
DİL VE YALAN ÜZERİNE
Aslı insan olan şiddetin, savaşların, zulmün ve siyasal iktidarların, devletlerin dili her zaman yalan ve demagojidir.
Dil her zaman gerçeği anlatmaz çünkü…
Dil birçok insan ilişkisinde, duygularımızın, aklımızın ve tepkilerimizin yönlendirilmesi ve etkisiz hale getirilmesinde ve özellikle örgütlü bir biçimde -dünyanın en büyük yalancısı olan- devletlerin baskı, şiddet ve yönetme ilişkisinde gerçekleri anlatmanın değil, gerçekleri saklamanın ve saptırmanın bir aracı olarak işlev görür…
Yalansız, doğru ve gerçek olan sadece göz göze bakışımızın ve birbirimize dokunuşumuzun dilidir… O nedenle memleket ve dünya meselelerinde gördüklerimizden korkmamız, kaçınmamız, susmamız ve daha çok duymakla yetinmemiz, gördüğümüz gerçeklere değil, planlanmış, kurgulanmış sahte görüntülere ve duyduklarımıza inanmamız istenir…
Göz göze bakışlarımız, aynı sofrayı paylaşmamız, samimi sohbetlerimiz git gide kayboluyor. Her ne kadar dil ucuyla ve inandırıcılıktan uzak “yok öyle değil, ben değişmedim ” desek de… Gerçek olan ve -ne yazık ki- hepimizi teslim alan bir mecra da birbirimizle sosyal medya da selamlaşıyor, birbirimizin yanında olmak yerine birbirimizin imdadına sosyal medya da yetişiyor, birbirimizin acısını “geçmiş olsun… Başınız sağ olsun… Işıklarda uyusun” falan diye sosyal medya da paylaşıyoruz artık… TV de dizi izlemek, sosyal medya da sörf yapmak hepimiz için arkadaşlarımızın, sevgilimizin, ailemizin yanında olmaktan, gözlerine bakmaktan, göz göze iki çift laf etmekten daha çekici hale geldi…
Kaçınmamız zor… Algımızı yöneten tüm görsel ve işitsel medyanın ve özelde sosyal medyanın yaşamımızı teslim alıp idare ettiği küçük, anlamsız, önemsiz birer parçası ve oyuncağı olmak yerine -insan insana olmayı önceleyerek- Sosyal medyayı yaşamımızda, kendi çapımızda ve ilgi alanlarımızda hayırlı işlere vesile ettiğimiz ve idare ettiğimiz bir gerçeklik olarak, yaşamımızın -büyük değil– küçük bir parçası haline getirmeyi başarmalıyız.
20 Eylül 2020/ Savaş Karaduman
