Aktüel Yorum

Duygu Felsefesinin Dört Büyükleri

Tek tarz bir felsefe olmadığını birçok kez vurguladığımı anımsatmak isterim. Felsefenin çağlara, filozoflara, akımlara, sınıflara, coğrafyalara göre değişik şekillerde üretildiğini ve icra edildiğini görüyoruz. Bu yüzden de hangi felsefe, kimin için felsefe, neden felsefe? türünden soruların varlığı da insanı şaşırtmamalı. Bu metinde çağdaş felsefe akımı olarak bilinen duygu felsefine dair yazmak istiyorum. Bu felsefeye ülkemizde de, esasen akademik düzeyde büyük bir ilginin olduğunu tespit etmek zor değil.

Duygu felsefesine dair birçok eserden söz edilebilir. Bunlardan birisi de akademi dışından bir entelektüel olan Ahmet İlhan’ın yazdığı kısa adı Duyguların Anatomisi ve Şiirsel İzdüşümler olan eserdir (Sümer Yayıncılık, 2021, İst). Yazar duygu araştırması yaptığı kitapta, bir sınırlamaya giderek modern dönemin dört büyük filozofuna projeksiyon tutmuş görünüyor: Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche.

Reklam

Son zamanlarda daha çok G. Deleuze ve F. Guattari adlarıyla birlikte gündeme gelen ve adeta moda halini alan anlayış ülkemizde de akademi ve akademi dışı çevrelerde epeyce ilgi görüyor. Akılcı felsefeleri eleştirmekle dikkat çeken ve giderek duygu felsefesi gibi bir terim ve disiplinle de anılır olan düşünceler yığınını anlamak pek de kolay olmuyor. Ahmet İlhan’ın çalışmasını konuyu anlaşır hale getiren eserler içinde değerlendirmek yanlış olmaz.

Spinoza ve Kant için değilse de Schopenhauer ve Nietzsche’nin akıl eleştirisi yaparak duygulara, tutkulara, iç güdülere yönelen düşünürler olduğunu ileri sürebiliriz. Yazar, bu felsefelerin sıfatı için haklı olarak “irrasyonel” terimini kullanıyor (S. 171). Öte yandan İlhan, Spinoza ve Kant üzerinden de düşünürlere ait pek çok metni deşerek duygu felsefesi için materyal sunmuştur. Spinoza için kök duygu olarak iştaha (arzu) vurgu yapması (sevinç ve keder ise temel duygulardır) ve bunu Etica adlı kitaptaki argümanlara dayandırması anlamlıdır (S. 60).

Felsefe ile Felsefe Tarihinin İlişkisi

Reklam

Felsefe yapmak felsefe tarihini, yücelterek değil ama eleştirel bir gözle de olsa okumayı ve bilmeyi gerektiriyor. Ana akım olarak değerlendirdiğim felsefenin öğrenilmesi, anlaşılması, Marx ve Marksizmin öğrenilmesi ve özgünlüğünün fark edilmesi için de biliniyor olması gerekir. Antikçağ felsefesi denildiğinde Sokrates, Platon ve Aristoteles ne ise Yeniçağ felsefesi dediğimizde de, biraz ihtiyatla söyleyelim, Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche odur. Elbette ki bu filozoflar da diğerleri gibi esasen yeni gelişmekte olan burjuvazinin ve dolayısıyla kurulmakta olan yeni sermaye ilişkilerinin felsefesini inşa etmişlerdir.

Yine de İlhan’ın duygu felsefesi çerçevesinde pek çok açıdan detaylar da vererek inceleme konusu yaptığı dört büyük filozofu, modern dönemin en yüksek zirveleri olarak değerlendirmek pek de yanlış olmayacaktır. Bu yüzden kitap, yazarın girişte de belirttiği gibi hem akademik kesimin hem de akademi dışındaki felsefe topluluklarının ilgisini çekecek bir eserdir. Eser, sınırlı bir dizgi (redaksiyon) sorunu içermekle birlikte başlıkların çarpıcı tarzda düşünülmüş olması ve alt başlıklara verilen önem bakımından, ayrıca şiirsel geçişler ve yazarın kendine özgü şiirsel dili nedeniyle yeni bir felsefi tarzı ifade etmektedir.

Duygular Bedenimizin Fikirleridir

Spinoza, İlhan’ın sunumuna bakılırsa duyguları bedenimizin fikirleri olarak görmektedir. Bu da düşüncenin maddeye eşitlenmesi, fikirlerin bedene denkliği anlamına gelir ki, Hegel’in özdeşlik teorisine giden yolun burada açıldığını düşünebiliriz. Bir bakıma bedenin, zihnin, doğa varlıkları gibi doğa ürünlerinin, sosyal olgularla özdeş sayıldığını düşünebiliriz. Bir varlık kendini doğuran varlıkla benzer olur diye düşünen Spinoza’nın bu görüşünü belirtmek üzere yazarın “natura naturans” (:doğuran doğa) terimini kullanmış olması önemlidir (S. 45).

Düşünce ve duygular da varlığın bir başka biçimi olur ve duygular Spinoza’nın felsefesinde bir adım ön plana çıkar. Yazara bakılırsa “Spinoza’ya gelinceye dek, duyguların lanetlenmiş bir kaderi vardı ve o, bunu tersine çevirir. Öyle ki duyguları, felsefesinin özü haline getirmekten de sakınmaz” (S. 35).

Buna göre Spinoza felsefeyi, bilimi, sanatı, politikayı birbirinden ayıran Descartes ve analitik felsefenin dağıttığı varlık tarzlarını da toparlayıp bir bütünde var kılmış oluyor. Buradan bakıldığında yazarın kendine özgü olarak geliştirdiği duyguların anatomisini şiirsel izdüşümlere neden ve nasıl paralel kıldığını da anlamış oluyoruz. Eser bizi felsefe-şiir ilişkisini ve paralelliğini inceleyeme de götürür ki, o konuya girmek istemiyorum. Felsefe-şiir ilişkisi gibi felsefe-felsefe tarihi ilişkisi açısından, klasik felsefeler ve Yeniçağ felsefelerini karşılaştırma açısından da eserin okurda ufuklar açabileceğini söyleyebiliriz.

Spinoza ve Sosyal İçgüdü

Yine de Spinoza bahsinde eserin tezlerine yönelik şu şerh düşülebilir: Spinoza’nın özdeşçi yaklaşımı, analitik düşünüşe erkenden bir itiraz olarak ortaya çıkarken adeta diyalektik felsefenin işlevini görüyor. Sonraları, Hegel’in hatta Marx’ın bile Spinoza’ya gönderme yapması manidardır. İlhan’ın Spinoza’daki duygu felsefesinin Nazım Hikmet şiirlerinde izdüşümünü görmesi ve onun şiirlerinden örnekler vermesi de aynı nedenledir. Bu pozitif yanına rağmen Spinoza, çağının diğer filozofları gibi toplumun sınıflardan oluştuğu, burjuvazi ile proletarya arasındaki -Spinoza döneminde henüz erken olmakla birlikte- adeta ontolojik karakterli diyebileceğimiz farkın/karşıtlığın da üstünü örtme eğilimi göstermiştir.

Descartes’te temsilini bulan ikili, düalist tez teorisi Spinoza ile değişikliğe uğramış ve tek töze inmiştir: Varlık. Buna doğa veya Tanrı da denilebilir. Her türden düşünce gibi duygular da bu tözün bileşenleri olarak var kılınmışlardır. İlhan’ın sunumundan da anlaşıldığı gibi düşünsel ve duygusal olanların duyuma eşitlendiğini takip ediyoruz. Biyolojik olan fiziksel olana eşitlenirken bunlar da sosyal gerçekliğe bağlanabiliyor. Yazarın “sosyal içgüdü” deyimini kullanması manidardır.

Şunları yazmış İlhan: “İnsan tek başına olamaz, kendini gerçekleştiremez. Çünkü Spinoza’nın da dediği gibi insan ölümlü bir modus olarak kendini bir başkasında gerçekleştirir” (S. 286). Aynı yerde insanlar haz alan varlıklar olarak tasvir edildikten sonra sosyal iç güdünün hazlardan doğduğu ileri sürülmektedir.  Bu bahse tekrar döneceğim.

Kadın ile Erkek: Güzel ve Yüce

Kant için kök duyguyu sorduğumuzda yazarın “güzel” ve “yüce” kavramlarının altını çizeceğini bilmemiz gerekiyor. Konuya temel teşkil eden eser olarak da Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler adlı eserin seçildiği anlaşılmaktadır (S. 109). Duygu sorununu Kant’ın insan sorununa bağlarken yazarın Kant’a bir eleştiri yöneltmesi de ilginç olmuş. Zira Kant’ın, güzeli kadın cinsiyle yüceyi ise erkek cinsiyle ilişkilendirirken pek de akli/bilimsel düşündüğü ileri sürülemez (S. 112). Yazarın Kant’ta duygu araştırması yaparken Kant estetiğine girmesi ve bu noktada da Hegel ile bir karşılaştırma yapması sanırım okurun dikkatini çekecektir. Kant estetikte yarar gözetmez olana odaklanırken Hegel sanatta toplumsallığa ve eş deyişe kamuya dikkat çekmektedir (S. 108).

Yazar Kant’ı duygular bağlamında söz konusu etmiş olsa da, biraz da filozofun büyüklüğünden olsa gerek, sunumu genişletmiştir. Konu epistemolojinin sınırlarına dek genişlemiş olarak görülüyor. “Özgür güzel” ve “bağımlı güzel” gibi terimlere yer verilmesi de konunun genişliğine işaret etmektedir. İnsan üretimiyle ilgiliyse bağımlı güzel (yazar Tahir’in Zühre’ye olan aşkını örnek veriyor) bir de doğal nesnelere yüklenen güzellik duygusu var, bu da özgür güzel oluyor.

Kant son çözümlemede deneyi de aklı da epistemoloji için zorunlu görüyor. Bilginin, akıl ve duyumlar gibi iki bileşenden ibaret olduğu varsayılıyor. A priorik yapılar var bir yanda; bir yanda da zihne veri gelmesi beklenir. Bu ayrıştırma eğilimine bakıldığında  benim anladığım, varlığı, aynı zamanda varlık tarzlarını parçalara ayırmada en mahir filozof Kant’tır. Zihni, kategorilere ayıran da, Aristoteles’ten sonra Kant olmuştur. İnsan duygusallığı da bu kategoriler arasında yer alır (S. 124). Duyguların Anatomisi ve Şiirsel İzdüşümler’de şunları okuyoruz:

Kant, öncelikle Ahlaki Antropoloji ve Ahlak Metafiziğine bakarak, ahlaki duyguların önemi ve duygularımızın ahlaki değerlendirmesi üzerine düşünür. Kant için duygular, algı ve mevcut deneyim dahil olmak üzere bilişsel yetinin neden olduğu fizyolojik olaylardır” (S. 92). Aynı yerde belirtildiğine göre İlhan açısından Kant, duygularla ilgili hem iyimser hem de kötümser bir bakış geliştirmiştir.

Fikirler Kaynağını Nereden Alır?

Duygu örneğinde de güzeli yüceden ayırdığı gibi Kant, aynı zamanda onu hoşlanma ve haz alma duygusundan da ayırmaktadır. Nerdeyse Spinoza’nın yaptığı toparlamayı yeniden dağıtıyor diyebiliriz. Fakat bazı noktalarda da toparlama yaptığı gibi bir sonuç da çıkarmak mümkün oluyor Kant’tan. Mesela empirizm ile rasyonalizmi birleştirmeye çalışması buna örnektir. Bu ayırma ve birleştirme tutumunun sınıf ilişkilerinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Sınıfsal farklar olduğu müddetçe filozofların birinin birleştirdiği ögeleri bir diğeri parçalayacak, birinin parçaladığı varlık tarzlarını bir başkası toplayıp sentezleyecektir. Sorun ve şaşırtıcı olan, Marx ve Marksizmin, bu gerçeği (fikirler kaynağını nereden alır?) keşfetmiş olmasına rağmen yakın tarihte ve günümüzde de aynı düşünüş yönteminin, aynı şekilde felsefe yapma ve yeni felsefeler inşa etme tarzının sürüyor olmasıdır.

Schopenhauer: Dünyayı Kör Bir İrade Yönetiyor

Schopenhauer açısından dünyanın kaynağında akıl yoktur, nihayetinde yaşam saçmadır. Dünya, rasyonalist filozofların zannettiği gibi akıl ile de kavranılamaz. İlhan’ın da belirttiği gibi kötümser, karamsar ve idealist bir düşünür ile karşı karşıyayız. (S. 158-159). Filozofun ünlü kitabı İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı kitabından yola çıkarak duygu araştırması yapan İlhan’ın yorumuna göre dünyayı kör bir irade yönetiyor. İlhan’a sorulacak olursa “İrade, varlıklarda yaşama isteği veya yok etme sebeplerine karşı direnme ve onlara hakim olma eğilimi olarak ortaya çıkıyor.” (S. 158).

İrade yaşamın olduğu gibi aşk duygusu, cinsel ilişki ve üremenin de temelinde bulunuyor. İlhan’ın verdiği detaylara bakılırsa Schophenhauer’u, erken Freud olarak betimleyebiliriz. Aşkın metafiziği ve cinsel aşkın metafiziği başlıkları altında insan ve duygu araştırması yapıyor filozof. Ona göre aşk duygusu ile üreme özelliğimiz arasında sıkı bir bağ var. Temel motivasyon fizyolojik ve biyolojik yapımız oluyor. Kadın, ilişkilerde daha “sadık”ken erkeğin “özgür” takıldığı anlaşılıyor. Filozofun, bunlara ilişkin gerekçeler de sunduğunu okuyoruz. Bilinçsiz (kör) bir dürtünün altı çiziliyor (S. 173-174). Oysa Schophenhauer’un cinsel ilişkiyi, aşkı, “bilinçsiz” veya “kör” irade üzerinden açıklarken yanıldığını söylemek mümkündür. Ülkemizde, sermayenin son süreçte durumu nasıl yönlendirdiğini, “üç çocuk yapın!” ikazından anlamak zor olmayacaktır. Aynı durum tüm dünyada sermayenin bir talebi, emek sömürüsüne dayanan kapitalizmin bir sonucu olarak yürürlüktedir.

Doğmak En Büyük Hata!

Schophenhauer’un iradeyi anlamasını, Spinoza’dakine benzer bir şekilde arzu-iştah gibi düşündüğünü varsayabiliriz. İnsanda arzu/istek duygusu asla bitmez. Birisi tatmin olursa diğeri başlar. Bu bitmemezlik insanı kötü duygular içine itecektir ve kişi mutsuz olacaktır. Sonuçta Schopenhauer’a bakılırsa bu dünyada mutlu olma imkanı yoktur. Mutlu olduğumuz anlar olabilir ancak. Doğmamak en iyisidir! Zira istencin sonu yoktur. Bu da acı duygusunu tetikler. Görüldüğü gibi filozof optimist bir felsefe değil baştan sona pesimist (karamsar) bir felsefenin kurucusu olmuştur.

Kötümser felsefeler ve Schopenhauer’un felsefesi için de şunu ileri sürmek mümkündür: Eleştirileri kısmen de olsa manalı ve güçlü amma ve lakin öneri ve öngörüleri zayıftır, hatta bu konuda gözler kördür. Bu durum filozofun, insanı, toplumu ve dünyayı duygular üzerinden okumasından kaynaklanıyor olabilir. Nitekim İlhan, Schopenhauer’un duygulara verdiği önemi şu sözlerle vurgulamaktadır:

Schopenhauer’un felsefesinin, duygularla ilgili olarak bize, çalışmamıza konu ettiğimiz Spinoza, Nietzsche kadar zengin malzeme sunacağını ancak Kant’a göre de bir hayli fazla veri sunacağını belirtebiliriz. Ancak en baştan şunu belirtelim ki Schopenhauer’da duygular meselesi, adını andığımız diğer filozoflardan daha ayrıntılı ve analize dayalı olarak yer bulmuştur” (S. 160).

Yine de bu felsefelerin temel kaynakları arandığında çağımızda onları haklı kılacak bazı maddi kaynaklar gösterilebilir. Örneğin ülkemiz açsından düşünüldüğünde toplumun orta sınıfları ve aydınlar, yenilgi dönemlerinde yaşamın içinden kaçıp sahil beldelerine çekilerek korku, kötümserlik, kaygı duyguları ve romantik ruh hali içinde ömür törpülerler. Bunlara, benzer duygulara kapılarak Avrupa ülkelerine kapağı atanlar da eklenebilir. Diyeceğim şu ki, Schopenhauer gibi filozoflar bir ölçüde bu türden tekil, özel ve sınırlı örneklerin izinden gitmişlerdir. Oysa bilim ve felsefe genelin üzerinden ve içinden gidilerek yapılıyor.

Nietzsche: Kendini Bilmek, Duyguları Bilmektir

Duygu felsefesi bakımından Nietzsche de adeta Schopenhauer’un izinden yürümüştür. Yine de onun kadar kötümser olduğu söylenilemez. Yazarın yansıttığına göre Nietzsche, uygarlık tarihinde uygar bir insan görmediği gibi üst insanı da görmez. Düşünür bu noktada modern değer ve uygulamaları yerdiği gibi dini değerleri de yermiştir. Adeta bir nihilist olarak görülmektedir. Şöyle de denilebilir: Uygarlık tarihi akıl (Nietzsche için duygu)  ile din arasındaki savaşımın tarihidir. Yani üstinsan ile sürü arasındaki mücadeledir. Filozoftaki bu reddiyeci tutum onun yazım tekniğine de yansımıştır. Aforizmalar, şiirsel anlatımlar, İlhan’ın da dikkat çektiği üzere Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki sunum tarzı da Nietzsche’nin özgünlüğüne gönderme yapar (S. 242).

Kitabın adındaki Zerdüşt tipi de batının akılcılığına karşı çıkartılmış bir Doğulu romantik/duygusal kahraman olarak okunabilir. Nietzsche açısından ya da Zerdüşt’e göre insanın kendisini bilmesi temel olarak duygularını bilmesi anlamına gelir (S. 240). Nihayet “Nietzsche, duygusal etkilerin insan bilişi üzerindeki belirleyiciliğinin sadece gerekli değil, aynı zamanda yararlı olduğunu savunuyor” (S. 221).

Nietzsche “Tanrı öldü” diyerek Hıristiyanlığa karşı savaş açmış birisidir. Bu kadarı düşünürü betimlemek için yeterli değildir elbet. O aynı zamanda kapitalizme ve modern değerlere de karşıdır. Araya girerek söyleyelim ki, Nietzsche aynı zamanda komünizme ve eşitlikçi fikirlere de düşman bir filozoftur. Yazar, Nietzsche’de duygu araştırması yaparken Ahlakın Soykütüğü Üstüne adlı kitabı temel almışa benziyor. Egemen din gibi egemen ahlakın da üzerine gidip sert eleştiriler yapan filozof, olanla yetinmek istemez. Din ve ahlak krallığı gibi aklın krallığını da kabul etmez. Aklın yasakladığını yasaklamak zorunda olmadığımız gibi aklın dayattığını da kabul etmek zorunda değiliz.

Sürü İnsanıyla Üstinsanın Çatışması

İyi ve kötü denilenler, Nietzsche açısından aklın uydurmasıdır da diyebiliriz. Akıl dışındaki yeteneklerimiz de son derece değerlidir. Duygular, tutkular, sezgiler, bakışaçıları (perspektivite) önemlidir. Merkezsizliği benimsediği anlaşılan Nietzsche’nin postmodern düşünürler tarafından kaynak/temel alınması manidardır. İlhan’ın anımsatmasına göre Nietzsche, en çok Schopenhauer’dan etkilenmiştir. Dolayısıyla onun izinden gittiği anlaşılan düşünürün felsefesinde toplumsal sorunlar, üretim biçimleri, sosyal meseleler ve kapitalist sömürüye, bir sorun olarak yer yoktur.

Nietzsche’nin duygu felsefesinde burjuvazi ile proletarya arasındaki çatışmanın yerini üstinsan ve sürü denilen kitleler arasındaki mücadele almıştır. Nietzsche, anladığımız kadarıyla emekçi sınıflar içindeki “küçük insanı” da, burjuvazi içindeki “küçük insanı” da eleştirmektedir. Yine de bana sorulursa esasta “küçük insan” derken emekçi sınıfları, köleleri, kadınları vs. kastetmektedir.

Nietzsche de önceki filozoflar gibi sosyal sorunların belirleyiciliğini görmediği için duygu sorununu, kadın ve erkeğe uygularken kandını aşağılayan bir pozisyon alır. Yazar da filozofun bu bilimdışı eğilimini görmüş olacak ki, rahatsızlığını şu açıklamalardan anlayabiliyoruz: “Düşünürün [Nietzsche], müthiş bir belagatle ve keskin bir zekanın yaratıcı buluşlarıyla sergilediği kadın analizi, bir kadının (Lou Salome) şahsında tüm kadınları hedefliyor gibidir. Öyle de olsa tespitleri oldukça can acıtıcı, ayrıntılı ve nettir” (S. 264). Aynı yerde yazar, haklı olarak, Nietzsche’nin “kadın düşmanı” unvanı aldığını da vurgulama ihtiyacı duymuştur. Ezen ile ezilen sınıflar arasındaki gerçeği göremeyen göz, ezilen cins ile ezen cins arasındaki farkı da görmekte yetersiz kalacaktık. Örnek olarak: Nietzsche!

Akıl Felsefesinden Duygu Felsefesine

İlhan’ın çalışması bize, klasik felsefeler ile modern veya çağdaş felsefeler arasında bir ayrım yapmamıza olanak verebilir. Klasik felsefeler esasen özne-nesne ayrımı üzerinden kuruluyor ve burada insan-özne de merkeze konuluyor. Özne felsefesi temelde akılcıdır. Bu felsefeye göre beden zihinden, ruh fizikten, madde düşünceden, doğa tanrıdan, düşünceler duygudan ayrılmaktadır. Yine bu özne merkezli felsefelerde akıl, duygudan üstündür. İlhan ve onun dahil olduğu felsefi ekol ise bu durumu parçalı gördüğü için bunu birleştirmeyi düşünmekle birlikte gerçekte duyguların da felsefede, bilimde, sanatta ve siyasette önemli bir rol oynadığı kanaatindedir.

Akıl felsefesinin ilk kuşak temsilcileri iyi, doğru ve güzelin kriteri olarak “akli” olmayı koymuşlardır. Postmodern felsefeler gibi duygu felsefesi de “akıl felsefesi”nin karşısına çıkarak adeta “ben de varım” demiş oluyor. Ana akım felsefe tarihi izlendiğinde akıl felsefesinden duygu felsefesine doğru bir kayış olduğunu söyleyebiliriz. Felsefenin böyle bir paradigma değişikliğine maruz kalmasının elbette sebepleri vardır. Filozof düzeyinde Schopenhauer ve özellikle Nietzsche ismine vurgu yapmak gerekiyor. Çünkü Nietzsche’nin felsefi eğilimi aydınlanma düşünürlerinin baş tacı yaptığı -bir tepki olarak- “aklın eleştirisi” üzerine kurulmuştur. Yazar da Nietzsche üzerinden modernizm eleştirisine yer vermeyi gerekli görmüştür (S. 266). Bu yüzden İlhan’ın mantığından yola çıkarak “duygu felsefesinin dört büyükleri” ifadesini kullanmış olsak da akla karşı konumlanmaları bakımından Spinoza ve Kant olumlu bir yerde pozisyon almışlardır.

Yazar, duygunun anatomisini ortaya koyarken çemberi, Spinoza ve Kant’a dek genişlettiği için, çemberi biraz geniş çizmiştir diyebiliriz. Benim kitapta en çok ilgimi çeken dağınık biçimleri ve kategorileri toparlamayı hedefleyen, bunu yaparken de duygulara ve yine önemli bir duygu durumu olan arzuya alan açan Spinoza olmuştur. Spinoza, varlığı düşünceye, doğayı tanrıya eşitlerken conatus terimini icat etmiş bir filozoftur. Buna göre her varlık olması gerekeni olabiliyor. Her varlığın bir arzusu, kapasitesi ve yapısal özelliği bulunuyor. Yazarın yaptığı alıntıyı hatırlatmak isterim ki, Sipinoza açısından “imparatorluk içinde imparator yoktur” (S. 88-89). Buna göre özneye rol vermediği anlaşılıyor; daha doğrusu özne ancak kendi isteğine ve yeteneğine göre bir gelişme eğilimi gösteriyor. Bu yüzden bir yorumla söylersem, politik özne gibi komünist partisi de lüzumsuz oluyor!

Duygular Yapısal Değil Kültürel Koşulludur

Yukarıda, yazarın tabiriyle “sosyal” güdülerden söz etmiştim. Güdülerin sosyal yönünden söz edebildiğimiz gibi temel ve temel olmayan duyguların da sosyal yönüne işaret etmek gerekiyor. Bir analoji yaparak söylersek duygularımız sosyal varlığımızı değil sosyal varlığımız duygularımızı belirler! İsteme (arzu) duygusu gibi merkezi duygularımız dahil olmak üzere her türden duygunun kaynağında sosyal dünya gerçekliği vardır diyebiliriz. Bu alanda çalışma yapan düşünür ve araştırmacı-felsefeciler gibi İlhan da konuyu bilim, psikoloji, evrim teorisi ve Darwin’de kadar genişletmiştir. Nihayetinde duygu sosyolojisi, duygu siyaseti, duyguların tarihi, duyguların evrimi, duygu psikolojisi gibi kavram ve disiplinlerden de söz edebiliyoruz (S. 19).

Duygu felsefesi yapan pekçok çalışmada psikoloji felsefesi diyeceğimiz bir eğilimi fark etmek zor olmuyor. Buradaki kaygı ise duyguların yapısal özellik olduğuna inanma ve inandırmadır. İlkel haliyle duyguların, bebeklerde ve hatta yüksek yapılı hayvanlarda da olduğu bir realitedir (S. 80). Erken veya olgun yaşlarımızda her zaman bizimle birlikte olan, bizi biz yapan korku, mutluluk, iğrenme, öfke, acı, haz, isteme, neşe, şaşkınlık, yalnızlık, utanma, sevme, aşk ve umut türünden duygular içindeyizdir. Bunlar, yaşadığımız toplumun özelliklerine göre bastırılır veya serbest bırakılır. Kültürlere göre, coğrafyalara göre de bunlar içeriklenir.

İlhan’a bakılırsa “Düşünür [Spinoza], duygu felsefesiyle insan doğasını, bilincini ve bilinçaltını, dürtü ve arzusunu, düşünce ve tutkular arasındaki ilişkisinin önemini ortaya çıkarır” (S. 40). Aynı yerde duygu felsefesinin işlevini açıklayan İlhan açısından Spinoza, “Duygularımızı tanımakla doğamızı tanımış olacağımızı, bu yolla da daha fazla mutlu olup daha az mutsuz olacağımızın olanağını göstermeye çalışır.

Burjuva Dünyasının Arzuları Manipüle Etmesi

Gerçekte de düşünceler gibi duyguların en nihayetinde temel kaynağı insan biyolojisi, beden, yürek, kafa, beyin ve beynin üst kısmı olarak betimlenen kortekstir. Oysa bu biyolojik özelliğimizin, bugün bizim sosyal düşünüş ve davranışlarımızı belirleyen duygu durumları ile neredeyse hiçbir ilgisi yoktur. Zira Spinoza, Kant, Schopenhaure ve Nietzsche gibi filozofları da, diğer ana akım düşünürleri de halkı da, tüm insanlığı da ilgilendiren duygular, biyolojik evrimden çok sosyolojik evrimle ilgilidir. Öğrenilmiş ve öğretilmiş duygulardan söz ediyoruz. Buna İlhan’ın Spinoza üzerinden dikkat çektiği cinsel ilişki arzuları da (S. 83), Schopenhaure’un eserinde içkin olan cinsel aşkın metafiziği de dahildir (S. 170).

İnsanın başlıca haz kaynaklarına önem verilmesi, Spinoza’nın buna merkezi bir yer vermesi, her türden bedensel hazzı yasaklama eğilimindeki Hıristiyan düşüncesiyle ve benzeri teolojik anlayışlarla bir çatışmaya girmesine de neden olmuş, Yahudi cemaati, filozofu aforoz etmiştir. Bir bakıma, İlhan’ın andığı duygunun bu dört düşünürü için feodal dünya anlayışı yerine modern burjuva dünyasının düşünsel temellerini atma görevi görmüşlerdir diyebiliriz.

Burjuva dünyasının, aynı zamanda duygularımızı, arzu-isteklerimizi de belirlediğini ve manipüle ettiğini kim reddedebilir? Popüler diye soruyorum, aşk duygusunun, kadına erkeğe, mala mülke sahip olma duygusunun sermaye tarafından koşullandığı bir politik/ideolojik propaganda sorunu mudur dersiniz? Sanmam! Bunu, bir gününüzü ayırarak burjuvazinin kontrolünde olan medyayı ve her türden iletişim araçlarını ve entelektüel/kültürel çalışmaları izleyerek test etmeniz mümkündür.

Merkezli Felsefelerden Merkezi Olmayan Felsefelere

Felsefi bakış açılarının çokluğu ve sürekli de yeni bakış açılarının nedenini sosyal gerçeklikteki sorunlarda aramak gerekiyor. Dolayısıyla önceki felsefeler gibi duygu felsefesi de birilerinin uydurması gibi algılanamaz. Elbette sınıf ilişkileri içinde bu boyutu da dikkate almak üzere esasen üretim ilişkilerini, mülkiyet biçimlerini temel almak gerekiyor. Bütün felsefe tarihi boyunca ön plana çıkartılan akıl felsefesi ya da özne/insan merkezli felsefeler insan ve dünya sorunlarına bir çözüm getirmiş değil. Bu yüzden insanlığın yeni arayışlar içinde olması doğaldır. Üstelik Yeniçağ, bilim ve teknolojinin geliştiği, buna bağlı olarak işbölümü ve branşlaşmanın arttığı bir çağdır.

Felsefenin de çeşitli parçalara, fakültelere, branşlara, ekollere/akımlara ayrılması bizi şaşırtmamalıdır. Hem özne/insan merkezli felsefelerin hem de merkezsizlik (desantral) diyebileceğimiz felsefelerin handikabı, üretim ilişkilerini yok sayıp, sosyal gerçekliğin belirleyiciliğini görmezden gelerek, eş deyişle paranteze alarak felsefe yapmasıdır. İktidarın, sanatın, siyasetin (biyopolitika), felsefenin temeline insan bedenini koymayı denemesi ciddi bir felsefi sorun ve felsefi kriz olarak karşımızda durmaktadır. Buradan bakıldığında Ahmet İlhan’ın çalışması, bizi birçok açıdan ilgilendirmektedir. Çünkü konunun belli başlı düşünürlerini bir araya getirmiş, pek çok temayı da dikkate alarak duygu felsefeni ete kemiğe büründürerek anlaşılır kılmıştır.

Kitapta dile getirilen düşünceleri öğrenmeden, duygu felsefesi konusunda mesafe almadan ve bu felsefeye karşı özgün açıklamalar getirmeden felsefe yapmak kolay görülmüyor. Kitaptaki temalar üzerine çalışmak aynı zamanda yeni ve yakın çağın dört filozofuyla da hesaplaşmak anlamına gelecektir. Anılan büyük düşünürlerin felsefelerine temas etmeden ve üzerine bir katkıda bulunmadan düşünce üretmeye kalkmak abesle iştigaldir. Bu temasta, İlhan’nın kitabının işlevsel olacağını bir kez daha anımsatmama bilmem gerek var mı?

Mehmet Akkaya

1964’te Malatya’da doğdu. İlkokulu Malatya’da okudu; orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. Kocasinan Lisesi’nden sonra Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. Maltepe Üniversitesi’nde Psikoloji, İnsan Bilimleri ve Felsefe Bölümü’nde yüksek lisans (master) yaptı; dil ve kültür felsefesi konusundaki tez çalışmasıyla mezun oldu. Çeşitli gazete ve kültür-sanat-felsefe dergilerinde bilim, sanat, felsefe ve politika içerikli yazdığı yazılarla biliniyor. Akkaya, televizyon ekranlarında yaptığı felsefe/düşünce programlarıyla da tanınıyor. 2008’den itibaren kitap çalışmalarına yoğunlaşan yazarımızın eserleri felsefe, bilim, sanat ve politika meraklıları tarafından ilgiyle izleniyor.
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu