Anasayfa » Aktüel Yorum » Utan sevgili ülkem

Utan sevgili ülkem

Her gün yeni bir siyasal “temizlik” haberi ile uyanıyoruz. En son dün Antep’te gözaltına alınan HDP’li “Gazilerin” kelepçeli resimleri ile yeni güne başladık.

Bu bir onur kırma operasyonu ve güç gösterisi. İlk kez 24.12.2009 tarihinde tanık olduk böylesi toplu kelepçeli resme. Nedense Noel gibi, özel tarihleri seçiyorlar böylesi operasyonlar için. 12 Aralık Dünya İnsan Hakları Gününde de Özgür Gündem’i yüzlerce polisle basıp tüm editörleri tutuklamışlardı. 1993 olmalı. Düzmece KCK davalarının ritüeli oldu. Sınır dışına da taştı. Prag’da Suriye Kürtlerinin lideri Salih Müslim’in de kelepçeli resmini çektirip, aşağılamanın keyfini yaşadılar.

Her sabah yeni bir azil ve kayyum atama haberi ile kalkıyoruz. Türkiye Cumhur Sultanlığı ya da Emirliği, Kasım ayının açılışını Van’ın Saray ilçesi ile yapmıştı. Bir defada hepsini azletme yerine, adeta psikolojik bir savaş yürüterek, teker teker görevden alıyorlar ve yerlerine siyasi komiser statüsünde seçilmemiş bürokratları atıyorlar. Hoş geldin tek parti rejimi! O zaman da valiler ve kaymakamlar aynı zamanda belediye başkanı idi. Sözde Demokrat Parti iktidarında bile, ta 1961 yılında yeni anayasa yürürlüğe girene kadar.

Bu arada, haksız yargılama ve mahkûmiyet kararları onaylanmaya devam ediyor. Sanki son derece olağan bir uygulama gibi. Çaktırmadan, sivil siyasetçiler yanında insan hakları savunucularını hedef alan Diyarbakır KCK Davasının mahkûmiyet kararı da Yargıtayca onanıverdi.

Muhalif basın adı bilinen siyasetçileri verdi de her nedense o dönem İHD Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı olan Muharrem Erbey es geçildi.

Hani ne derler, çürümenin önleyicisi tuzdur, ya tuz çürürse!?!?… İnsan hakları savunucularının tutuklanması, suyun çürüdüğünün göstergesidir dünyada. İster Büyükada’da olsun, ister Diyarbakır’da.

1995 yılında İHD Diyarbakır Şube Başkanı Mahmut Şakar tutuklanmıştı. Ve Şubeyi açmaya kalkan şube yöneticileri ve üyeleri anında tutuklanıyordu. O sırada Uluslararası İnsan Hakları Federasyonunun (FIDH) BM, Cenevre yıllık toplantılarına katılan delegasyonu içindeydik. ABD’li bir senatör, bir otelde Kendal Nezan da dahil az sayıda insanın katıldığı bir çeşit toplantıda, bize Diyarbakır izlenimlerini anlatınca anlamıştık, Diyarbakır Şubesine yönelik baskının nedenini.

Ertesi gün, toplantı arasında ABD büyükelçisine yaklaşıp, “Diyarbakır’a parlamentonuzdan temsilci yollamayın” deyince şaşırdı önce, “çünkü arkasından hemen insan hakları savunucuları tutuklanıyorlar” deyince anlamıştı. Bir süre genel merkez olarak biz açacaktık şubeyi. Baharda ülke seçim ortamına girince, biraz normalleşme olacak, Diyarbakır nefes alacaktı.

İnsan hakları savunucuları, sözde BM’nin, uluslararası kurumların koruması altındadır. Ama kim takar TC Emaretinde!

O dönem, beni en isyan ettiren olgulardan biri, bir insan hakları savunucusunun, üstelik o sırada İHD Genel Başkan Yardımcısı olan Muharrem Erbey’in 4 yıl hapiste tutulması ve ortalığın yıkılmaması idi.

Tesellim, bu 4 yıllık haksız mahpusluğun ülkeye Muharrem Erbey gibi değerli bir yazar kazandırması oldu. Tıpkı, Demirtaş, Gülten Kışanak, Baluken gibi. (**) Aslında yazarlığını pekiştirmesi demem lazım. Zira onun ilk kitabı “Kayıp Secere” 2004 yılında Bejar, 2006 yılında Agora Yayınlarından çıktı. Yeni kitapları Babam Aharon Usta ve Tahir Elçi Hikâyesi ise 2018 yılında H2O yayınlarından.

Onun için yürütülecek etkin bir kampanya, belki KCK düzmece davalarına da dikkat çeker, yeni düzmece davaların açılmasının önünü keserdi.

Muharrem Erbey’in 4 yılını çaldılar. Bana cezaevinden, Şubenin 1990’ların başında düzenlediği cezaevlerinde yazan yazarların antolojisinin (***) yeniden basılmasını istediği haberi gelince çok duygulanmıştım. Ama 1 yıl sonra aynı düzmece KCK İstanbul davasından kendim tutuklanmaz mıyım? Hasılı Antolojinin yeniden basılması isteğini yerine getirme fırsatım olmadı.

2013 yılı Mayıs ayında, FIDH İstanbul’da uluslararası bir konferans düzenledi. “Demokratik Geçiş Süreçleri ve İnsan Hakları: Deneyimler ve Tehditler” idi, ana tartışma konusu.

Ve İHD’nin üye olduğu, hatta Genel Başkan yardımcılarından birinin İHD’li olduğu FIDH Konferansı öncesinde, sırasında, sonrasında İHD Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erbey için ortalığın yıkılması gerekmez miydi?

Konferans sonrası katılımcılar olarak Spor Sergi Sarayının önündeki alana doğru, “Muharrem’e Özgürlük” diye yürüdük. Eşi ve çocukları da aramızda. Şirin Abadi ve diğerleri. Barış sürecinden sorumlu devlet bakanı Bilmemkim de mevcuttu, sahnede onur konuğu olarak, Nobel Barış Ödüllü Şirin Abadi konuşurken.

Ama Muharrem Erbey, sözde barış süreci pazarlıkları sonucu, 4 yıl sonra çıkabildi.

Süreç bitti, dava Yargıtay’a gitti. O da onaylayıverdi. Bu kadar basit! Oysa bütün düzmece KCK davalarının düşmesi ya da Ergenekon davası gibi beraat ile sonuçlanması gerekirdi. Ya da Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un davasında olduğu gibi, olağanüstü yetkilerle donanmış Başkan’ın izin vermemesi gerekirdi!

Şimdi İHD eski Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erbey, 4 yılın yetmediği, eksik cezasını tamamlamak üzere valizlerini hazırlamakla meşgul.

Utan sevgili ülkem!

EK: 24 Aralık 2009 günü gözaltına alınarak tutuklanan İHD eski Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı Avukat Muharrem Erbey’in İHD’ye gönderdiği mektup:

24 Aralık 2009 Perşembe günü saat 04:50’de evime gelen polisler, avukat arkadaşlarıma telefon açmama dahi izin vermeyip evimi, arabamı, başkanı bulunduğum İnsan Hakları Derneği Diyarbakır şubesinin tüm odalarını, avukatlık büromu arayıp 12 bilgisayarın hard diskine, tüm CD, DVD, kitap ve belgelere el koydular. BDP’li siyasetçilere, belediye başkanlarına ve bana kelepçe vurularak adliyenin bahçesinde basın karşısında teşhir edildikten sonra Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığına çıkarıldık.

Savcılıkta tarafıma İHD’de yaptığım çalışmalar, projeler, katıldığım uluslararası toplantılar suçmuş gibi gösterilerek soruldu. Tümünü kabullenip arkasında olduğumu, çıkınca aynı çalışmaları yeniden yapacağımı söyledim.

Savcılık tarafından aşağıda belirttiğim hususlarda “yasadışı örgüt üyeliği” suçlamasıyla sorgulandım:

-Çocuk istismarının engellenmesi, kadın hakları konulu eğitim çalışmaları, seminerler, vb çalışmalarla ilgili projeler yaparak finansal kaynak sağladığım,

-İsveç, Belçika, İngiltere Parlamentoları, BM’de (Cenevre) yaptığım konuşmalar kast edilerek yurt dışında devleti küçük düşüren konuşmalar yaptığım,

-Sivil toplum örgütlerinin de içinde yer aldığı, sivil demokratik Anayasa Çalıştayına katıldığım (Demokratik Toplum Kongresi bünyesinde),

-Hukuk danışmanlığını yaptığım ve farklı mahkemelerde hakkında açılan davalarını takip ettiğim Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Av. Osman Baydemir ile bağlantımın ne olduğu ve belediyeye neden sık gittiğim,

-İki yıl içinde yüzlerce kez yerel ve uluslararası tüm TV ve gazetelere ayrımsız röportaj ve demeç verdiğim halde Roj TV’ye neden katılıp konuştuğum,

-İki yıl içinde yüzlerce basın açıklaması yaptım. Hakkımda 1 tane dahi soruşturma ve dava açılmadığı halde tutuklanmama neden olan sorgu boyunca, önceden yapmış olduğum basın açıklamaları ile askeri, polisi küçük düşürdüğüm, örgüte moral ve motivasyon verdiğim, halkı galeyana getirdiğim gerekçesiyle sorgulandım.

Tüm bu çalışmaları KCK adına yaptığımı söyleyen “X” tanık beyanları da gerekçe gösterilip, örgüte destek verdiğim iddia edilerek sorgu hâkimliğine sevkim yapıldı.

Sorgu hâkiminin ilk sorusu neden ücretsiz örgüt davalarına girdiğim şeklindeydi. İHD’ye işkence ve kötü muamele, yaşam hakkı ihlali, mayın patlaması sonucu ölüm veya yaralanma, düşünce ve ifade hakkının engellenmesi vb. nedenlerle başvuruların mağdur kimliğini esas alarak insan hakları savunucusu kimliğimle bazı davalarda ücretsiz hukuki destek sunduğumu belirttim. Biz insan hakları savunucularının dünyanın her yerinde yaptığı işi, Diyarbakır’da yapınca örgüte yardım etmek olarak değerlendirmenin doğru olmadığını, başvurucunun siyasal kimliği ile değil, mağdur kimliğiyle ilgilendiğimizi, Derneğimize asker babası, polis eşi, koruculuk yapan, siyasal ve toplumsal olaylarda yaralanan, tutuklu olan PKK’lilerin, başörtülü genç kızların kısacası herkesin başvurduğunu belirttim. Burada hak savunucusu olmanın gereği “mağdur olan kişinin işine, cinsiyetine, kimliğine, siyasal tercihine bakmayız” dedim. Avukatlarım da benzer savunma yaptılar.

Ama hâkim tüm bu çalışmaları “örgüt” adına yaptığımdan bahisle beni tutuklamaya sevk etti. Sabah saat 04:30’da cezaevine getirildik.

2000 yılından beri İnsan Hakları Derneği’nin üyeliği, yöneticiliği, sekreterliği, son 2 yılda da Şube Başkanı ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundum. Tüm çalışmaları vicdanımın sesini dinleyerek yaptım. Çok istekli ve gönüllü olarak her yere koştum, çalıştım. Tüm insan hakları savunucuları gibi, ihlal başvurusu aldıktan sonra olayı tespit etmek, araştırmak ve incelemek, raporlandırmak, hukuki ve yasal başvurularını ücretsiz destek vererek yapmak bizim asli işimizdir. Biz, dezavantajlı kesimlere yönelik projeler hazırlıyoruz. Kadınlara, çocuklara, işkence ve kötü muamele mağdurlarına daha iyi hizmet vermek için resmi internet sitelerinden formları, başvuru koşullarını indirip dolduruyor ve yapmak istediklerimizi projelendirip projeyi destekleyecek kurum/kurumlara imzalı, antetli resmi başvurumuzu yapıyoruz. Kanımca proje hazırladığımız için değil, projelerin Kürtlere yönelik olmasından dolayı birilerine rahatsızlık verdik ki, şu an parmaklıklar arkasındayım.

İHD Diyarbakır Şubesi kurulduğu 1988’den beridir şube başkan ve yöneticileri dünyanın dört yanından panel, konferans vb. toplantılar için davetler almaktadır. Bu davetler genelde o ülkede bulunan STK’ların ve resmi kurumların ortak hazırladığı Kürt sorunu, insan hakları, kadın hakları, demokrasi, ifade özgürlüğü, çocuk hakları, sosyal ve ekonomik haklar, vb. konuları kapsamaktadır. Davet mektubu resmi kamu kurumlarından gönderilmekte ve bu mektup ile vize almaktayız. Yurt dışında benim yaptığım tüm konuşmalar mevcut uygulamalara dairdir. Katıldığım tüm panel, seminer, konferanslarda yasal değişiklikleri, uygulamaları eleştirel bir bakış açısıyla objektif verilerle aktarmaya çalıştım. Yaptığım tüm konuşma ve basın açıklamalarında şiddetin hak arama yöntemi olamayacağını, gerilim ve sertlik yanlısı yaklaşımları eleştirdiğimizi, şiddetin her türlüsüne karşı olduğumuzu belirtiriz.

İHD’liler olarak katılım sağladığımız tüm ortamlarda, konuşma ve basın açıklamalarında yaşam hakkı ihlalinin, düşünce ve ifade özgürlüğü ihlalinin, örgütlenme özgürlüğünün engellenmesinin karşısında olduğumuzu, ihlallerin bölgemizde özellikle çatışmasız geçen 1999-2005 yıllarında azaldığını belirtir, 2006’dan itibaren ise artış gösteren hak başlıklarını aktarırız. Yine, bir hak savunucusu olarak, son yıllarda güvenlik güçlerinin toplumsal olaylara müdahale sırasında orantısız güç kullandığını, Kürt sorunu ile ilgili görüşlerini açıklamaya çalışanlara aşırı sert bir müdahalenin olduğunu, karşılığında çocukların taş ile karşılık verdiğini, taş atma, zafer işareti yapma, toplantıya katılmanın karşılığında 10- 25 yıl hapis cezası verildiğini, bunun yanlış olduğunu belirttik.

Bununla birlikte, Hükümetin demokratik açılımını desteklediğimizi, en son 14 Ocak 2010’da yapılan basın açıklamasındaki açılım konularının akan kanı durdurmaya yetmediği gibi, Türkiye‘nin bir ayıbı olan işkence, insan hakları ihlalleri, ayrımcılık konularında yapacağı düzenlemelerin yeterli düzenleme olmadığını belirtiyorum. Bir yandan insan hakları savunucuları tutuklanırken, hükümetin açılımını “insan haklarıyla” başlatılması son derece düşündürücü ve manidardır.

Biz insan hakları savunucuları ölümleri sonlandıracak, somut ve radikal demokratik adımların atılmasının hayati olduğunu, siyasetin insanları yaşatma üzerinde kurgulanması gerektiğini vurguladık, vurgulamaya da devam edeceğiz. Türkiye’nin AB’ye girmesini hep destekledik. 13 Ekim 2009 tarihli AB ilerleme raporunda belirtilen demokrasi, insan hakları, sosyal ve siyasal haklar, Kürt sorunu, ayrımcılık, yasal düzenlemeler, Anaysa değişikliği gibi adımların atılmasının Türkiye’yi demokratikleştirip silahların susmasına vesile olabileceğini, ama bu adımların atılmadığını veya çok geç atıldığını belirttik. İHD, Diyarbakır’daki toplantı, miting vb. toplumsal olayların çoğunda gözlemci ve arabulucu olmuş, gerilimi ve sorunların çözümünde emniyet ve toplantıyı düzenleyenler arasında durmuş, şiddeti reddetmiş, toplantı hakkını savunmuştur.

Derneğimizin kapısından içeri giren herkes ile konuşulur, mağdur kimliğiyle rutin prosedür herkese uygulanır. İHD’nin kurulduğu 1986 yılından bu yana, hiç kimse “düşüncemden, etnik kimliğimden, cins kimliğimden, vs dolayı kapıdan geri çevrildim” dememiştir. Tüm dünyada insan hakları deyince akla ilk özgürlük gelir. Baskının ve despotizmin çok fazla olduğu 3. dünya ülkelerinde insan hakları savunucularının tutuklandığını düşünürken maalesef bir Avrupa ülkesi olan Türkiye’de 2010 yılı dünyanın ve Türkiye’nin en köklü insan hakları kuruluşu olan İHD’nin Genel Başkan Yardımcısı, yürütmüş olduğu insan hakları faaliyetlerinden dolayı tutuklanmıştır.

BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinde 3 ana başlık öne çıkmaktadır: Bunlar; Adalet, Eşitlik, Özgürlüktür. Her üç konu ile ilgili çalışmalar yapan İHD, çalışma ilkeleri ile hak temeli çalışma yapan sivil, bağımsız, hükümet dışı bir sivil toplum örgütüdür. Kabul görmeyen İHD’nin bu ilkeli duruşudur. Türkiye‘de farklı etnik, dinsel kimliklere ve inançlara karşı ayrımcılığa dair uygulamalara sık rastlamaya başladık. Uygulamalar linçlere dönüşürken bunları sistematik olarak milliyetçi kesimlerin planladığına dair ciddi tespitler yapılmaktadır. İHD bu ayrımcılık uygulamalarına, linçlere karşı olmuş, olmaya da devam edecektir.

Ergenekon soruşturma ve davası ile karanlık örgütlenmelere neşter vurulmasını destekledik. Fakat bu neşter, Fırat’ın doğu yakasına uzanamadı. Faili meçhul cinayetler, yargısız infaz ve gözaltında kayıpların failleri hala bulunamadı. İHD Diyarbakır Şubesi 49 haftadır oturma eylemleri ile 17.500 cinayetin faillerinin bulunmasını devletten istemektedir. Bunu istediğimizden dolayı kirli ve karanlık odaklar rahatsız oldular. Çok sayıda kayıp mezarı bulduk. Kayıp yakınları ile yağmur, çamur demeden 49 hafta oturma etkinlikleri ile sivil itaatsizlik eylemleri düzenledik.

İHD‘ye yönelik saldırılara gelince: Kurulduğu 1886’dan bu yana İHD’nin 22 yönetici ve üyesi faili meçhul cinayetlerde yaşamını yitirmiş, yüzlercesi işkence görmüş, tutuklanmış, Genel Başkanı Genel Merkez binasında suikast girişimine maruz kalmıştır. 1995’de İHD Diyarbakır şube başkanı tutuklanarak cezaevine konulmuş ve daha sonra beraat etmiştir.

29 Mart 2009 yerel seçimlerinden sonra Kürt siyasetçileri, belediye başkanları üzerinde baskılar, gözaltı ve tutuklamalar durmadan devam ediyor. Nerdeyse aktif siyaset yapan herkes gözaltına alındı. İçlerinde halkın yüksek oylarıyla seçilmiş belediye başkanları, başkan vekilleri, meclis üyeleri, il genel meclis başkanları, belediye bürokratları, siyasetçiler olmak üzere 900 aktif siyasetçi sıradan suç isnatlarıyla tutukludurlar. Bu örgütlenme özgürlüğünün ciddi bir ihlali olup düşünce ve ifade özgürlüğünün gittikçe ortadan kaldırıldığını gösteren somut bir örnektir.

Cumhuriyet kurulduğundan beri katı ulus devlet anlayışı benimsenmiş, farklı etnik, inanç ve kültürel kimlikler reddedilerek bugüne kadar gelinmiş, 200 yüzyıldır devam eden dünyanın en eski etnik ve politik sorunu olan Kürt sorunu; sürgün, cezaevi, katliam, ret ve inkâr ile çözümsüzlüğe itilmiş, binlerce gencecik bedenlerin aramızdan ayrılmasına bir türlü dur denilmemesi ve en çok umutlandığımız bu dönemdeki tutuklanmalar umutları azaltmıştır. 2005‘den sonra TCK, TMK, PVSK, CİK gibi kanunlarda meydana gelen negatif değişimler biz insan hakları savunucularının kaygısını artırmıştır. Bugün itibariyle Türkiye’de gerilim had safhadadır. Her an büyük bir toplumsal patlama yaşanabilir. Herkesin sağduyulu davranması, tansiyonu düşürmeye yönelik bir dil oluşturması, parmakların tetikten çekilmesi, çatışmasızlık ortamının yaratılması, yasakların sonlandırılması, etnik ve kültürel çoğulculuğun gereğinin yapılması, eksik ve yetersiz bir demokrasi anlayışından vazgeçilmesi, barış, kardeşlik dilinin zemininin yaratılması, farklılıkların tehlike görülmesinden vazgeçilmesi, karşılıklı güven oluşmasına olanak sağlanması gerekli ve elzemdir.

Kaldığımız cezaevinin odasının tavanı tabut kapağı şeklinde olup 4 kişi bir odada, topraktan, ağaçtan uzak, nemli ve rutubetli bir ortamda kalıyoruz. Razıyız yeter ki akan kan dursun. Sonsuza kadar cezaevinde kalsam yine aynı şeyleri yaparım. İnsan onurunu korumak ve yüceltmek adına yaptığım her çalışmanın ve konuşmanın arkasındayım. Coğrafyamızda insanlığa karşı işlenen suçların açığa çıkması için kayıpları ve faillerini aramayı sürdüreceğim.

Çoğu ülke gibi Türkiye’de de etnik ve kültürel açıdan bir zenginlik söz konudur. Dünyada 184 bağımsız devlet bünyesinde 600 yaşayan dil grubu, 5000 etnik grup vardır. Bu dil gruplarının ve etnik grupların kendisini ifade etmesine izin veren Kanada, ABD, İngiltere, Belçika, İspanya bölündü mü yoksa daha da çok birbirine kenetlendi mi?

Bizler yaklaşık 900 kişi tutukluyuz. Ama umutluyuz. Çünkü birlikte yaşamak dışında hiçbir alternatifimiz yok. Çünkü aynı gemideyiz. Ya birlikte düzlüğe çıkar veya birlikte batarız. 2010’da yepyeni bir sayfa açacağımıza, aydınlığa doğru yol alacağımıza olan inancımla sizleri selamlıyorum.

Saygılarımla.

(*) Aslında Türkiye’nin geleceğini önceden bildiren bu resmi, gazeteci Nuray Bayındır’ın “Adımlar Atılmazsa” (Belge Yayınları, 2010) başlıklı kitabının kapağında kullanmıştım.

(**) Kitaplarının, editörlüğünü İHD’de yıllarca birlikte koşturduğumuz Emirali Türkmen’in yaptığı Dipnot yayınları tarafından yayınlanması çok anlamlı.

(***) Kamber Ateş Nasılsın? Hapishaneden Öyküler, Belge Yayınları 1991.

Yazar Ragıp Zarakolu

Ragıp Zarakolu