Memo Bom

Memo Bom Tercan-Pülümür-Çayırlı üçgeninde yaşardı. Kayıtlı olmadığından nüfus kâğıdı yoktu, bu yüzden askere de gitmemişti. İnsanlar yüzüne “Memed Ağa” deseler de, arkasından “Memo Bomo,[1]” ya da Türkçe olarak “Divane Memo” diye konuşulurdu.

Eşeği Pamuk hayatta en çok değer verdiği canlıydı, çünkü daha çocukken yetim kalmış, el alemin kapısında büyümüş yoksul bir Dersimli olarak, eşeği sayesinde hayatını sürdürebiliyordu.

Dersim Katliamı ve kıtlık yıllarında geçen çocukluğu acı hatıralardan ibaretti. O yıllardan iyi bir şey hatırlamak, Gayya kuyusundan cennetlik kul çıkarmak gibi bir şeydi. Bundan dolayı Memo çocukluğunun hatırlatılmasından hiç hoşlanmazdı; geçmiş geçmişte kalsın hesabıyla o defteri kapatmıştı. Bölüşmede kavga, niza çıkacak ne malı ne de yakın akrabaları olduğundan, sitemsiz ve münzevi bir hayat yaşıyordu.

Kimseye muhtaç olmamak tek hayat desturuydu. Meselenin bu kısmında Pamuk onun gerçekten tek vazgeçilmezi olmuştu. Pamuk sadece onu bir yerden bir başka yere taşıyan, işini gören fedakâr bir yük havanı değildi, aynı zamanda uzun yolculuklarda sohbet ettiği tek dert ortağıydı. Dağların karı erimeden yerden fışkırmaya başlayan eşkinleri, daha sonra dağ eteklerinde peydahlanmaya başlayan kengerleri toplamaya giderken Pamuk iş arkadaşıydı, yoldaşıydı. Kısacası Pamuk hayat denizinde tutunduğu tek daldı. Bir evlek tarlası, kendisine ait bir gözlük kerpiç damı, cebinde kırk parası olmayan Memo bu durumdayken Pamuk’suz nasıl yaşayabilirdi ki? Ancak bunları bilen Pamuk’un değerini de bilirdi.

Bundan dolayı eşkinleri küçük bağ halinde daha semerine yüklemeden en tazelerini Pamuk’a vermeyi asla ihmal etmezdi. Pamuk iştahla eşkinleri yediğinde Memo’nun duyumsadığı haz, bir annenin bebeğini emzirirken aldığı hazza benziyordu. Değirmene gittiğinde de iştahını hep kabartan üstü kızarmış kocaman francala ekmeğini onunla paylaşmaktan müthiş bir bahtiyarlık duyardı.

Memo Bomo köyden köye gezip dilenen bir insan olarak bilinse de, onda her dilencide olmayan gizemli bir şeylerin olduğunu herkes bir şekilde fark ederdi. Pejmürde kıyafetleri, bağrında ve sırtındaki o derin yara izleriyle, sanki Firdevsi’nin Şahnamesi’inde anlattığı mütevazı ama hayat kahramanı dervişlerden biriydi. Ne küs bilirdi ne kin. Dilenmesi bile dilenme sayılmazdı, çünkü hiçbir zaman doğrudan kimseden bir şey talep ettiği görülmüş duyulmuş değildi. Her dilencinin olduğu gibi elbette Memo Bomo’nun dilenmesinin de bir hikayesi vardı, ama biraz daha farklı…

Yıllar yılı eşeği Pamuk’la beraber köyden köye, dağdan bayıra yaz kış demeyip gezip dururdu. Yıllar sonra eşeği güçten düşüp öldükten sonra yalnız yürümek zorunda kaldı. Kar kış bile onu yolundan alıkoymuyordu. Gözün gözü görmediği, tipide, karlı rüzgârın insanı yerinden savurduğu zamanlarda bile Memo Bomo’nun yolculuğa çıktığına birçok insan şaşkınlıkla şahit olmuştu. İnsanların yaşadığı mekanlara uğrar, ama asla orada bir günden fazla kalmaz, birkaç saat sonra tekrar yollara düşerdi. Varlıklısının neredeyse hiç olmadığı bu diyarlarda konakladığı evlerin ona sunduğu yiyecek ayran, ekmek veya çökelekten öteye gitmezdi. Uğradığı köyde tesadüfen bir tören veya özel kutlama varsa, tereyağlı haşıl, zerfet, sarımsaklı şir, dendene gibi özel yemekler onun için adeta bayram olurdu. Uğradığı evlere eli boş gitmezdi. Dağdan gelirken toplayıp çıkınına koyduğu kenger, çir, sung, kırza, golik, nevroz veya eşkin gibi dağın bayırın sunduğu bitkisel yiyecekleri, utangaçlığını gizlemek için elinde olmadan gürültülü bir tavırla uğradığı evin sahibesine sunarken herkesin gülümsemesine ya da yüksek sesle gülmesine neden olurdu.

Memo Bomo’nun kurttan, ayıdan korkusu yoktu, bu durum herkesi şaşırtsa da onun için geceleri yollara düşmek normal bir şeydi. Sarığa benzeyen beyaz bir başlığı, apışı çok geniş olmayan bir siyah şalvarı ve her daim kir ve leke içinde olan beyaz bir gömleği insanların hep göze çarpardı. Elinde meşe ağacından bir sopası hiç eksik olmazdı. Zaman zaman çıkınını bu sopanın ucuna takıp omzuna alarak, Zazaca veya Kurmancı dilinde ağıtlar söyleyerek yoluna devam ederdi.

Gür, beyaz ve uzun bir sakalı vardı. Bıyığının ve dudağının kenarları içtiği Muş tütününden dolayı sararmıştı. Sakalının beyazlığına zıt koyu esmer teni, derin çizgili yüzünün görünümüne bir bütünlük sağlıyordu. Uğradığı köyün kerpiç duvarına yaslanarak tütünden sardığı sigarasını içerken sanki Gustave Courbet’in çizdiği Avare Köylü tablosundaki basit bir hayat yaşayan sıradan bir köylüydü.

Memo Bomo’nun kirli beyaz gömleğinin göbeğe kadar olan bölümünün düğmeleri yoktu. Yaşlanmasıyla birlikte iri göğüsleri hafiften sarkmış ve iki memesinin arasında bir dizi ince kırışık çizgi oluşmuştu. Geniş omuzları zamanında güçlü-kuvvetli bir Dersimli olduğunu hatırlatıyordu. Zamanla seyrekleşmiş beyaz kıllı bağrında kalın çizikler halinde belirgin yara izleri vardı. Bunlar bir ayı ile girdiği ölüm-kalım mücadelesinin nişaneleriydi.

Daha genç sayıldığı bir zamanda bir köyden bir başka köye giderken bir bozkırda karşılaştığı ayının bıraktığı bu silinmez hatıraları, Memo Bomo zemheri kışında olsa bile, bir savaş gazisinin madalyasını göğsünde taşıması gibi göstere göstere ölene kadar gururla taşıdı.

Şimdi anlatacağım Memo Bomo’nun ayı ile olan ölüm-kalım mücadelesi ve dilenci olmasının öyküsüdür.

***

Ekinler kaldıralı çok olmuştu. Değirmene gitme zamanı bile geçmek üzereydi. Tarlada, bayırda ve yollarda artık fazla kimse görünmüyordu. Güzün serin havası olsa da güneş halen etkisini gösteriyordu. Yağmurun başlayacağı döneme yakın insanlar gelecek sene için tarlalarını, kışlık odununu hazır etmek ve alışverişlerini yapmak için tekrar görünmeye başlayacaklardı. Memo yüksek dağların ortasındaki geniş bir ova da bir köyden başka bir köye yalnız başına yürüyordu.

Her şey birdenbire olmuştu. Yolda giderken yolun alt tarafındaki bodur ormanlıktan bir ayı ansızın önüne çıkmıştı. Şaşkınlığını daha üzerinden atamadan ayı ile mücadele etmek durumunda kalmıştı. Ayının saldırısıyla Memo ölmemek için güreşmek zorunda kalmıştı. Cebelleşme anında korkmasına bile fırsatı kalmamıştı. Ayının yeni anne olduğu belliydi ama Memo’nun bunu fark etmesi elbette o anda mümkün değildi. Yavrularını korumak ve beslemek güdüsüyle saldıran ayıya karşılık Memo yaşamak güdüsüyle karşılık vermeye çabalıyordu.

Ayının anne olması bir taraftan Memo için şansızlık sayılsa da, ileri yaşta daha erişkin, iri ve güçlü bir erkek ayı olmaması da şansıydı. Ama bir anda ölümle burun buruna gelen zavallı Memo’nun bunları düşünüp tartacak hali yoktu. Tek bildiği ayıya av olmamaktı. Bütün gücünü ortaya koysa da ayı ile baş etmesi mümkün gözükmüyordu. Ayı yeni yetme genç bir anne olsa da onu kaçırtmanın asla mümkün olmadığını beş on saniye içinde anlamıştı. Ayı fazlasıyla hırslıydı, öyle ki gözlerindeki hırs ölümün kara deliği gibi Memo’nun kalbine işliyordu. Her attığı pençe bütün vücudunun derinden sarsılmasına ve derin yaralar açılmasına sebep oluyordu. Hamurla oynar gibi Memo’nun bedenini her vuruşta yere yapıştırıyordu. Pençesini attığı her yerden deri parçası lime lime yırtılıp açılıyordu. Candan olmamak güdüsü Memo’nun anında yerinden fırlayıp kaçmak çabasına dönüşüyordu ama ayı onu hemen yeniden ele geçirip bir daha pençesiyle yere seriyordu. Ayının kucağına düşmemek için Memo tüm gücünü ve hünerini kullanmaya çalışıyordu. Başına gelen her darbede kafatası içindeki beyninin ayran gibi yayıldığını hissettiğinde, sanki gök kubbe üstüne çöküyordu. Memo Bomo farkında olmasa da korkusuna üstün gelen ayakta kalma güdüsü onu o anda bir başka insan yapmıştı. Sessiz, sakin, kavga gürültü sevmeyen Memo bir cengâver gibi canavara karşı ölüm kalım savaşındaydı.

Aslında fazla uzun sürmeyen ayı ile boğuşması Memo için sanki ömrünün en uzun saatleri gibi geldi. Ayının ağzını her açtığında kocaman dişlerinin her an boynunun şah damarına saplanıp koparacağını ve kanının ayının suratına fışkıracağını düşünüyordu. Kafasını korumak uğruna vücudunun diğer yerlerine yediği her silleyi göze alarak çevik davranmaya azami çaba sarf ediyordu.

Memo kan ter içinde ve sırılsıklam kalmıştı. Göğsüne yediği yeni bir pençe darbesiyle geri çekilmişken ayı hâlâ üstüne üstüne gelmeye devam ediyordu. Zaman Memo için gıdım gıdım ilerlerken artık yorulmaya başladığını hissetti. Derin bir umutsuzluğa sürüklendi. Ama ölmenin bu kadar kolay olmaması gerektiği hissiyle hemen kendine geldi. O arada hep elinde olan sopası aklına geldi ama nerede olduğunu çıkaramadı. Sağına soluna bakmaya fırsatı olmadığından ne sopa ne yerde herhangi bir taş parçasını eline geçirecek kadar zamanı yoktu. Ayıya ufak tefek direniş hamleleri bile onu daha çok kızdırıyor ve daha bir hışımla saldırmasına neden oluyordu. Bu hengâme içindeyken ayının yeni bir atağı ile umutsuzca yere kapaklandı. Aynı anda ayı bütün öfkesiyle, hırıltı ve bağırtıyla Memo’nun üstüne yürüdüğünde Memo gayri ihtiyari:

“Ya Xızır, mı natenginra biveze”[2] diye yalvardı.

Daha ayı tam yaklaşmıştı ki içinden:

“Eğer beni ayıya yem olmaktan kurtarırsan bundan böyle kapı kapı dileneceğim” sözünü verdi Hızır’a. Ve hemen ardından can korkusuyla kalkıp kaçmaya yeltendi. Ama ayı anında omzuna attığı bir pençeyle Memo’yu yeniden yere yapıştırdı. İkisi de nefes nefeseydi, fakat Memo’nun bitkinlikten nefesi iyice kesilmiş, çatlayacak gibiydi. Bir taraftan beline alacağı bir darbeyle ya da boynuna geçen ayının dişleriyle öleceğini düşünüyordu ama diğer taraftan tekrar ayağa kalmaya takatinin kalmadığını fark ederek kaderine razı olmayı göz aldı ve beklemeye koyuldu. Bu karar bir anda oluşmuştu. “Ölmeyi beklemek kadar korkunç başka ne olabilir” diye içinden düşündü. Yüzükoyun ve iki elini ensesine bağlayarak bekledi. O andan itibariye her geçen saniye bir yıla bedel gibiydi. Kısa bir an öncesine kadar bütün gücüyle hayatta kalmak isteyen bu adam, nedense birden bütün umudunu kaybedip ölümü kabullenivermişti.

Genç ayı avını yere yatırmanın rahatlığı içinde kocaman kafasıyla çıkardığı vahşi seslerle avına iyice yaklaştı. Burnundan rüzgâr gibi fışkıran öfkeli nefesi Memo’nun kulağını bir yaprak gibi titretecek kadar güçlüydü. Olup bitene ilgisi giderek azalan Memo, fazla acı çekmeden celladı ayının artık öldürmesini bekliyordu. Kol, bacak koparılması gibi ölümü geciktiren hamlelerle ne kadar acı çekeceğini düşünse de, hiçbir şey artık umurunda değildi. Hızır’ı çağırmıştı o da imdadına gelmemişti. Ayı başını Memo’ya doğru eğmişken ayının kendi kolunu nasıl kopararak yediğini, pençelediği baldır etini nasıl kana bulanmış kocaman ağzıyla çekiştirdiğini, ruhunun nasıl o an uçup gittiğini hayal etti.

Ayının ağızından sarkan salyalardan bir kısmı Memo’nun boynuna düştü. Başı o kadar yakınlaşmıştı ki, her an öldürücü bir darbe indireceği hissiyle korkudan ürperiyordu. Ölmeden önce söyleyeceği en son bir imdat ve dilek yine hep inandığı Hızır’a oldu:

“Ya Xızır, tu esta!”[3]

Vücudundaki bütün kaslar ölümün hemen sonrasındaki gibi kendini koyuvermeye hazırlanmışken var gücüyle onları sıktı. Titrememek, kıpırdamamak, soluk aldığını fark ettirmemek için her şeyden önce nefesini kontrol altına almak zorundaydı. Göğüs kafesinin şişmemesi için özel çaba sarf ederek gıdım gıdım nefes almaya çalıştı. Ama bu sefer de belden aşağıda olan kaslarına hâkim olmak zorlaşmış ve sidik ile dışkısı bedeninden yavaş yavaş akmaya başlamıştı. Ama hâlâ ayının ölümcül nefesi ensesinden uzaklaşmış değildi. Sidik ve dışkı kokusunun ayının iştahını kabartabileceği hesabını artık yapmaya gerek duymadı. Zaten olan olmuştu. Saniyelerle birlikte ölüm de gecikiyordu. Hâlâ yaşadığına şaşıyordu, hatta bir an ayının kendisini yemekten vazgeçebileceğini bile umdu. Ayı da sanki tedirgin olmuş gibiydi. Memo’nun başının etrafından beline doğru hareket eden kafası defalarca sağa sola ve en son yukarıya kalktı. Birkaç saniye öyle uzaklara bakar gibi durdu. Sanki aklına bir şey gelmiş gibi duraksamıştı. Tekrar avının bedeninin muhtelif yerlerini birkaç defa daha koklamaya devam etti. Memo’nun üstünde lime lime olmuş beyaz gömleği çekiştirdi, ardından pençesiyle ölü sandığı bedeni yana doğru itti. Memo aynın karnındaki uzun kahverengi kıllarla kaplı derinin nasıl hızla inip kalktığını gördü. Aklına yine şimşek hızıyla ölüm ve kalım arasındaki bütün imkân ve imkansızlıklar hücum etti. Sidik ve dışkıyla ıslanmış vücudu iyice taş kesildi. Ölüm korkusundan nefesi kısılmış, kalbi iyice yavaşlamıştı.

Biraz önce ona sessiz, nefessiz kalmasını, yani ölü taklidi yapmasını emreden içgüdüsüne uymaya karar verdi. Son bir kurtulma umuduyla ölü taklidi yapmaya başladı. Aniden hızlı nefes alıp vererek her şeyi berbat etmemek için aldığı havayı daha yavaş dışarı vermeye özel çaba sarf etti.

Ayı halen ne yapacağına karar vermemiş gibiydi. Bazen Memo’nun kafasına kulağını yaklaştırırken, birden bundan vazgeçip uzaklara bakıp havayı kokluyordu. Ölümle yüz yüzeyken nedense Memo’nun aklına Dersim Katliamında kız kardeşiyle birlikte dağda ağaçlık bir alanda üç gün nasıl aç susuz kaldıkları geldi.

Ayı halen Memo’nun bedeniyle uğraşmaktan vazgeçmemişti. Bedenini kolaçan eden ağır pençelerin her dokunuşunda Memo bir çuval gibi hareketsiz kalmaya o kadar çaba sarf ediyordu ki, sonuçta istemeden ve gerçekten bayılabileceğini hatta ölebileceğini bile düşündü. Her an aynın fikrini değiştirip suratını bir ısırıkta koparabileceğini düşündüğünde kalbi duracak gibi oluyordu. O arada genç ayı bir an kocaman kafasını yana çevirerek kulağını Memo’nun göğsüne yaklaştırdı. Memo içinden kalbine:

“Dur çalışma, bir an dur, ne olur” derken gerçekten kalbi duracak gibi yavaşlamıştı.  Birkaç saniye sonra ayı bir şeyden emin olmuşçasına abandığı Memo’nun bedeninden yana çekildi ve yanı başındaki yumuşak toprağı iki pençesiyle hızlıca ve hırsla kocaman pençeleriyle kazmaya başladı. Toz duman içinde kalan Memo’nun, o gürültü patırtı içinde bir iki kısa rahat nefes alması ona çok iyi geldi. Bu arada olup bitenin kendisinin kurtuluşu olacağını düşünerek sevinmeye başladı. Ayı yeterli gördüğü çukura güçlü pençeleriyle Memo’yu yuvarladıktan sonra, hemen kenardaki topraklarla rastgele üstünü kapatmaya çalıştı. Vücut yarı buçuk kapansa da lime lime olmuş giysilerin birçoğu halen açıktaydı. Ayı Memo’nun ölmüş bir ava benzeyen bedenine bir bakış fırlattıktan sonra birkaç adım daha uzağa gitti. Anlaşılan açıkta kalan giysiler onu ilgilendirmiyordu. Kısa bir an için ve yeni bir tereddütle tekrar avının üstüne geldi. Kulağını Memo’nun tozla, toprakla örtülü bedenine yaklaştırdı. Biraz dinledikten sonra başını göğe kaldırıp iki ayağı üstüne dikildi, ardından iki ön ayağını bedenine sertçe vurdu. Ardından boğuk sesler çıkararak tekrar dört ayak üstüne indi ve yavaştan yürümeye koyuldu. Giderek hızlanan adımlarla olay mahallinden yayıla yayıla uzaklaşıyordu. Memo ayının uzaklaşan adımlarının sesini duydukça, bir mucizenin gerçekleşmekte olduğuna inanmak için kendisini zorluyordu. Ayının uzaklaşan adımlarını dinlerken birden beyninde bir şimşek çakmış gibi, yavrularını sakladığı ininden getirmeye gittiğine kanaat getirdi. Heyecanla içinden;

“Ya Xızır, waxt tengo, de bırese!”[4] derken hareketsiz kalmaya devam etti.

Anlaşılan ayı kocaman cesedi taşıyıp inine götüreceğine gidip yavrularını getirmeye karar vermişti. Arada dönüp çukura gömdüğü Memo’ya baksa da, adımları hızlanarak uzaklaşmaya devam ediyordu. Ama Memo’nun açık arazide yarı yarıya gömülü bedeni görebileceği alanın dışına çıkmasın diye alçak yerlerden kaçınarak dikkatli bir şekilde uzaklaşıyordu.

Memo ayının iyice uzaklaştığını düşündükçe başlayan sevinç fırtınası dalga dalga içine yayılarak büyüyordu. Yüreğini yakan his gömülü olduğu yerden fırlayıp kalkma isteğini tetikliyordu, ama bunu yapması icabında gerçekten ölmesi demek olduğunu bildiğinden, kendisini tutmaya devam etti. Biraz önce üstüne çöktüğünü sandığı gök kubbe tekrar yükselerek uçsuz bucaksız bir mavi atlas olmuştu. Ayı uzaklaşsa da, henüz yeteri kadar uzaklaştığından emin olamıyordu. Kafa karışıklığı ve duygu selinden ne kadar sürenin geçtiğini hesap edemez haldeydi. Ama içindeki bir ses,

“Acele etme, daha fazla beklemen lazım” diyordu.

Heyecandan ne kadar zaman geçtiğini bilemediğinden ayı ile arasındaki mesafeyi de kestiremiyordu. Gittiğinden emin oldukça heyecandan kalbi durdurulmaz bir tempoyla atmaya ve hızlı soluk alıp vermeye başlamıştı. Bedeni bir an önce topraktan kurtulmak için kıpırdanıyordu. Saniyeler, dakikalar geçtikçe nefesine bir düzen getirmeye çalıştı. Asıl düşünmeye odaklandığı ayının ne kadar uzağa gittiği ve geri dönüp dönmeyeceğiydi. Ya hemen geri dönerse? Hem ayı nereye, hangi tarafa gitmişti? Sanki kuzeye, Munzur Dağları’na doğru gidiyordu ama bundan da çok emin değildi. Aklında dönüp dolaşan bu sorulara hızla cevap bulmaya çalışırken ayının uzaklaşmasından sonra kaç dakika geçti diye hesaplamaya çalıştı;

“İki dakika? Yok daha fazlaydı; altı ya da on dakika olmuş muydu?”

Emin olamıyordu ama şayet aradan on dakika geçmişse bunun yeterli olabileceğini düşündü. Acaba kalkıp kaçsa mıydı? Zamanı mıydı? Kendisine defalarca sorduğu bir sürü soruya kesin cevap veremiyordu. Ama en önemlisi aradan on dakikanın geçip geçmediğiydi. Ne yapacağına dair karar vermek Memo’ya o kadar zor geliyordu ki, kafası iyice karışmıştı. Başını kaldırıp sağa sola bakmayı göze alamıyordu. Bunun için daha erken olduğunu düşünüyordu. İçinden:

“Biraz daha bekleyeyim” dedi ve ardından;

“Farz edelim ki beş dakika geçmiş, ben de sayı sayayım” dedi.

Ama ondan fazla sayı saymayı bilmediğinden kaç kez ona kadar saydığını da çıkaramıyordu.

Heyecan ve korkudan karışmış zihni zamanın gerçekten ne kadar geçtiğini saptamakta başarısız kalıyordu. Bir yandan da kalbi çatlayacak gibi çarpıyordu. Ama artık epey bir zamanın geçtiğinden emin olmaya başlamıştı. Aradan belki on, belki de yirmi dakika geçmiş olmalıydı. İyice kendisini dinlemeye ve sakinleştirmeye çalıştı. Zamanı iyi ayarlaması gerektiğini düşündü, yerinden erken kalkarsa ayı koşup kendisini yakalayabilirdi, ama gecikirse de bu sefer ayı gidip geri gelmiş olacaktı ki akıbeti değişmeyecekti. Muhtemelen ayının ininin çok uzak olmadığını düşündü, gerçekten fazla zaman kaybetmemeliydi. İnsandan daha hızla koşan ayının kendisini yakalaması zor bir şey değildi. İçi korkudan ürperdi. Patika yolun alt tarafındaki bodur ormanlıktan birkaç kuş sesi dışında hiçbir ses yoktu.

“Ya Xızır, râye mı mıre rost ke, xore bıxeleşî”.[5]

Yüksek sesle devam etti:

“Beno ke, na tenginra bıxeleşi, ez sondexo de manon, endi nara tepya hata merdenê xore pars kon.”[6]

Ardından yattığı toprağın içinden ve yerden kaldırmadan başını ayının gittiği yöne çevirmeye çalıştı. Ölümden uyanır gibi korkudan yavaşça hareket ediyordu. Bir film kamarası gibi yakından uzağa doğru mesafeyi gözleriyle taradı. Bir şey göremedi. Temkinli olması gerektiğini düşünerek, bu sefer başını tersi tarafa çevirdi. Daha sonra önüne doğru bakarak o yönü de aynı şekilde gözden geçirdi. Gözden geçirmediği sadece bir ayaklarının tarafı kalmıştı. İlk baktığı yöne bir daha bakma ihtiyacı duydu ve bu kez daha dikkatlice bakmaya çalıştı. Çok uzaktan bir karartı vardı ama bu bir yaban armut ağacı mıydı yoksa güreştiği ayı mıydı, emin olamadı. Gözlerini kısarak dağın eteğinde biten bozkırdaki karartıya daha dikkatlice baktı, evet o olabilirdi, sanki hareket ediyordu. Gözünü diktiği karartıyı göz hapsine alınca ileriye doğru hareket ettiğine, kendisinden uzaklaşmaya devam ettiğine emin oldu. İçi ferahlayarak sevincinden gözlerini ovaladı ve bir daha baktı. Artık iyice emindi. Hareket eden nesne kendisini yemek isteyen ayının ta kendisiydi. Uzaklık gerçekten iyi bir mesafeydi. Geri dönse de ayının kendisini yakalaması kolay olmayacaktı, elbette bacaklarında ve belinde ciddi bir hasar yoksa tabii. Artık hızla kalkıp bütün gücüyle tabanları yağlaması gerekiyordu, aksi taktirde geç kalabilirdi. Önemli bir karar vermenin heyecanıyla birden silkindi:

“Ya Hızıro Khal, ya Duzgın Bava tu esta![7]” diyerek iki hamleyle gömülü olduğu yerden kalktı. Elleriyle şalvarlı bacaklarını silkeleyerek gözden geçirdi ve sessizce: “Şükür bir şey yok” dedi. Beli ağrısa da idare eder gibiydi. İçinden, “İnşallah ilerde bir şey çıkmaz” dedikten sonra yaralanmış yerlerini elledi. Dudaklarındaki çamurlaşmış toprak sakalında kahverengi lekeler oluşturmuştu. Üstün körü onları silmeye çalıştı. Birçok yeri sızlıyordu ama umurunda değildi. Toz toprak içindeki haline ve ayaklarında çarıklarının olmadığına aldırış etmeden ayının gittiği yönün tersine hafif yokuşu olan tepeye, güneye doğru bütün gücüyle koşmaya başladı. Yüz metre kadar koştuktan sonra gayri ihtiyari geriye ayının gittiği yöne bakmaya ancak cesaret edebildi. Çıplak gözle zor gözüken uzaklıktaki ayının yavaş hareket eden siluetini tam durup ellerini gölge ederek ancak fark etti. Ardından karartının hızla hareket etmeye başladığını gördü. Ayının geriye dönüp iki ayakları üzerinde hareket ettiğini zar zor fark etti. İki ön ayağı belli belirsiz hareket etse de, asıl havadaki iki ön ayağın çok daha hızla hareket ettiğini kestirebiliyordu. Besbelli olup bitene ayı çok kızmıştı. Memo’nun bütün bedeni bir kez daha ürpertiyle sarsıldı ve içgüdüsel olarak tekrar hızla yürümeye başladı. Kısa bir süre sonra yeniden dönüp geriye baktı, ayı kendine doğur koşarak geliyordu. Memo’nun yürüyen adımları birden hızlanmıştı. Biraz koştuktan sonra bir daha baktığında sanki ayı durmuş gibiydi. İyice dikkat ettiğinde ayının gerçekten durduğuna emin oldu. Yavaş yavaş çıktığı yokuşun başındaki tepede ve güvendeydi. Peşine düşüp düşmediğinden emin olmak için son bir kez bakmak istedi. Ayı aynı yerindeydi, bir dört ayakla yere kapaklanıyor, bir iki ayak üstünde havaya kalkıyordu. Kızgınlığı azalsa da halen devam ediyordu. Memo bir müddet yavaşlayan adımlarıyla yoluna devam ederken boynunda, omuzlarında ve göğsündeki yaraların derinliğini daha çok hissetmeye başladı. Dirseğindeki derin yara izinde kemiğin göründüğünü, boynundaki yaradan sızan kanların toprakla kurumuş olduğu halde yeniden sırtına ve omuzlarından aşağıya doğru aktığını gördü. Tırnakların açtığı yer yer toprakla kaplanmış derin izleklerden kan pıhtıları uç veriyordu.

Toprağa gömülü yerden iki tepe daha uzaklaşmış Ustam Köyüne iyice yaklaşmıştı. Köy göründüğünde köyün altındaki Sansa Vadisi hızla geçip giden güneşle birlikte karanlığa gömülmüştü. Sadece yakında karga sesleri ve vadiden motorlu taşıtların boğuk sesi geliyordu.

Memo Bomo’nun ayının parçaladığı yaraları giderek daha çok ağrı verseler de yolda yığılıp kalmadan köye gelebildi. Köye karanlık çökmüştü. Arada bir baygınlık geçirecek gibi oluyordu. Midesi bulanıyordu. Memo’nun yarasını gören, “Bu yaralar bunu iflah etmez öldürür” gözüyle bakıyordu. Tanıdığı bir Balabanlının evinde almıştı. Geceyi ağrılar ve kabuslar içinde zor geçirmişti. Doğru dürüst uzanamıyordu bile. Ertesi sabah halinin hal olmadığını anlayarak ölebileceğini düşündü. Ayının yaraladığı insanın nasıl tedavi edileceğine dair kimsenin bir fikri yoktu. Ayrıca aklı eren herkes her halükârda kuduz aşısı olması gerektiğini söyleyip duruyordu. Yaralar ve yırtıklar temizlenip sarılacak halde değildi. Aşiret ileri gelenlerinden sözü geçen Oli Ağa:

“Hadi şu eşeği getirin de adamı dereye indirelim” dedi.

Arada bir Memo’nun iniltileri eşliğinde Sansa Deresi’ne inip Erzincan’a gitmek için araba beklediler. Ali’yle birlikte eşlik eden Kazım Memo’nun her an ölebileceğinden endişe ettiğinden şaşkınlıkla ve ne yapacağını bilmeden sağa sola bakınıyordu. Bir süre sonra el edip durdurdukları bir kamyonla Erzincan’a vardılar. Hastane yerine, yetersizliği her halinden belli sağlık ocağına gittiklerinde sanki ölmüş bir insanı tedaviye getirmişler gibi görevlilerden azar işittiler. Ceset gözüyle baktıkları Memo’yu bir an önce alıp gitmelerini istiyorlardı. Olup biteni uzaktan gözleyen bir hemşire, bir ara Oli’nin yanına gelip alçak sesle, “Kardeş burada bu adama bakmazlar, en iyisi tanıdığınız biri varsa ona gidin.” Biraz düşündükten sonra: “Ya da özel doktora gidin, benim bildiğim Doktor Halis ancak bunun üstesinden gelir. Hem iyi doktor hem her tür ilacı vardır” deyince, Oli ile Kazım birbirine baktılar. Oli’nin aklına şeker fabrikasında bekçilik yapan komşu köyden Hıdanlı Hasan geldi. Kazım ile Memo garajda bir kahvede beklerken, Oli gidip Hasan’ı buldu.

Hasan, “Şansınız var, Alişan Beg şu sıralarda Şelale lokantasında. Geç olmadan hemen ona gidin benim gelmem mümkün değil. Ama o Memed Ağa’nın bu halini görünce acır gereken yardımı yapar” deyip fabrikaya gitmek için eşinin verdiği çıkını aldı ve birlikte evden çıktılar.

Erzincan’ın en pahalı lokantası Şelale’nin önünde duran hâkî renkteki alımlı cip içeride önemli birinin olduğuna işaretti. Alişan Bey yemek yiyordu. Masasında dört kişi daha vardı. Sarıya çalan uzun çizmeleri ve bir sandalyenin üstüne koyduğu kamçı ile fötr şapkası, sanki ayrı bir kişiymiş gibi Alişan Bey’in hemen yakınında ve masaya yakın duruyordu. Alişan Bey rahat olsa da, onunla yemek yiyen şehrin önde gelen memurları ve diğer eşraftan insanlar onun kadar rahat değildi. Hepsi de bir kusur işleme veya pot kırma tedirginliği içindeydi.

Kazım Memo’nun koluna girmiş halde dışarda beklerken, Oli Alişan Bey’in muhafızına maruzatını bildirip içeri girmek için izin aldı. Oli sessizce masaya yaklaştı. Alişan Bey’in gözü tesadüfen yeni gelene iliştiğinde ilgiyle, sert ama şefkatle sordu:

“Ola ne var, ne oldu?”

Elini ovuşturarak boynunu kıran Ustamlı Oli:

“Ağam ben Ustamlı Balanlardan Oli. Toxtor Halis Bey’e hacetimiz vardır, senin himmetin ve yardımınla a bu ayı ile güreşmiş fuqara Memo’ya bir derman, bir merhem olsun.”

Alişan Bey diğer masada oturanlar üzerinde bakışlarını gezdirerek:

“Naki’yi bana çağırın” dedi demedi, lokantanın dış kapısında merakla ne olacağını bekleyen Naki içeri daldı:

“Buyur Begim!” Bu arada Alişan Bey, dışarıda bekleyen iki kişiyi de fark etmişti.

“Bu adamları al Doktor Halise götür, selamımı söyle, ne gerekiyorsa yapsın.”

Doktor Halis ihtimamla Memo Bomo’nun yaralarını pansuman yaptı, ardından gerekli gördüğü yerleri dikti ve sardı. Üstüne bir de kuduz iğnesi yaptı. İki saate yakın süren tedavi süresince iki Ustamlı ile Memo durmadan hem Doktor Halis’e hem Alişan Bey’e minnettarlıklarını, dua eder gibi terennüm edip durdular.

Yaralarının sağalması uzun sürse de Memo erken ayağa kalktı. Üç yüz almış altı köye sahip olduğu dillere destan Alişan Bey’e dualarını hiç eksik etmedi. O hayatını kurtaranın Hızır, ama sağalmasını da Alişan Bey’e borçlu olduğunun farkındaydı. Birkaç ay sonra iyice sağaldıktan sonra Hızır’a verdiği söze uyarak, dilenmek için yollara çıktı. Hep aynı kıyafet ve eşeği Pamuk’la köyden köye gezmeye başladı. Karşılaştığı insanlar en çok ayı ile nasıl güreştiğini soruyor, o da dili döndüğünce saf saf başından geçen macerayı anlatmaktan imtina etmiyordu.

***

Aradan yıllar geçmişti. Memo’nun emektar eşeği Pamuk ölmüş, ama bu onu dilenmeye devam etmekten alıkoymamıştı. Hızır’a verdiği sözün kutsallığına sözü verdiği gün gibi inanmaya devam ediyordu. Dersim toprağı ayaklarının altında akıp giderken, o bu toprakların kutsallığına, Hızır’ın imdada yetişen ilahi bir güç olduğuna bütün kalbiyle inanıyordu.

Alişan Bey’in abisi Hüseyin Bey’in çocuklarının sünnet düğünüydü. Hayır kazanmak, ağalığın şanını yüksekte tutmak için çevredeki fakir fukaranın çocuklarını da birlikte sünnet ettiriyordu. Davul zurnalar çifte çalıyor, gelip gidenin haddi hesabı yoktu. Bütün çevre köylerde neşe ve bayram havası esiyordu.

Kocaman konağın büyük meydanında yer sofrası kurulmuştu. Et, bulgur, ayran ve helva servisi her sofraya oturan gruba ikram ediliyordu. Ziyafet sofrasından her kalkan mutlu ve mesut evine veya işine gidiyor ya da köy meydanında birileriyle sohbet ediyordu. Bu büyük ziyafet için yüzlerce hayvan kesilmiş, tonlarca un, bulgur ve ayran tedariki günlerce sürmüştü. Dört ilin bütün yörelerinden, hatta İstanbul ve Ankara’dan bile misafirler gelmişti.

Memo Bomo da haftalar öncesinden olayı duymuş ziyafete icabet edecekti. Günlerce o köyden bu köye, o dağdan bu dereye aşıp gelirken ayran ekmekten başka bir şey yemediğinden karnı fazlasıyla açtı. Herkese açık davet ona iyi geleceğinden emindi. Hüseyin Bey sarı çizmeleriyle bir masada otururken kâh hizmetçilere emir veriyor, kâh yanına saygıyla gelip ona eğilerek bir şey söyleyenlere karşılık veriyordu. O arada önünden geçip giden Memo Momo’ya gözü ilişti, ama bir şey demeye gerek duymadı. Arada fırsat bulduğunda altın köstekli saat yeleğinin cebine iki parmağını sokup, diğer eliyle pala bıyıklarını arada bir yoklayarak olup bitenleri izlemeye çalışıyordu.

Memo karşılaştığı bir bölük insanla sofraya oturup yemeğini iştahla yemenin hazzın daha yeni duyumsarken, karnı doyanın bir bir sofrandan kalktığını fark etti. Sofradan aç karınla kalkmayı hiç düşünmedi ve yerinde kalarak tabakların yenilenmesini bekledi. Etrafında olup bitene fazla aldırış etmeden ikinci bölükle yemeğine devam etti. Hüseyin Bey Memo’nun kalkmadığını fark etti ama ses çıkarmaya gerek duymadı. Bu bölük de yavaş yavaş sofradan çekilince yeni grup sofrayı gürültüyle doldurdu. Üçüncü bölük geldiğinde Memo karnının epey doyduğunu ancak emin oldu. Yeni gelenlerle bakıştı ve selamlama yerine karşılıklı birbirine gülümsediler. Bakır taslar boşaldıkça İstanbul’dan yeni gelmiş metal kaşık seslerine hazzın, neşenin eşlik ettiği bir gürültü hakimdi. Hüseyin Bey’in bakışları bir kez daha Memo’ya takıldı. O anda Memo’nun gözleri de o yöne dönünce bakışları karşılaşmış oldu. Hüseyin Bey bakışlarını Memo’nun üstünden çekmemiş, hatta adeta üstüne çivilemişti. Hüseyin Bey’in yüzünde biraz alaycı, biraz muzip bir ifade belirdi. Birkaç saniye sonra yarı şaka, yarı ciddi tok sesliyle:

“Ero Memo Bom, hawo hire qol biyo tu wena, uncaki pize to nebiya mırd?”[i][8]

Zazaca yüksek sesle söylenen bu sözler üzerine o ana kadar devam eden tabak, kaşık sesleri sustu ve uzun sofrada yemek yiyen veya ortalıkta gezinen herkes başını Hüseyin Bey’e çevirdi. Bey’in lafında şen şakrak ve şakacı bir hava olsa da özünde ağalığın yoksulu küçümseyen kinayeliğini taşıyordu. Güz havasının ılık güneşi altında Hüseyin Bey’in sebep olduğu ani sessizlik şamar gibi herkesin yüzüne çarpmıştı. Memo’nun yoksulluğundan gocunduğu yoktu, onun için üstüne hiç almadı lafı. Bu söz Memo dışındaki herkese yapılmış gibi altında ezilmişti, ama hiç kimse üstüne almak niyetinde değildi. Yüksek sesle gülüp, küçümseyen bakışlarla Memo’ya dönerek savuşturmaya kalktılar. O sırada Memo ise son lokmasını yutmakla meşguldü. Ayağa kalkarak hafiften boynunu kırarak cevap verdi:

“Ma Uşen Beg, Mem qedaye to bicero. Rindiya biraye tu mı sera zafa, hama unca ki tore vaci; tu unca hirêsey u şeşta u ses dewu wena nebenê mırd, ma mı hirê

qor nüne to werdo cıra kuno cimena tora?”[9]

Kalabalık hafif bir uğultuyla dalgalandı, hava değişmişti. Ancak insanlar

Memo Bom’u takdir mi etti, yoksa hor mu gördüler, pek belli olmadı.

 

Viyana: 28 Mart 2020

 

[1] Aptal Memo

[2] Ya Hızır, beni bu dardan kurtar

[3] Ya Hızır sen varsın

[4] Ya Hızır, dar zamandır, yetiş

[5] Ya Hızır, bana yolumu aydınlat, kurtulayım

[6]Şayet kurtulursam sana verdiğim sözü tutup, artık bundan sonra ömrümün sonuna kadar dileneceğim

[7] Ya Hızır, Ya Düzın Bava sen varsın!

[8] Ulan Memo Bom, bu üçüncü kez oluyor yiyorsun halen karnın doymadı mı?

[9] Ey Hüseyin Bey, Memo kadanı, belanı alsın, kardeşinin iyiliği üstüme çoktur, ama yine de söyleyeyim. Siz 366 köyü yiyorsunuz da doymuyorsunuz, benim üç kez yemeğini yemem neden gözüne batıyor?

 

Yazar Cemalettin Efe

Cemalettin Efe

Öneri yazı

Tunelin Ucundaki Işık! HDP’nin 3. Olağan Kongresi

Katılımda farklılıklar Devletin bitirmeyi hedeflediği koşullarda bir parti nasıl kongreye giderse HDP tam da o …

instagram default popup image round
Follow Me
502k 100k 3 month ago
Share