
“Başarısızlık” kelimesi, özellikle bir insanı tanımlayan kalıcı bir etiket olarak kullanıldığında, ağır bir anlam kazanır. Oysa başarısızlık, ulaşılan bir son değil; öğrenerek ilerlenen bir süreçtir. İnsan, deneme, yanılma ve düzeltme yoluyla gelişir; bu adımlar olmadan gerçek bir ilerleme sağlanamaz.
Thomas Edison, 1891 yılında New Jersey’de yüksek nitelikli demir cevheri çıkarmayı ve işlemeyi denedi. Bu amaçla bir tesis kurdu, ancak girişimi kısa sürede başarısızlığa uğradı ve tesis iflas etti. Nikola Tesla da 1901’de bir yayın kulesi aracılığıyla kablosuz elektrik iletmeyi hedefledi. Bu amacına ulaşamadı ve kulesi sonunda hurda olarak satıldı.
Elon Musk ise bir roketi fırlatıp güvenli biçimde Dünya’ya geri indirmeyi beş başarısız denemeden sonra başardı. Bu örneklerin tümü, başarısızlığın bir bitiş noktası değil; öğrenmeyi, uyum sağlamayı ve büyümeyi mümkün kılan doğal bir aşama olduğunu gösterir.
Silikon Vadisi, başarısızlığı kabullenmenin neden bu kadar önemli olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Bölgenin gayri resmî sloganı sayılan “Başarısız ol” ifadesi, bu anlayışın özünü açıkça yansıtır.
Yaratıcılığı bir süreç olarak ele aldığımızda, yenilik üretmenin hatalardan, çıkmazlardan ve tekrarlanan denemelerden geçtiğini görürüz. İnsan üretimi çoğu zaman bu sapmalar sayesinde yön değiştirir; beklenmeyen sonuçlar, daha önce fark edilmeyen yeni yollar açar.
Yaratıcı Başarısızlık Nedir?
Hatalardan öğrenme düşüncesi eğitim için yeni değildir. Ancak üretken yapay zekânın yükselişi, hem öğrenciler hem de eğitimciler açısından cazip ama yanıltıcı bir algı yaratır: Yapay zekâyı hatayı ortadan kaldıran ve yüksek notları garanti eden bir araç olarak görmek. Bu yaklaşım kısa vadede kolaylık sağlasa da uzun vadede öğrencilerin yaşam boyu öğrenme için gerekli olan deneyimleri edinmesini zorlaştırır.
Mühendis Henry Petroski de To Engineer Is Human adlı kitabında benzer bir noktaya dikkat çeker: Başarısızlık, mühendislik ve tasarımın ilerlemesi için gereklidir. Kimse köprülerin çökmesini istemez; fakat neden çöktüğünü anlamadan daha güvenli köprüler kurmak mümkün değildir. Petroski’ye göre asıl tehlike başarısızlık değil, uzun süreli başarının getirdiği rehavettir.
Tam Olarak Ne Kadar Başarısız Olmak Gerekir?
Öğrenmede hatanın rolü yeni bir fikir değildir. Psikolog Lev Vygotsky’nin 1930’larda geliştirdiği “yakınsal gelişim alanı” kuramı, bu anlayışı güçlü biçimde açıklar. Kurama göre en verimli öğrenme, öğrencinin tek başına aşamayacağı, ancak uygun destekle başarabileceği bir zorluk düzeyinde gerçekleşir.
Ne fazla kolay ne de aşırı zor olan bu “tam kararında” alan, video oyunlarındaki seviye sistemlerinde olduğu gibi birçok alanda sezgisel biçimde kullanılır. Oyuncu belirli bir eşiği geçtiğinde daha zor bir aşamaya yönlendirilir. Bu geçiş de gelişimi sürekli kılar.
Arizona, Brown, UCLA ve Princeton üniversitelerinden araştırmacıların yürüttüğü çalışmalar, öğrenmeye dair dikkat çekici bir denge ortaya koydu.
Hem makine öğrenmesi sistemlerinde hem de hayvan deneylerinde, denekler yaklaşık yüzde 85 oranında doğru, yüzde 15 oranında yanlış yaptıklarında en hızlı öğrenmeyi gerçekleştirdi. Bu oran, ne sürekli başarıyı ne de sürekli başarısızlığı ifade eder. Aksine, öğrenmeyi besleyen şeyin düzenli ama yönetilebilir hatalar olduğunu gösterir.
Araştırmacılar, bu bulgunun insanlar için de geçerli olabileceğini düşünüyor. Özellikle algısal öğrenme süreçlerinde bu durum daha belirgin görünüyor. Algısal öğrenme, tekrar eden örüntüler ve deneyimler sayesinde bilginin zamanla sezgisel hâle gelmesini sağlar.
Bu yaklaşım, geleneksel üstten anlatıma dayalı öğretimin yerini almak yerine onu tamamlar. Bu nedenle sınıflarda giderek daha yaygın biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Öğrenciler yalnızca söylenenleri uygulamaz; deneme ve yanılma yoluyla örüntüleri kendileri keşfeder.
Bu bakış açısına göre, altı denemeden birinde başarısız olmak öğrenme için ideal bir düzeydir. Çok fazla hata yapmak motivasyonu düşürür. Buna karşılık, neredeyse hiç hata yapmamak öğrenme sürecini sıkıcı ve yüzeysel hâle getirir.
Bu oran, kolay ve zor görevler arasında sağlıklı bir denge kurar. Örneğin bir konuyu öğretirken yalnızca kolay örnekler vermek öğrenmeyi sınırlar. Sürekli zor örnekler sunmak ise öğrencinin cesaretini kırabilir. En etkili öğrenme, kolay ve zor görevler dengeli biçimde bir araya getirildiğinde gerçekleşir.
Sonuç Olarak
Yeteneklerin çabayla gelişebileceğine inanmak ve hatalara rağmen çaba göstermeyi sürdürmek, hem okulda hem de iş yaşamında daha iyi performansla ilişkilidir.
Buna rağmen okullar ve toplum, çoğu zaman kusursuz görünenleri ödüllendirir. Sürekli yüksek not alan öğrenci, eksiksiz devam eden çalışan ya da en yüksek performansı gösteren kişi öne çıkar. Oysa araştırmalar, hatalarla yüzleşmenin öğrenmeyi derinleştirdiğini açıkça ortaya koyar.
Yüzde 85 başarı ve yüzde 15 hata oranı, toplumsal mükemmeliyet anlayışını hemen değiştirmeyebilir. Ancak bu oran önemli bir gerçeği hatırlatır: Hata, başarının karşıtı değil, onun ön koşullarından biridir.
Kaynaklar ve İleri Okumalar:
- Learning is optimized when we fail 15% of the time; Yayınlanma tarihi: 5 Kasım 2019. Kaynak site: Scinece Dailey. Bağlantı: Learning is optimized when we fail 15% of the time;
- Wilson, Robert & Shenhav, Amitai & Straccia, Mark & Cohen, Jonathan. (2019). The Eighty Five Percent Rule for optimal learning. Nature Communications. 10. 4646. 10.1038/s41467-019-12552-4
- Hazzard, Adrian & Greenhalgh, Chris & Kallionpää, Maria & Benford, Steve & Veinberg, Anne & Kanga, Zubin & McPherson, Andrew. (2019). Failing with Style: Designing for Aesthetic Failure in Interactive Performance. 1-14. 10.1145/3290605.3300260.
Matematiksel