Aktüel Yorum

Sosyalizmde yeni insan sorunları

Her sosyo-ekonomik sistem kendine uygun insan tipini yetiştirmeye çalışır. Mesela Erdoğan “dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” derken bunu ifade etmişti. Başka konularda olduğu gibi bu konuda da amaçlamakla yapabilmek farklı şeylerdir. Bazen da bir hedefe ulaşmayı amaçlarsınız ama hiç düşünmediğiniz bambaşka bir hedefe ulaşırsınız. Yeni insan konusunda da benzeri örnekler az değildir.

Konumuz herhangi bir yeni insan değil, sosyalizmin yeni insanıdır.

Reklam

Başlarken açık olarak saptanması gereken şudur: sosyalizmin yeni insanı hangi özelliklere sahip olmalıdır?

Bu özellikler saptandıktan sonra, bunlara nasıl erişilebilir sorusunun cevabı aranabilir.

Reklam

Burada ayrıntılı belirleme yapılmaması gerekir, genel özellikler yeterlidir. Sosyalizmde, Çin Komünist Partisi’ndeki sol görüşün aksine insan toplum içinde erimez, bireyselliği ortadan kalkmaz. Başka bir deyişle insan tek tipleşmez. Belirleyici olan sosyalizmde insanların bireyselliklerinin ortadan kalkması değil, insanın bireyselliği içinde ortak özelliklere sahip olmasıdır. Gelişmiş birey mutlaka bireyci olmak anlamına gelmez.

Sosyalist insan için iki genel özellik yeterlidir: dayanışmacı ve enternasyonalist olmak.

Bunlar yine de genel belirlemelerdir ve içeriklerinin açılması gerekir.

Dayanışmacılık; insanlığın sorunlarının çözümüne destek olmak ve bu bağlamda herkesin kendini geliştirebileceği, gelecek güvencesi duymayacağı, insana yakışır şartlar içinde yaşamasına destek olmaktır.

Bu saptama böyle bir toplum için sürekli mücadeleyi de kaçınılmaz olarak içerir.

İnsanların aç kalmadıkları, asgari eğitim ve sağlık güvencesine sahip oldukları şartlarda mutlaka dayanışmacı insan tipi ortaya çıkmayabilir.

Eskisine göre gerilemesine karşın sosyal devletin bulunduğu Almanya, Fransa ve Kuzey Avrupa ülkelerinde ihtiyaç durumunda herkese ödenen asgari geçim parası vardır. Bu para asgari sağlık hizmetini de içerir. Eğitim en azından ilkokulda –bazı ülkelerde daha fazlasında- ücretsizdir.

Beslenme, barınma, giyim, sağlık sorunlarını asgari oranda çözümleyebilen insandan dayanışmacı bir karakter genellikle ortaya çıkmaz. Bu durumu bu toplumlarda rahatlıkla görebiliriz.

İnsanlar sadece temel sorunlarının çözümünün güvence altında olmasına değil, hemcinsleriyle yaklaşık eşit şartlarda yaşamaya da muhtaçtır.

Yüz yıl öncesine göre açlıktan ölen insan sayısı çok azalmıştır. İnsanlığın refah düzeyi genel olarak yükselmiştir. Kolera, veba, çiçek gibi ölümcül hastalıklar çok azalmıştır. Bu gelişmelere rağmen insanlar arasındaki eşitsizlik yüz yıl öncesine göre artmıştır. Başka bir deyişle en alttakilerin durumu iyileşirken, en üsttekilerin durumu daha hızlı ileriye gitmiştir.

Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital kitabında bu konuda çok sayıda örnek vardır.

Marx’ın döneminden farklı olarak üretici güçlerin gelişme düzeyi tüm insanların geniş asgari ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeye ulaşmıştır. Marx’ın söylediği “insanlık kapitalizmin fazla değil az gelişmesinden acı çekiyor” belirlemesi artık geçerli değildir.

Geniş asgari ihtiyaçtan kastedilen; bu ihtiyaçların beslenme, barınma, giyim konusunun ilerisini içermesidir: asgari sağlık, eğitim ve gelecek güvencesi geniş asgari ihtiyaçlara dahildir.

“Asgari ihtiyaç” belirlemesinin zaman içinde genişlediğini gözden kaçırmamak gerekir.

Üretici güçlerin ulaştığı gelişme seviyesi –diyelim on yıllık geçiş dönemi içinde- tüm insanlığın geniş asgari ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeye ulaşmıştır. Bu ihtiyaçlar kaynaklar çok eşitsiz dağıldığı için karşılanamamaktadır.

İnsanlığın ortalama refah seviyesi yükselmiş ama eşitsizlik artmıştır.

Zaten Çin (1,6 milyar), Hindistan (1,1 milyar) gibi ülkelerde genel refah seviyesinin yükselmesi, yaklaşık 8 milyar olan dünya nüfusunun genelinde iyileşmeyi getirmektedir. Sadece bu iki ülkede yaşayanların sayısı dünya nüfusunun yüzde 34’ünü oluşturmaktadır.

Önceki değişik yazılarda Marksist sosyalizm teorisinin geçerliliğini kaybettiğini 20. yüzyılın örnekleriyle belirtmiştim. Reel sosyalizmde sosyalizmin güçlü kapitalist-emperyalist rakibi vardır; teoride ise dünya devrimi öngörüldüğünden böyle bir rakip yoktur.

  1. yüzyılda iktidardaki sosyalizm önemli başka bir olguyu daha gösterdi: sosyalizm üretici güçleri kapitalizmden daha hızlı geliştiremez. Hızlı geliştirdiği dönemler olabilir ama bunu uzun vadede sürdüremez. Bunu 1970’li yıllarda kapitalizmin bilgisayarlaşma olarak bilinen üçüncü sanayi devrimini gerçekleştirmesi, sosyalizmin ise bu konuda geride kalması örneğinde gördük. Sosyalist ülkeler 1960’lı yıllardan beri “bilimsel teknolojik devrim” adını verdikleri gelişmenin farkındaydılar ama değişik komünist partilerin yöneticileri “kapitalizm üretici güçlerin geliştirilmesinde bizden ileri gidemez” anlayışında ısrar ettiler ve 20 yıl sonra da ne kadar geride kaldıklarını gördüler.

Sosyalist toplumun geleceği konusunda belirlemede bulunmamak gerekir. Sosyalist toplumun kendi yasallıkları vardır ve bu toplum –marksist sosyalizm teorisindeki gibi- komünizmin ilk aşaması değildir.

Bu görüşü ilk olarak iktidardaki bir sosyalist partinin genel sekreterinin ortaya atması ilginçtir. Demokratik Almanya Cumhuriyeti Sosyalist Birlik Partisi Genel Sekreteri Walter Ulbricht, Kapital’in yayınlanmasının 100. yılında yaptığı konuşmada; sosyalist toplumun uzun sürecek ve ayrı yasallıkları olan bir toplum olduğunu belirtmiş (açık söylememişti ama bunun anlamı sosyalist toplum, komünist toplumun ilk aşaması değildir demektir) ve marksizme karşı görüş savunduğu için SBKP’nin de müdahalesiyle genel sekreterlikten uzaklaştırılmıştı. (Bkz. 1989 Berlin Duvarı)

Sosyalist toplum kapitalist dünya ile çevrili olarak uzun sürecektir, sürekli olarak geriletilmeye ve yıkılmaya çalışılacaktır ve bu koşullarda ayakta kalıp varlığını sürdürmesi gerekir. Sosyalist toplum ya da toplumların nasıl gelişeceği güçlü kapitalist kesimin evrimine bağlıdır. Sosyalizmin bağımsız iç yasaları yoktur (marksist sosyalizmde ise vardır çünkü rakip yoktur). Sosyalist ülke(ler) kapitalist dünyanın gelişmesini etkiler ve onun tarafından da etkilenirler. (Bkz. Geleceğe Dönüş)

Yine önceki yazılarda Marx-Engels’in tanımladığı anlamda komünizmin insanlık için iyi sonuçları olmayacağını belirtmiştim. Bu tanıma göre komünizm; herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar ilkesini hayata geçirir.

İhtiyaç bitmez; hepsi karşılansa bile yerini başkaları alır. Bu bağlamda komünizm iyice gelişmiş bir tüketim toplumudur, bu ise iyice gelişmiş bir üretim toplumunu gerekli kılar. Dünyanın kaynakları da bu derecede gelişmiş bir üretim toplumunu kaldırmaz.

Marx-Engels döneminde kapitalizm dünya ölçüsünde az gelişmişti, şimdi ise çok farklı bir durumdayız. Bize daha az tüketim gereklidir. Kapitalist üretimin gittikçe artan bir bölümü gereksiz üretim ve tüketimdir. Sosyalizm insanının önemli özelliklerinden birisi de gerekli olmayanı tüketmemeyi öğrenmek olmalıdır.

Zor iş tabii çünkü sosyalist bir ülkeyi kapitalist ülkelerin reklam bombardımanından korumak mümkün değildir.

  1. yüzyılda bu durum en açık olarak DAC’de yaşanmıştır. Birleşmiş Milletler’in gelişme endeksine göre 1980’li yıllarda dünyanın 10. gelişmiş ülkesi sayılan DAC’de halk bununla değil, Federal Almanya’daki tüketim düzeyiyle ilgileniyordu. Bu nedenle orada çıkan yeni model bir otomobil DAC’de hemen talep üretiyordu.

İktidardaki parti de sürekli olarak daha yüksek tüketimi hedeflediği için bu gelişme normaldi.

İnsanların kendilerini tüketim temelinde tanımlamaları, sürekli olarak daha yüksek tüketime yönelmeleri 20. yüzyıl kapitalizminde ve reel sosyalizmde yaklaşık aynıdır.

Sosyalizmde eğitimin temel motifi gereksiz tüketimden kaçınmak, insanın kendisini gereksiz tüketim temelinde tanımlamasını engellemek olmalıdır. Bunu yapabilmeniz için önce insanın geniş asgari ihtiyaçlarının karşılanması ve bunun üzerine çıkılabilmesi gerekir. Bu konuda şimdiden belirleme yapılamaz çünkü “geniş asgari ihtiyaç” dönemine göre değişir. Keza gereksiz tüketim de…

Eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplumda büyük üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet tümüyle kaldırılmasa bile önemli oranda kısıtlanmak zorundadır. Başka türlü böyle bir topluma ulaşamazsınız.

Eşitlikçi toplum da herkesin özellikle gelir ve yaşama şartları konusunda eşit olduğu toplum değil, eşitsizliğin önemli oranda azaldığı toplum özelliğini taşıyacaktır.

Yazının çok uzamaması için iki bölüme ayırdım. Bu bölümü bitirirken Che’nin sosyalizmle ilgili önemli bir belirlemesini hatırlatmak isterim. Che sosyalizme olan ilgisinin esas olarak yeni insanda odaklaştığını, gelirdeki düzenlemenin kendisini ilgilendirmediğini belirtmişti.

Sosyalist toplum, kapitalist toplumdaki gelir eşitsizliğinin önemli oranda azaldığı toplumdur; bu olmadan olmaz. Bunun gerçekleşmesiyle de sosyalizmin yeni insanı ortaya çıkmaz; bunun için ek pratikler gereklidir.

Buraya kadar yapılan açıklamalar önemlidir çünkü “sosyalizmde yeni insan” konusu, “hangi özellikleri taşıyan sosyalizmde yeni insan” sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.

20. yüzyıl tarihi aynı zamanda iktidardaki sosyalizmin tarihidir. Bu tarih incelenmeden “Marx’a dönmek”, “Lenin’e dönmek” belirlemeleri fazla anlam taşımaz. Marx’ın Paris Komünü’nde yaptığı gibi önemli ama dar bir alanda (Paris) yaklaşık yüz gün süren ya da kısa bir pratikten büyük sonuçlar çıkarmak doğru olmaz. Paris Komünü’nden çıkarılan sonuçları eleştirmeden kabul edenlerin, SSCB’nin 74 yıllık pratiğini incelememeleri, ek olarak Çin ve Doğu Avrupa sosyalist iktidarlarının deneyimlerini de dikkate almamaları ancak “müminlik” olarak adlandırılabilir. İslamiyeti Kuran’da ne yazdığına bakıp değerlendiren ama yaklaşık 1400 yıllık kanlı tarihi dikkate almayanların yaptıkları da bundan farklı değildir: uzun pratiği dikkate almadan yazılana ya da bu pratikten önceki metinlere bakmak…

Yapılması gereken ise, bu uzun pratik çerçevesinde teoriyi değerlendirmektir.

Sosyalizmde yeni insan konusu da böyledir. Kutsal Aile’den alıntılar yaparak bu konuda yerinde saymanın ötesinde geriye gidersiniz.

20. yüzyılda iktidardaki sosyalizm birbirinden farklı ülkelerde yeni insan konusunda başarılı olamadı. Bu konuda iki başarısızlık özellikle çarpıcıdır.

Birincisi; Sovyet insanı ortaya çıkarılamadı. SSCB içinde çok sayıda ülke birleşmişti, farklı milliyetler vardı ama bunların üzerinde “Sovyet insanı” bulunuyordu.

1991’den sonra SSCB çok sayıda ülkeye ayrılarak ortadan kalktı. Bu ülkeler kendi aralarında da birleşmediler ve hatta aralarında savaşlar da yaşandı. Rusya Federasyonu ile Ukrayna ve Gürcistan arasındaki savaş gibi…

SSCB’nin ardından ortaya çıkan ülkelerin birleşmemesi en fazla Türkçüleri hayal kırıklığına uğrattı denilebilir. Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan ve özellikle Kafkasya’da değişik isimdeki halklar arasında birleşmeye yönelik çaba yaşanmadı. Çarlık Rusya’sı tarafından 19. yüzyılın ikinci yarısında sömürgeleştirilen Türkistan, SSCB döneminde ülkelere ayrılmıştı ve SSCB sonrasında da böyle kaldı. İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinden kurtulduktan sonra aralarında savaşlar yaşayan Arap ülkeleri gibi olmadılar ama birleşmediler de…

Türkçülük de ortak bir üst kimlik yaratamadı. Bu konuda en fazla Azerbaycan ile övünebilirler, o da bir oranda… 1990’lı yıllarda Türkiye’nin o zamanki Devlet Başkanı Haydar Aliyev’e karşı darbe teşebbüsünü unutmayalım.

İkincisi; SSCB’de 74, Doğu Avrupa ülkelerinde 44 yıl yaşayan sosyalist iktidarlar insanlarda sol bir kimlik yaratabildi mi?

Bu soruya sınırlı oranda “evet” demek mümkündür. İktidardaki komünist partileri adlarını değiştirip genellikle sosyalist parti oldular. Savundukları düzen bakımından sol ile ilgileri bulunmuyor.

Rusya Federasyonu’nda birkaç tane komünist partisi bulunuyor. En büyükleri milliyetçi bir partidir. Bu yönelim kitledekine uygundur. Putin’in “Rusya’nın toprağını toplayan adam” olarak yüksek oy alması, halktaki eski sınırlara dönüş özleminin yansımasıdır.

Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya, Arnavutluk gibi ülkelerde solun şu veya bu çeşidinden söz etmek zordur. Çek Cumhuriyeti’nde güçlü bir komünist partisi bulunuyorken; Almanya’da –Demokratik Almanya Cumhuriyeti kökenli- PDS ve ardından da Sol Parti yüzde 8-10 civarında oy alabilmektedir.

DAC’de iktidarda bulunan Sosyalist Birlik Partisi (SED) sosyalist Alman ulusu yaratmakta başarılı olamadı.

Yeni insanın ortaya çıkarılmasında Küba’nın başarılı olduğu söylenebilir. On milyon nüfuslu bir ülkede ulaşılan sonuçları genelleştirmek doğru olmaz ama başarıyı da görmek gerekir.

Che’nin sosyalist insan için gerekli gördüğü “karşılıksız çalışma” uygulaması başarılı olamadı ve bir süre sonra bırakıldı.

Che’nin bu konudaki ikinci tezi, örnek insanların yetişmesiydi. Bu konuda etkili adımlar atıldı denilebilir. Küba’nın birisi ülkeden diğeri başka ülkeden gelmiş –Arjantinli- iki sembol insanı vardır: Jose Marti ve Che Guevara.

Che’nin makam arabası kullanmayıp işe otobüsle gitmesi, “mümkün olduğu oranda halktan ayrı yaşamamak” anlayışının sonucudur.

Bunu basit bir uygulama olarak görebilirsiniz ama Yeltsin’i destekleyenlerin kendisinin işe otobüsle gitmesinden etkilendiğini belirtmek gerekir.

Fidel Castro da ülkede yıllardan beri süren uygulamayı bozmamak için ölümünün ardından adının hiçbir yere verilmemesini istemiştir. Marti ve Guevara’dan sonra üçüncü kişiye gerek yoktur.

Che’nin sosyalist insanın gelişmesiyle ilgili üçüncü uygulama önerisi enternasyonalizmdir ve Küba bu konuda başarılıdır. Teoride değil pratikte de güçlü bir enternasyonalizm devrim insanının dünyanın her yanında ne olup bittiğiyle ilgilenmesi, yapabildiği oranda başka ülkelerdeki devrimcilere destek olması demektir.

Küba, Latin Amerika ülkelerindeki gerilla savaşlarını desteklemiş, onlara eğitim ve eleman desteği sağlamıştı. Ek olarak Angola, Gine Bissau ve Etiyopya’daki savaşlara askerleriyle katılmış, özellikle Angola’nın bağımsızlığında önemli rol oynamış, bu ülkede Kübalı askerler hayatlarını kaybetmiştir.

Küba nüfusunun bir bölümünü Afrika’dan getirilen kölelerin torunlarının oluşturduğu dikkate alınırsa, enternasyonalizm ile toplumsal eğitim arasındaki bağ da açık olarak görülebilir.

Küba çok sayıda ülkeye doktor ve öğretmen gönderdi ve gönderiyor. Özellikle Latin Amerika ülkelerine gönderilen doktorlar ve öğretmenler vasıtasıyla Küba hem güçlü bir enternasyonalist dayanışma sergilemekte ve hem de ABD’nin yıllardan beri kurmak istediği tecrit çemberini boşa çıkarmaktadır.

Bu konuda bir gelişme dikkat çekicidir.

Küba’nın meslek sahibi, alanında yetişmiş insanları daha iyi hayat şartlarında yaşayabilecekleri ülkelere –ABD dahil- gitmekte ve büyük oranda geri gelmektedir.

Yıllar önce, SSCB’nin dağılmasının ardından Küba’da ekonomik sıkıntı yoğunlaşmışken, Kübalı bir ağır sıklet boks şampiyonu ABD’ye gitmiş, kendisine önerilen milyon dolarlık teklifleri reddedip ülkeye dönmüştü. Bunun kadar tanınmış olmasa da benzeri çok örnek vardır. Sorun maddi olarak daha iyi şartlarda yaşamak ise, Kübalı doktor ve öğretmenlerin önemli bölümü bunu gittikleri ülkede bulabilirler ama orada kalmamaktadırlar.

Bu insanları Küba’ya çeken nedir?

Önemli bir faktör, aile ve akrabalık bağlarının gücü olsa gerektir. Che Guevara – Kısa Uzun Bir Hayat kitabında ABD’de yaşayan ve sosyalizme düşman olan Kübalıların adadaki akrabalarına sürekli para gönderdiklerinden ve böylece Küba’nın döviz sıkıntısını istemeden de olsa azalttıklarından söz etmiştim.

Bir başka önemli faktör, “ulusal gurur”dur. Jose Marti’nin 20. yüzyıl başında dediği gibi olmuş, “Küba dünyanın dikkatini çeken bir ülke” haline gelmiştir. Che Guevara, uzak ülkelerdeki bağımsızlık savaşlarını desteklemek, çok sayıda ülkeye öğretmen ve doktor göndermek, gelişmiş tıbbi uygulamalar ve bunu her ülkedeki hasta insanların hizmetine açmak ve ABD’nin yanında bütün baskıya rağmen teslim olmadan yaşayabilmek…

Küba küçük ve özel bir ülkedir. İnsanlar böyle bir ülkenin vatandaşı olmaktan, orada veya orasıyla sıkı ilişki içinde yaşamaktan onur duyar.

Bizdeki uyduruk ulusalcılıktan farklı bir durumdur, laf değil uzun süreli pratik vardır.

Sosyalizmin yeni insanı bir kere oluştuktan sonra kendiliğinden ya da aynı pratikler sürdürülerek gelişmez. Sürekli olarak yenilenmesi, yeni yöntemler kullanılarak geliştirilmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki güçlü bir kapitalist-emperyalizmle birlikte yaşanmaktadır ve sürekli olarak kendinizi yenilemezseniz başarının garantisi yoktur.

Bunu SSCB pratiğinde de görmek mümkündür. Büyük kayıplara neden olmasına rağmen hızlı sanayileşme ve Nazilerin savaşta yenilmesini sağlayan esas güç olunması Sovyet halkına dünya çapında saygın bir statü sağladı ama bunu geliştiremediler ve sonraki kuşak farklı özelliklere daha kolay kayabilecekti.

Önceki yazıda da sözünü etmiştim, Bulgaristan komünistleri bu konuda bilinçli çaba harcadılar. Başarılı olamamalarının nedeni, çabalarının altının yeterince dolu olmamasıydı. Bulgar halkının krallık döneminden başlayarak tarihi boyunca insanlığa yaptığı büyük hizmetlerden söz ederlerdi ama bunları somutlaştıramazlardı. Buradan da “Bulgar ulusu” yaratmak adına ülkedeki Türk azınlığın açık asimilasyonuna yöneleceklerdi.

20. yüzyıl sosyalizminde yeni insanın oluşması ve gelişmesi konusunda Küba dikkatle incelenmesi gereken bir örnektir. Lafta değil pratikte enternasyonalist olmak ve bunu sürekli yeni yöntemlerle geliştirmek sadece başka ülkeler halklarıyla dayanışmada değil, ülke insanının eğitiminde de önemlidir.

Sosyalist insanın gelişmesi zorunlu olarak üretici güçlerde büyük gelişmeyi gerektirmez. Sosyalist insanın oluşması ve gelişmesi üretici güçlerdeki gelişmeye bağlı değildir, bir süre sonra ondan kopabilir. Burada varlık, bilinci belirlemiyor.

Çok sayıda Kübalının maddi olarak daha rahat yaşayabilecekleri ülkelere gidip geri gelmeleri de bunu göstermektedir.

Engin Erkiner

THKP/ C HDO ( ACILCILER) Orgutunun uc kurucu liderinden biridir. ayrica 1976 sonrasi hdo nun sp eylemlerini yonettiyi gibi ,politik ve askeri lideryiyin birliyi ilkesini hayata gecirerek bu eylemlere en onde savasarak katilmis ve tesadufen hayatta kalmayi basarmistir. Yani engin ustad bir doneme damga vuran devrimci liderlerdendir.
Yazarın bir önceki yazısı
Kapalı
Başa dön tuşu