‚Moskova geri çekilmek zorunda‘ saplantısının maliyeti 57 can!

İşte, Şubat ayı geldi geçti!

Ankara’nın İdlib konusunda Suriye’ye (Ve tabii Rusya’ya) verdiği ültimatomdaki süre doldu.

TSK’nin (Türk Silahlı Kuvvetleri) cihatçı güçlerle birlikte atağa geçip son iki gün İdlib’in doğusunda ele geçirdiği bir iki yer dışında, Şam yönetimi ile Rusya, göründüğü kadarıyla bu ültimatomdan korkup geri adım atmadılar.

Cihatçılardan kurtarılan yerleri tekrar bu çetelere iade etmediler.

Tam tersine, geçtiğimiz yılın ikinci yarısından bu yana yoğunlaşan operasyonlarla cihatçılardan temizlenen bölgelerin yanısıra, son haftalarda çok sayıda yerleşim yerini daha TSK destekli cihatçıların elinden aldılar.

Bu gelişmeler üzerine ülkeyi yöneten Saray ekibi, sahada işlerin hiç de düşündükleri gibi gitmediğinin farkına vardı. (Pek farkına varmış gibi görünmüyorlar ama…)

Böyle giderse, destekledikleri cihatçı güçlerin kısa bir süre sonra İdlib’in tamamından temizlenebileceği ihtimali üzerine riskli bir plan kurgulayıp harekete geçtiler.

Çünkü çok güvendikleri Putin, kararlı bir biçimde Suriye ordusunun arkasında durmaya devam edeceğini, operasyonlara verdiği açık destekle Ankara’ya gösteriyordu.

Ankara bu konuda bir deneme yapmış ve bu deneme ilk planda 7 askerin yaşamına mal olmuştu.

Arkasından başka denemeler ve yoklamalar yapıldı. Yeni ölümlere yol açan bu girişimlerin hepsinde de Moskova’nın, Kremlin’in mesajı açıktı:

“Cihatçı örgütleri desteklemekten, onlarla birlikte Şam güçlerine karşı savaşmaktan vazgeç. Karşında beni bulacaksın”.

Bu ve benzeri mesajları değişik yetkili ağızlarından ifade etmekten de geri durmadılar.

Buna rağmen Saray ekibi saplantılı blöfçülüğünden vazgeçmedi.

Rusya’nın gözünü korkutabilmek ve böylece Moskova’yı ateşkese razı edebilmek amacıyla İdlib’e yeni takviye birlikler göndermeye başladı.

Görünürdeki gerekçeleri, Şam güçlerinin kuşatması altına giren gözetleme istasyonlarını desteklemek, korumak ve yeni mültecilerin Türkiye sınırına doğru akışını engellemekti.

Tabii açıkça dile getirilmese de, bu takviyelerle cihatçı güçlerin yitirdiği alanların ve yerleşimlerin de geri alınması hedefleniyordu.

RUSLAR GERİ ADIM ATMAYINCA ORTAYA ÇIKAN SONUÇ

Ankara, 17 Eylül 2018’de Rusya ile imzalanan Soçi mutabakatının başından beri bunun için uğraşıyor. İdlib’deki cihatçı, şeriatçı statükonun devam edebilmesi için türlü çeşitli mazeretler, gerekçeler yaratarak bölgenin El Kaide’ci çetelerden temizlenmesini engelliyor.

Bir blöfçü yaklaşım ile kurgulanan plana göre, Türkiye ile olan büyük çıkar ilişkilerini tehlikeye atmak istemeyecek olan Moskova, nasılsa TSK’ya karşı bir eyleme geçemezdi. Bu ittifakın bozulmasını göze alamazdı.

Öyleyse geri adım atması gereken Ruslardı.

Ama Ruslar, ülkeyi, ülkenin silahlı kuvvetlerini, gençlerini, olanaklarını ve prestijini bütünüyle kumar masasına sürmekte bir sakınca görmeyen blöfçülerin bu restini gördü ve geri adım atmadı.

Bir hafta önceki kanlı girişimden ders almayan Saray ekibi bu kez geçtiğimiz 27 Şubat’ta yeni bir denemeye daha girişti.

İdlib’in doğusunda, Baylun bölgesinde cihatçı güçlerle omuz omuza Şam güçlerine karşı bir operasyona katılan 400-500 askerden oluşan TSK grubuna yönelik hava saldırısı, bu defa adeta bir katliamla sonuçlandı.

36 TSK mensubu yaşamını yitirdi.

Saldırıyı Suriye uçaklarının gerçekleştirdiği söylense de bütün bulgular Rus uçaklarını işaret etmekteydi.

Fakat Türkiye, saldırıdan dolayı ne Rus ordusunu suçladı ne de Kremlin bu saldırıyı üstlendi. Tam tersi, olayla bir ilgilerinin olmadığını açıkladı.

Ankara, hem Rusya’nın geri adım atması için riskli blöflere kalkışıyor hem de bu blöflerin görülmesiyle ortaya çıkan vahim sonuçlar nedeniyle Rusya’yı suçlayamıyor.

İlişkilerin bozulmaması için alttan alıyor, Moskova asla açıktan suçlanmıyor.

Katliam benzeri olaydan sonra Ankara’yı sorumlu tutan birçok Rus yetkilinin sözlerine cevap bile verilmiyor. (Verilemiyor!)

Ne diyor Kremlin’in (Putin) sözcüsü:

O bölgede cihatçı çeteler Şam güçlerine saldırmıştı ve Suriye ordusu da kendisini korumak üzere bu gruba ateş açmıştı. Türk askerlerinin bu grubun içinde olması beklenmiyordu. TSK olması gereken yerde değildi. Rus askeri yetkililere konum bilgisi verilmemişti. Öyleyse sorumluluk Türkiye’nindi…

Şu söyleniyordu açıkça:

“Soçi mutabakatına göre TSK güçleri ancak belirlenen gözlem istasyonlarında bulunabilir. Eğer dışına çıkmışlarsa mutabakat ihlal edilmiş demektir ve hedef olmaları normaldir.”

TSK güçlerinin cihatçılarla birlikte gözlem istasyonlarının çok uzağında hangi amaçla bulundukları malum…

BLOFÇÜ ANLAYIŞIN HAVA SAHASI SORUMSUZLUĞU

Onları mutabakat şartlarına aykırı bir şekilde cihatçı çetecilerle operasyona gönderenler işte bu blöfçü anlayışın sahipleri oldu.

Ayrıca daha işin başında, hava desteği olmadan bu takviye güçleri cihatçı çetelere destek olmak üzere bölgeye göndermek ise başlı başına bir sorumsuzluk örneği.

Bu katliamdan birkaç gün öncesine kadar Milli Savunma Bakanı’nın Ruslardan İdlib hava sahasının TSK uçaklarına açılması için izin almaya çalıştığını ama alamadığını biliyoruz.

Şimdi yine riskler alınarak İHA ve SİHA’larla (İnsansız silahlı-silahsız hava araçları) dökülen kanlara, kaybedilen canlara rağmen hala Şam ve Rus güçlerine karşı terörist çetecilerle birlikte mevzii savaş yürütülmek isteniyor.

Bir yandan da Putin’le görüşülmeye çalışılıyor, (Putin nihayet razı edilmiş, bir hafta içinde görüşmenin olacağı söyleniyor) bir yandan da olan bitenden sanki hiç ders alınmamışçasına hala, “İdlib’den asla çıkmayacağız” inadı sürdürülüyor.

Rusya’nın geri çekilmeyeceği ve bu tutumundan da asla vazgeçmeyeceğini anlamak için ödenen bedeller yeterli görülmüyor mu yoksa?

Erdoğan ve iktidar sözcülerinin deyimi ile, 57 (Maalesef belki de çok daha fazla sayıda) TSK mensubunun ‘Şehitler tepesi’ne çıkması yetmedi mi?

Blöfçülerin niyeti kötü.

“Vatan, millet, hamaset ve şehitlerimiz var” deyince hazırol durumunda selam çakıp iktidara biat eden muhalefet partilerinin de desteği ile iktidarda kalabilmek için muhtaç oldukları savaşı harlatmak istiyorlar.

Ankara’nın İdlib’de bulunmak için ileriye sürdüğü gerekçelerin hiçbiri gerçek değil. Ne gözlem istasyonlarını korumak ne de mülteci akınını engellemek gibi bir dertleri var.

En büyük amaçları cihatçı örgütleri korumak…

Bu savaş iktidarın kendi savaşı.

Bu savaşa karşı çıkmak boynumuz borcu olmalı…

Yazar Koray Düzgören

Koray Düzgören

Öneri yazı

Ne korona ne kriz, aslolan imajdır!

Ülke, son zamanlarda varlığını giderek daha fazla hissettiren bir imaj prodüksiyon şirketi tarafından yönetiliyor adeta. …

instagram default popup image round
Follow Me
502k 100k 3 month ago
Share