Anasayfa » Aktüel Yorum » Türkiye aşırı dozda Erdoğan aldı

Türkiye aşırı dozda Erdoğan aldı

Türkiye’de devlet ve toplum 2000’li yılların başlarında derin bir kriz yaşıyordu; ekonomi, sosyal hayat, siyaset amiyane tabirle su kaynatıyordu. Siyaset sadece açıktan kamu kaynaklarını yandaşa kullandırma, bankaların içini boşaltmaya yardım eden ikincil bir işe dönüşmüştü.

İç ve dış güvenlik, dış politika tamamen orduya emanet edilmiş; Yargı ve Üniversitelerin de bu sisteme dahil olması ile toplum tamamen askeri (başta MGK olmak üzere) vesayet kurumlarının denetime girmişti.

Kuvvetli bir merkez; tamamen siyaset dışına itilmiş bir toplum vardı; hiç bir soruna çözüm bulunamıyor, sorunlar her geçen gün daha da büyüyerek toplumu nefes alamaz hale getiriyordu. İşte meşhur 2001 krizi bu koşullarda patlak verdi.

Altta negatif enerji biriktirerek yüzeye çıkmaya çalışan hoşnutsuzlar ve çözümsüzlük, aslında tamamen rutin, gerçekte ordunun isteklerini siyasilere dikte etmesine yarayan sıradan bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında rezil bir patlama ile yüzeye çıktı.

Güya Türk siyasetinin iki kibar, sözüm ona en beyefendi iki siyasetçisi; Bülent Ecevit ve Ahmet Necdet Sezer aralarında tartışırken, dönemin Cumhurbaşkanı Sezer, yine dönemin Başbakanı olan Bülent Ecevit’in yüzüne anayasa kitapçığı fırlatmıştı.

Sistem artık dikiş tutmuyor; hiçbir biraraya geliş toplumun birikmiş sorunlarını çözmeye yetmiyordu. Her geçen gün toplumsal sorunlar büyüyerek sistemin kendisini tehdit eder hale gelmişti.

Toplum ve bizzat devletin kendisi aşırı derecede öz güven kaybı yaşıyordu; hiç bir sorunu çözemiyorlardı. Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın neredeyse bütün dünyanın muktedirleri tarafından Türkiye’ye teslim edilmesi de sonuç vermemişti, Türkiye Kürt sorununda bir türlü mesafe alamıyordu.

Bütün Ortadoğu içten içe kaynarken Batı’nın bölgedeki en önemli müttefiki içe doğru çöküyordu. İşte AKP’lilerin çok yakından tanıdıkları üst akıl burada devreye girdi.

Her ne kadar ‘Soğuk Savaş’ sonrası Türkiye askeri açıdan eskisi kadar önemli bir ülke olasa da Avrupa’nın kurumlarında yıllardır var olan, NATO üyesi Türkiye’nin kontrolsüz içe doğru çökmesi ABD dahil diğer batılı devletlerin de çok istediği bir şey değildi. Bu durum başta AB olmak üzere bütün ülkeler için ciddi riskler içeriyordu.

Türkiye reform yapmak zorundaydı. İşe ekonomik alandan başladılar, daha önce hiç kimsenin adını duymadığı Kemal Derviş Türkiye’ye geldi. O yıllara kadar Türkiye’nin kronik Bütçe açığı vardı bunu kontrol altına almaya çalıştılar. İkinci olarak devletin kamu ihtiyaçlarını karşılamak için aldığı borç oranını ve bu borçlar için ödediği faizi düşürme yoluna gittiler. Ancak işler bununla da bitmiyordu; özel bankalar da muazzam borçluydu ve bankacılık sisteminin de güçlendirilmesi gerekiyordu.

Bütün bunlarla kamu maliyesi kontrol altına alındı ama sadece ekonomik alanda yapılanlarla Türkiye kurtarılamazdı. Bu sürecin siyaseten de kontrol altına alınması gerekiyordu ve bu noktada devreye Recep Tayyip Erdoğan ve partisi AKP devreye sokuldu.

Türkiye 2001/2007 arası birçok objektif gözlemciye göre gerçekten etkileyici bir başarı öyküsü ortaya koydu. Ama bu Türkiye’yi yöneten Erdoğan ve çevresinin başını döndürdü. Daha düne kadar derin bir aşağılık kompleksi yaşarken bir anda aşırı özgüven patlaması yaşadılar.

2008/2012 arası bu özgüven patlamasının verdiği gazla devam etti; 2012’den günümüze kadar ise gerek toplum; gerekse de devlet hızla baş aşağı gidiyor. Birçok gözlemci şu anda var olan yerin 2001 krizinin çok daha gerisinde olduğunu ve gelmekte olan krizin ekonomik ve sosyal şiddetinin bu zamana kadar yaşadıklarımızdan daha şiddetli olacağını söylüyorlar.

Bunu sadece dışardan bağımsız gözlemciler söylemiyor; bizzat hükümetin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek söylüyor. Biraz toparlanınca aşırı dozda Erdoğan alan Türkiye yeniden başladığı yere döndü. 24 Haziran’da seçimleri kimin kazanacağı önemli tabi, Türkiye artık Erdoğan’dan kurtulmalı; ama bu yaklaşan felaketin şiddetini değiştirmeyecek. Kim kazanırsa kazansın Türkiye’yi zor günler bekliyor.

Yine her zaman olduğu gibi fatura toplumun yoksullarına kesilmeye çalışılacak; işte bu yüzden örgütlü olmalı, en yüksek oyu alarak bu ülkede bizsiz hiç bir şey olmayacağını dost düşman herkese göstermeliyiz!

Yazar Cafer Tar

Cafer Tar

Öneri yazı

Öcalan rüyası

28 Ağustos 1963 yılında Martin Luther King Washington’da 250000 kişilik “İş ve Özgürlük” mitinginde “I …