Rüya çalan!

Şam’dan Trablus’a Çar’ın ayağında Osmanlı çarığı. İbretle izliyoruz. “Rüya çalan” dediğimize aldırmayın, Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Vladimiroviç Putin, NATO-Körfez blokunun Orta Doğu ve Kuzey Afrika maceralarından ve Türkiye’yi yönetenlerin hatalarından kendine akıllıca zaferler devşiriyor! Suriye’den sonra sıra Libya’da.

Arap Baharı rüzgârına yaslanıp Şam’da Cuma namazı kılmak Erdoğan’ın katmanlı düşlerinde 9 yıldır asılı kalan bir ukdeyken Putin, nazire yaparcasına Suriye lideri Beşşar el Esad ile birlikte Emeviye Camii’ni ziyaret etti. Üstelik Rus lider, Emeviye Camii’ne 17. yüzyıla ait bir el yazma Kuran hediye etti. Bab Tuma’daki Aziz Meryem Katedrali’ne hediyesi de Aziz Meryem ikonu idi. Bu ziyaret, Putin’i, 2015’te Suriye’deki savaşa müdahil olması konusunda ikna eden Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin hemen ardından geldi. Erdoğan’ın rüyasını karabasana döndüren sürecin temel aktörlerinden biri gitmişti. Ancak bu, Rusya’nın Orta Doğu’ya dönüş yolculuğunda kesintiye neden olacak bir kayıp değildi.
Putin’in Şam’dan Ankara’ya intikalinde Rusya’nın bölgede nasıl belirleyici olduğunu gösteren yeni bir gelişme yaşandı. Putin ve Erdoğan enine boyuna Libya’yı konuştu. İki lider 12 Ocak itibariyle ateşkesin başlaması yönünde bir çağrıda bulundu. Libya konusunda da ‘kol büken’ bir sonuçtu.
Şimdi züğürt tesellisi olarak iktidar çevreleri diyebilir ki, “Türkiye asker gönderme tezkeresini çıkarıp kas gücünü göstermeseydi bu ateşkes olmazdı. Biz böylece masadaki yerimizi sağlamlaştırdık.”
Alacakaranlıkta bu hikâye yok satar; Libya şafağında ise toza dumana karışır.
Libya seferberliğine dair hamaset köpürten demeçleri tekrarlayıp hafıza işkencesi yapmayalım. İddia büyüktü. Libya’da Müslüman Kardeşler lehine 5 yıldır sürdürülen vekalet savaşındaki yasadışılık, 27 Kasım’da Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yapılan iki anlaşmayla ‘Mavi Vatan’ parantezine alınmış, deniz sınırları anlaşmasını geleceğe taşımak için Trablus kanadının zafere taşınması birincil hedefe dönüştürülmüş, bunun için 2 Ocak’ta Meclis’ten tezkere geçirilmişti. Ardından askeri sevkıyatın peyderpey yapıldığı, MİT’in de aktif çalıştığı birinci ağızdan ifade edilmişti. Bunun paralelinde Suriye’den Libya’ya milis taşıma operasyonu hız kazanmıştı.

***

Ne var ki Meclis’ten hışımla geçirilen tezkere, haşmetli bir seferberliğe dönüşemedi. Her şeyden evvel Suriye’de “devrim” projesini kursakta bırakıp Ankara’ya kendi yol haritasını dayatan Rusya ile Libya’da da kafa kafaya gelineceği kısa sürede anlaşıldı. İdlib, Trablus derken Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı ve MİT Başkanı Ak Saray’dan daha çok Kremlin Sarayı’na çıkar oldular!
Beri tarafta Ankara’nın “Oyunu bozduk” dediği Doğu Akdeniz’de rakip cephe gardını aldı. Avrupa’ya doğalgaz taşıyacak EstMed hattı ile ilgili imzalar Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Cumhuriyeti liderlerinin katılımıyla 2 Ocak’ta Atina’da atıldı.

8 Ocak’ta Kahire’de bir araya gelen Fransa, Yunanistan, Mısır ve Kıbrıs Cumhuriyeti dışişleri bakanları Ankara’nın Trablus yönetimiyle yaptığı anlaşmalara “geçersiz” diyen bir bildiri yayımladı.
Öte tarafta Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’na desteğini artırdı. Ve Türkiye’nin askeri katkısıyla Halife Hafter’i püskürtmeyi uman Trablus cenahı Sirte’de yenilgiye uğradı. Kent Hafter güçlerinin eline geçti. Hafter, Sirte’den sonra Mısrata’yı hedefe koyarken iki gün sonra ateşkes çağrısı önlerine düşüverdi.
Bu arada Libya’daki güç dengeleri açısından bir noktaya daha dikkat çekelim: Sirte rüzgar tersine döndüğünde yereldeki silahlı grupların da saf değiştirebileceğini gösterdi. Bu gelişmelere paralel olarak Bingazi, Tobruk, Beyda, Beni Velid, Zintan, Surman, Ghat, Ecdebiye, Şahat, Sabrata, Alkuba, Küfra, Cimeyl, Aceylat ve Tazerbu gibi yerlerden kabile liderleri Bingazi’de toplanıp Hafter ve Temsilciler Meclisi’ne desteğini sundu. Bu, Türkiye’nin askeri müdahalesine itirazı da barındıran bir destek. 2011’de linç edilen Albay Muammer Kaddafi’nin kızı Ayşe Kaddafi de Türk askeri müdahalesini püskürtmek için televizyondan çağrı yaptı.
Libya’ya komşu ülkelerin tutumları da Ankara’nın beklediği yönde değişiklik göstermedi. Tunus, Türkiye’ye üs ve lojistik hat açacağı iddialarını defalarca reddetmek zorunda kaldı. İki Türk firkateyninin Cezayir limanlarına yanaşacağına dair suları köpürten haberlere karşın Cezayir’den Libya’da dış müdahaleyi reddeden bir açıklama geldi. Cezayir savaşın iki tarafına da mesafeli duruyor.

***

Böylesi bir denklemde Türkiye’nin estirdiği rüzgârı arkasına alan Rusya oldu. Türkiye’nin müdahale planını avantaja çeviren Putin, Hafter ve iki kritik destekçisi Mısır ve BAE’yi ateşkesin herkesin hayrına olduğuna ikna etti. Rusya’nın yaklaşımı Türkiye’nin ‘gayri meşru’ deyip hezimet vaat ettiği Hafter’i ister istemez müzakere masasının bir kenarına oturtuyor. Türkiye’nin Libya hamlesi ateşkesle birlikte Trablus’u ‘kırmızı çizgi’ye dönüştüren sınırlı bir hedefe çekilmiş oldu.
Doğrusu Bingazi, Derne, Sirte gibi yerlerden kaçan İslamcı güçlerin temerküz alanına dönüşmüş olan Trablus’ta içten bir çözülme olmadığı sürece Hafter’in dışardan hamleleri yıkım ve kandan başka bir şey getirmeyebilir. Muhtemelen Putin telefonda görüştüğü BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi’nin bunu anlamasını sağladı. Rusya’nın, Erdoğan’ın didiştiği Körfez bloku ve Mısır gibi ülkelerle son dönemlerde geliştirdiği ilişkiler sözünün dinlenmesini sağlıyor. Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki kavganın öteki tarafına düşen İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkileri de öteden beri dostane. Haliyle Libya’da Rusya’nın Türkiye ile koordinasyonu bu ilişkilerin arz ettiği dengeleri gözeterek ilerleyecektir. Libya’da Türkiye bütün yumurtalarını bir tarafın sepetine yığarak savaşın parçası haline gelirken Rusya dengeli ilişkiler ağıyla kendini arabulucu konumuna yükseltti.
Putin bu ateşkesle Rusya’nın bölgedeki pozisyonunu güçlendirirken Türk-Rus karşılaşmasının da önünü almış oldu. Henüz Suriye’deki hesap kapanmadığından Libya’da istenmeyen karşılaşmalar her şeyi berbat edebilirdi.

Rusya’nın Suriye’den iyice tecrübe ettiği yaklaşım, Erdoğan’ın hesapsız, aceleci, tek atımlık ve şantaj dozu yüksek hamlelerini Rus stratejisinin önünü açacak şekilde kullanmayı öngörüyor. Muhtemelen Putin, Erdoğan’ın Trablus’taki İslamcılar üzerindeki etkisini tarafları masaya çekme konusunda elverişli nüfuz kanalı olarak görüyor. Erdoğan, Trablus hükümetiyle anlaşmalar yaptıktan sonra “Hafter konusu istiyorum ki Rusya ile münasebetlerde yeni bir Suriye doğurmasın. İnanıyorum ki Rusya da mevcut tezi gözden geçirecektir” temennisinde bulunmuştu. Bu temenniyi hınzırca bir gülüşle karşılayan Putin, Türkiye’yi Libya’da sınırlandırmakla kalmayıp bu fırtınalı günlerde Erdoğan’ın “İşbirliğimizin son nişanesi” dediği TürkAkım doğalgaz boru hattının açılışını da sorunsuz bir şekilde yaptı. Bu denli genişleyen stratejik ortaklık iki ülke arasındaki kavgalı alanlarda yumuşatıcı etkisi yapıyor.

***

Lafın kısası Libya’daki dengeler Suriye’de olduğu gibi ‘çatışma içinde ortaklık’ seçeneğini Rusya ve Türkiye’ye dayatıyor. 17 Mart 2011’de BM Güvenlik Konseyi’nin çıkan uçuşa yasak bölge kararıyla aldatıldıklarını düşünen ve 4 gün sonra bu kararı “Haçlı Seferleri’ni andırıyor” diyerek yeren Putin, Libya sahnesinde oyun kurucu olarak dönerken Erdoğan’a da müteşekkir olmalı.

Rusya’nın Libya’da söz sahibi olması hem Akdeniz’deki pozisyonunu güçlendirmesi hem Kuzey Afrika ile bağlarına yeni bir ilmek atması hem de Avrupa’ya güneyden bakabilmesi anlamına geliyor. Şam’dan sonra Trablus’a da Osmanlı çarığıyla gitmek böyle bir şey olsa gerek.

Geçen ay Rus Senatör Oleg Morozov şunu söylerken haksız sayılmazdı:
“Gerçekten de Türkiye bu iki ülkedeki (Suriye-Libya) krizde çok ciddi bir ortağımız olarak öne çıkıyor. Türk tarafının ciddi ve derin katılımı olmadan hem Suriye hem de Libya’da birçok sorunun çözülemeyeceğini anlıyoruz.”
Elbette Morozov’un bahsettiği çözüm Erdoğan’ın hayallerindekinden farklı. Aksi olsaydı Emeviye Camii’ne birlikte gidebilirlerdi. Yanar-döner politikalar sürdüğü müddetçe Şam senaryosu Trablus’ta da tekrarlanabilir.

Yazar Fehim Taştekin

Fehim Taştekin
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

Öneri yazı

Hezimetin kaç tonu olabilir?

Dökülüyoruz, tel tel. Bir yalan kaç türlü söylenebilir? Kandırmacanın kaç tonu olabilir? Günde beş vakit …