikyapan, ‘Şiiri Şiirle Ölçmek’in önsözünde Edip Cansever’in şiir üzerine görüş ve düşüncelerini içeren yazılarıyla ilgili geniş bir değerlendirmede bulunur. Dirlikyapan’ın şairin neden dramatik monolog türünü tercih ettiğinin anlaşılmasında önemli gördüğünü belirttiği ‘Şiiri Bölmek’ yazısına da dikkat çektiği önsözden bir bölüm okuyalım: “Edip Cansever’in yazılarında nesnel bir eleştiri ya da deneme dilinden çok, öznel bir yaklaşımın öne çıktığı görülür. Yazıların çoğu, kavramlara ve sorunlara kuramsal bir bakış açısı getirmek amacıyla değil, döneminde yapılmış tartışmalar çerçevesi içinde oluşturulmuştur. Bu yüzden zaman zaman birbiriyle çelişen düşüncelere ya da genellemelere rastlanabilir. Ancak, bu yazılarda, onun poetikasını belirleyen, yaşama ve şiire bakış açısını ortaya koyan, şiirini anlamamızı sağlayacak pek çok ipucunun verildiği de dikkati çeker. Örneğin, ‘Şiiri Bölmek’, Edip Cansever’in Türk şiirinde örneğine az rastlanan ‘dramatik monolog’ türünü neden tercih ettiğini göstermesi bakımından, onun en önemli yazılarından biridir. Bu yazıda Cansever, gündelik edimlerimizi yerine getirirken kılıktan kılığa girdiğimizi, hep birilerine ya da bir şeylere uyum göstererek yaşadığımızı, bunun sonucunda ise giderek kişiliğimizi yitirdiğimizi vurgular. Edip Cansever’e göre, direnmekle çevreye uymak arasında şaşkına dönen ve sürekli olarak çeşitli rollere bölünen bireyin şiirde hakkıyla temsil edilebilmesi, şiirin de anlatıcılara bölünmesiyle, yani dramatik bir şiirle mümkündür.”
Dirlikyapan’a göre Edip Cansever’in en önemli şiir yazısı olan “Şiir Bölmek” Ağustos 1963’te Yeni İnsan’ın 8. sayısında yayımlanır. Cansever’e göre “bölüne bölüne ayrıcalığını, kimliğini yitirmekte olan ‘beni’ şiire aktarmak, ona bir etkinlik kazandırmak istiyorsak, eninde sonunda dramatik bir şiire yönelmemiz gerekecektir.” Yazının devamında dramatik şiirin ancak şiiri bölerek yapılabileceğini ise şöyle savunuyor: “Bu durumda bölmek gerekiyor şiiri. Bir birey olarak neyiz? Bunu bilinceye ya da bilebilme olanaklarını edininceye kadar bölmeliyiz şiirimizi. Tıpkı yaşamamızda olduğu gibi: bir yanda yaslarımız, acılarımız; öte yanda inancımız, umudumuz, direncimiz… Kısa mutluluklardan güvenli mutluluklara yol aldıkça şiirimiz de tekleşecek, bütünleşecek, bireyliğini kazanacak elbette.”
Edip Cansever’in özetleyerek sunmaya çalıştığımız “şiir tanımı” için salık vereceğimiz en iyi kaynağın şiirleri olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyoruz. Onun şair olarak bıraktığı yapıtlarından yola çıkarak bir özelliğinin de şiirleriyle “yeni”, “başka türlü” bir şiir, şiir dili, şiir sesi arayışı içinde olanlara kılavuz olabilmesidir diyebiliriz. Son kırk elli yılın şiir birikiminde Edip Cansever’in şiir pratiğinden, deneyiminden olduğu kadar “şiir tanımı”ndan etkilenmediği söylenecek çok az şair ve şiir söz konusudur. O, şair olarak düşünceleriyle ve yapıtıyla kendisinden sonraki kuşakları en çok etkileyen şairlerden biridir. Bu bahsi şairin “Kirli Ağustos” başlıklı şiiriyle geçelim:
O da var olanın ağır ağır yokluğu
Şurda bir gündüz kımıldamakta
Dağılmanın beyaz organı: tuz birikintileri
Gibi bir gündüz
Kalın kabuklarını kaldırır doğa.
Düşer bir balıkçının tersi olan şey
Kirli ağustos! beni ordan oraya götüren eşya
Aklımda üç beş otel ya kalır
Ya kalmaz üç beş otel aklımda
O da değil bir otelin kendisi
Yalnızlığın kahverengi organı: düş birikintisi
Bir de kahverengi alevlerden yapılma.
Başka değil, yokluğu görmek için
Kirli ağustos! göz kapaklarımı da yaktım sonunda.
Cansever’i doğum gününde selamlarken onun “kirli” dediği ağustosta doğan şairlerden Can Yücel’e ve Dağlarca’ya da saygılarımızı sunalım. Ayrıca ağustos ayında yaşamını yitirmiş olan Tevfik Fikret, Ömer Faruk Toprak, Turgut Uyar ve Abdülkadir Bulut’u da unutmadığımızı belirtelim.
“Hafıza-i beşer nisyanla maluldür” sözü, bir gerçekliği dile getirmekten çok “arızaya” mazeret üretiyor diye düşünüyoruz. Unutkanlığın hem toplumsal hem bireysel boyutta sıradanlaştırılmasına karşı bir panzehir varsa o kanımızca, hatırlamak ve hatırlatmak olmalı…
İkinci Yeni dalgasıyla başlayan restorasyon sürecinde modern Türkçe şiirde şiirin dili de, algısı da, tanımı da köklü biçimde değişim ve dönüşüm geçirir. Diyebiliriz ki İkinci Yeni dalgasıyla şiir yeniden “yapılmaya” başlanmıştır. Öte yandan, İkinci Yeni dalgasına karşı eleştiriler, tartışmalar, itirazlar da had safhaya ulaşır.
İkinci Yeni, ortak bir hareket ya da çıkış değildir. Eleştiri ve tartışma konularından biri de budur. Geleneğin öğrettiğine göre bir şiir oluşumundan, akımından beklenen, öncelikli olarak bir programın “çıkış bildirisi”nin kamuoyuyla paylaşılmasıdır. Böylece topluluğun, grubun ya da akımın şiir anlayışı, düşüncesi, amacı, ilkeleri hem ifade edilmiş hem de tartışmaya açılmış olur. Ancak İkinci Yeni dalgasının böyle bir bildirisi yoktur. O nedenle de yeni olup olmadığı dahi sorgulanmış, tartışma konusu yapılmıştır.
Fakat bugünden geriye dönüp baktığımızda, çok açık biçimde İkinci Yeni için modern Türkçe şiirde bir şiir devrimidir diyebiliyoruz. Kendiliğinden başlamış bir devrim. Sürekliliğini sağlayamamış bir devrim olduğunu da eklemek gerekir.
İkinci Yeni dalgasının modern Türkçe şiirde başlattığı yeniliğe öncülük eden şairler, bireysel olarak kendi şiir anlayışlarının savunuculuğunu üstlenirken yöneltilen eleştirilere, itirazlara verdikleri karşılıklarla, aynı zamanda önemli bir çerçeve de çizmişlerdir aslında. Bunu da kaydetmek gerekir.
İkinci Yeni dalgasına öncülük eden şairlerin reaksiyoner bir ruhla davrandıklarını, şiir düşüncelerinde bu tavrın etkili olduğunu da belirtmeliyiz. Kısaca söyleyelim: İkinci Yeni dalgasını ivmelendiren etkenler arasında, şairlerin hem poetik hem pratik olarak aldıkları reaksiyoner tavır önemli bir rol oynamıştır. İkinci Yeni dalgasının da reaksiyoner olduğunu ifade edelim.
İkinci Yeni’ye yöneltilen eleştiriler, açılan tartışmalara karşı İkinci Yeni şairlerinin kendi şiirlerini, şiir anlayışlarını savunan reaksiyoner metinleri kadar önemli olmuş bir başka etken daha vardır. Önce dergilerde, özellikle Pazar Postası’nda yayımlanan şiirler, daha sonra çıkan kitaplar şairlerin kişisel şiir anlayışlarını işaret eden önemli kaynak metinler olmuştur.
Yazımızın bundan sonraki bölümünde, İkinci Yeni dalgasıyla yeniden kurulan modern Türkçe şiirde şairliği kadar şiir düşünürlüğüyle de ön plana çıkmış önemli bir isme odaklanarak devam etmek istiyoruz. Bunu söyler söylemez kimden söz edeceğimiz anlaşılmıştır sanırız. Öyleyse uzatmayalım.
Çünkü o ismin İkinci Yeni dalgasının önündeki isimlerden, Cemal Süreya’dan başkasının olmayacağını bilmemek mümkün değil. Yani ki şiirde bir kere öpse ikinin hatırı kalacak diye kederlenen, düzyazıda şapkasını çiçekle dolduran, zurnanın ucundaki çingene, zap suyundaki sandal olan Cemal Süreya; o sürgün Kürt çiçeği…
Cemal Süreya’yı şair ve aynı zamanda bir şiir düşünürü olarak değerlendiriyoruz. Aslında İkinci Yeni’ye öncülük eden şairlerin tümünün şiir düşünürü olduğu söylenebilir. Ancak bu tanımlama onun için daha bir yerindedir. Nedeni açık. İkinci Yeni şairi olarak ön plana çıkmakla kalmamış, deyim yerindeyse İkinci Yeni’nin savunucusu olarak da önemli rol oynamıştır. Şairliğinin yanı sıra İkinci Yeni dalgasının yükselmeye başladığı süreçte yoğunlaşan eleştirilere, düzenli biçimde karşılık vermesiyle de dikkat çekmiştir.
Cemal Süreya için şunu da söyleyebiliriz: O, şiiri hem yazmış hem yazdırmış şairlerdendir. Ellili yıllarda başlayarak ölümüne kadarki şiir yolculuğu süresince çıkardığı dergiler ve şiir üzerine yazılarıyla modern Türkçe şiire katkısı ve etkisini yadsımak mümkün değil.
Konumuz bağlamında, yani “şairlere göre şiir” sorunsalı üzerinden düşünerek söylersek, İkinci Yeni dalgasıyla başlayan süreçte ve aslında “sonrası olmayan sonrasında”, modern Türkçe şiir için sunduğu şiirsel perspektifle etkili olan Cemal Süreya’nın tek cümlelik, özdeyiş niteliğinde de şiir tanımları vardır. Ona göre örneğin, “şiir alışkanlıklara karşı bir yaylım ateşidir”; “şiir meşrulaşınca ölür”; “mutluluğun şiiri yazılamaz”; “şiir bir karşı çıkma sanatıdır”; “şiir anayasaya aykırıdır”. Bunlar ve benzerleri, bir tür sloganı gibidir şairin. Bu arada belirtelim, “Slogan güzel bir şeydir ve en çok şiire yakışır” sözü de onundur.
Ancak şiirin dilini, kültürünü, tarihini, coğrafyasını, siyasetini yakın plana alarak sorunsallaştırmış bir şair ve şiir düşünürü olarak onun, değişik zamanlarda, farklı ortamlarda ve çeşitli nedenlerle dile getirdiği daha kapsamlı şiir tanımları da vardır.
Yeri gelmişken Cemal Süreya’nın şiir üzerine görüşlerini, düşüncelerini de içeren yazılarının büyük çoğunluğunun derlenerek kitaplaşmış olduğunu da hatırlatalım.
Cemal Süreya’nın şiir üzerine yazdığı ve çok konuşulan yazılanlarından biri de “Folklor Şiire Düşman” başlıklı olanıdır. Bu yazıda da daha çok “çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı” tezinin üzerinde durulur. Hilmi Yavuz’un 1957 tarihinde yönelttiği soruları yanıtlarken bu sözüne açıklık getirmiştir. “Şiir elbette şimdiye dek kelimelerle yazılmıştır. Bense o sözümle kelimeyi de, kelimenin türlü imkânlarını da zorlayan bir şiir anlayışına dokunmak istemiştim.”
Cemal Süreya bahsettiğimiz söyleşide, Garip şiirini yorumlarken şiirin edebiyata karşı olduğunu savunur. Onun bu yaklaşımı şiirle edebiyatın ayrı sanat türü, dahası başka alanlar olduğunun saptanması bakımından önemlidir.
Şiirin önemli sorunlarından biri de hiç kuşku yok ki dil ve dilin kullanımıyla ilgilidir. Dil sorunundan soyutlayarak bir şiir tanımı mümkün değildir. Cemal Süreya’nın dille ilgili tavrıysa açıktır. Ona göre “şiir dili, genel dilin, günlük dilin süslüsü ya da soylusu değildir. O dilin düpedüz kendisidir.”
Şiir diliyle günlük dilin ilişkisine ilişkin bir başka söyleşide (Can Kolukısa’nın 1973’te yaptığı söyleşi) de şunları söyler: “Şiir, konuşma dilinden uzaklaşmamalıdır, diyorum. Konuşma dili, düzyazının düşünce dilinin tuhaf bir argosudur. Şiirle düzyazı arasında bir bırakışma bölgesi desek yeri. Bu bakımdan şiirin de düzyazının da özelliklerini taşır. Şiir çemberini oradan geçirirken nesnellikler edinir. Düzyazı, kendinden bir şey koparıp verirken oradan verir. Şiirin ilk ve vazgeçilmez mayasıdır konuşma dili.” Öyle anlaşılıyor ki Cemal Süreya şiir diliyle günlük dil arasındaki ilişki üzerine düşünmekten vazgeçmiyor. Yıllar sonra 1988’de TRT’de yayımlanan Ahmet Oktay’ın söyleşisinde de şiir dili üzerinde durur ve şunları söyler: “Aslında şiir, dil içinde bir dildir ama kuşdili değildir.”
Cemal Süreya’nın şiir tanımını dayandırdığı unsurlardan biri dilse diğeri de imgedir diyebiliriz. O nedenle onun şiir tanımını şiirle imge ilişkisine bakışıyla birlikte düşünmek ve değerlendirmek gerekir.
Şair ve şiir düşünürü Cemal Süreya için “İmge, mutlaka bir şeyin karşılığı olmalıdır. Kökte bir şeye bağlanmalıdır.”
“Şiirin kurulu düzene karşı olduğu”na inanan şairin araştırıcı, sorgulayıcı yaklaşımı hep işler. “İmge ne acaba?” diye sorup “imge bir şeyin daha iyisi, daha kötüsü, daha gerçeği, daha gerçek dışı durumu, daha temizi, daha kirlisi, daha hafifi, daha ağırı, daha… Nasıl söyleyeyim, daha kendisi… Yani daha kendisini bulmaktır imge. Yoksa bir yere bağlanmadan yapılan şey imge değil, söz oyunudur, bence” sonucu çıkarması da aslında şiir üzerine olan düşünsel deviniminin sürekliliğini gösterir.
Söz kanatlandırmaktaki hünerinin düzyazıya da yansımasından belki, belki de şiirsel üslubunun, dil ve söyleyişteki “ustalığı”nın etkisiyle Cemal Süreya’nın şiirinde açık biçimde bir şiir tanımına rastlanmaz. Ancak bazı şiirlerinin örtük ya da dolaylı olarak şiiri, şiir sanatını konu edindiği söylenebilir. “Göçebe” şiirindeki şu betiği, aynı zamanda bir şiir tanımı olarak okumak da mümkün diye düşünüyoruz:
Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri
Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi
Şu son dönemecini de aşınca gecenin
Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil
Bu ağartı ancak yürekle karşılabilir
Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
Tutsaksan ellerini sıvışır gibi zincirlerinden
Ve balyozla vursalar mısralarına
Soylu bir demir sesi yükselir
Soylu büyük ve mavi bir demir sesi
Dileğimiz, şairin 1965’te yayımlanan aynı adlı ikinci kitabına da adını veren şiirin tamamının okunması olacak.
Enver Ercan’ın sorularına verdiği yanıtta kendi şiirini “güneşten yırtılmış caz sesi ve kavaldan akan gökyüzü” olarak tanımlayan Cemal Süreya dille olan trajik hikâyesini de şöyle özetler: “Benim dil serüvenim şu: Küçük çocuk bakıcıya veriliyor; daha doğrusu, o çocuk kendini bakıcının elinde buluyor; seviyor bakıcısını; onu ana belliyor. Türkçeyle ilişkim böyle. Bir noktada gurbetin aşka dönüşmesi. Bu dil yorganımdır benim: Biraz haşhaş, biraz balık kokar (Oysa Türkçede de balık azdır), biraz da zeytin tadı, taşır. Taşısa da… Ol hikâyet böyle..”
Bu bölümü bitirirken bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Cemal Süreya yalnızca İkinci Yeni ve sonrasında değil, modern Türkçe şiirin tüm dönemlerini gözeterek söyleyebiliriz ki şiir üzerine düşünmüş, tartışmış yeni bir bakış açısı önermiş çok az sayıda şairden biri olmuştur. Onun şiir düşüncesine, şiir perspektifine kısaca değinmeyi amaçladığımız turumuzu son bir alıntıyla noktalayalım: “Şiir, dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir. İnsan, şiirle ‘yeri ve formülü’ bulacaktır. Şiir, insanın bilincini daha ilerde bir yere atacak, insana yeni nitelikler kazandıracaktır. Var mıdır böyle bir hayat? Vardır böyle bir hayat. Olacaktır. Nerval’in çıldırmadığı, Mayakovski’nin kendine kıymadığı, Lorca’nın kurşuna dizilmediği bir hayat.”
Ne diyelim; umudu umudumuz olsun!..
