ARTI GERÇEK- Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde bulunan HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, „Türkiye ne zaman değişim eşiğine gelse, Kürt sorununda çözüm, iç barışın sağlanması ve asıl temel sorunlara yönelme iklimi oluşsa buna bir darbe vuruluyor. Yakın tarihe sadece göz atmamız bile yeterli bunu görmek için. Bizim memlekette statükonun kökü çok derinlerde…“ dedi.

Son olarak şiir kitabı yayınlanan Yüksekdağ, Özgürüz Radyo’dan Can Dündar’ın sorularını cevapladı:

Öncelikle kitabınız hayırlı olsun. Türkiye edebiyatında önemli bir yeri olan “mahpushane külliyatı”na siz de bu kitapla dâhil oluyorsunuz. Şiir kitabı bize de sürpriz oldu. Daha önce yazar mıydınız? Yoksa hapishane mi tetikledi?

Kitap hakkındaki iyi dilekleriniz için teşekkürler. Şiir en yakınımdakiler dâhil birçok insan için sürpriz oldu. Arada sürpriz yapmak iyidir. Tabii benim için yeni bir ilgi ve üretim alanı değil. Neredeyse çocukluğumdan beri yazıp atardım bir köşeye. Bu cümledeki anahtar kelimeler „atardım bir köşeye“ oluyor. Edebiyatın bence en yeşil ve çiçekli dalına yıllar boyu yok yere haksızlık ettiğimi düşündüm sonra… Bilirsiniz mahpushaneler kendinle hesaplaşma, hayatla arandaki borcu alacağı çıkarma mekânlarıdır aynı zamanda… Muhasebeye girişince yıllarca yazıp kaybettiğim, defter-kitap arasında sararıp solmaya terk ettiğim şiirler arkamdan kovalar diye korktum galiba. “Maziden” başlıklı son iki şiir söz ettiğim geçmişi temsilen kitapta yer alıyor. Geri kalanlar 2020 üretimidir. Velhasıl yayınlanan çalışma hem maziye, hem bugüne borcumun ilk taksiti diyebiliriz.

Neden roman, öykü, anı değil de şiir?

Aslında elimde başka bir iş vardı; bilinler onu tamamlanıp yayınlanmasını bekliyordu, ama şiirle ortaya çıkınca onlara da ters köşe yapmış oldum. Burada arada bir şeyler karalayıp arkadaşlara, çocuklara hediye ediyordum. Olay öyle başladı. Ondan sonra Sebahat ve Gültan Başkanların elinden kurtulmak için ürün çıkarmak zorunda kaldım diyebiliriz. Sağolsun Kandıra 1 No’lu F tipindeki bütün kadın yoldaşlar benden şair çıkarmak için sosyal sorumluluk üstlendiler. Ben de o kadar desteği, teşviki boşa çıkarmamak için, hiç değilse bir „şiirci“ performansı sergileyebilirim diyerek işe giriştim. Tabii korona süreci de harekete geçip sonuç almamda etkili oldu. Şartlar ağırlaşınca direnç çıtasını yükseltmek en doğru yol. Şiir benim için direnmenin başka bir biçimi oldu. Genel geçerliliği olan hakikat şu ki; yoğun tecrit şartlarındaki en kötü üretim bile en iyi direniştir.

Cezaevinin, yıldırılmaya çalışılan tutsaklar için tersine bir okula, bir atölyeye dönüştüğünü tarihten biliyoruz. Sizin için de öyle mi oldu?

Evet bizim açımızdan da hapishaneler birer okul, atölye olma özelliğini koruyor. Hatta artık yüksek okulunu okuyoruz:) Tarih boyunca ve bugün, siyasi tutsaklara dayatılan teslimiyeti aşma pratiği olarak bir çizgiye, kültüre dönüşmüş durumda. Biz de deneyimlerle, üretimlerle açılmış bu yolu takip ediyoruz; kendimizce katkı yapmaya çalışıyoruz. Özellikle birikim ve derinleşme açısından buralara bir okul olarak değerlendirmezsen, hayat ve siyasetin sınavlarından iyi sonuçlarla geçemezsin. Ayrıca bu bir tür özsavunma. Çoğu yaşayan şeyden mahrum bırakılmak, kendini başka ve daha ileri düzlemde yaşatmamı, var etmeni zorunlu kılıyor. Dayanıklılık çıtanı yükseltiyor. Bedensel, zihinsel işlerliğin, ruh tazeliğinin, dayatılan baskıları ve tutsaklığı göğüslemede tartışmasız önemi var. Hapishanelerdeki yaşamımız da en baştan bu farkındalıkla düzenleniyor.

Dışarıda olup ülke siyasetini, halklarımıza doğrudan katkılar yapmak isterdik ama hapisteyiz diye tüm sorumluluklarımızdan vareste sayılmayı bekleyecek insanlar da değiliz. Yazılarla, makalelerle, edebiyat, sanat ürünleriyle ve politik mücadele çizgimizi hapishanelerde, mahkemelerde savunup yücelterek katılıyoruz biz de hayata…

F-Tipi cezaevinde kalıyorsunuz. O ortamda nasıl kitap yazabildiniz?

F tipi cezaevinde olduğum için kalabalık koğuşlarda kalma ihtimalim yok zaten. Küçük odalarda en fazla üç kişi birlikte kalabiliyoruz. Arkadaşlarla sınırlı olarak sohbet-spor faaliyetine çıkabiliyorduk, uzun zamandır o da yok. Yani oda arkadaşımla birlikte edebi, sanatsal üretime yoğunlaşabilecek kadar yalnızız! Üretim için koşullar önemli tabi; ama çokta tayin edici görmemek gerek. Ama son dönem benim açımdan yeteri kadar elverişliydi.

Yayınevi ,“Taybet Ana’nın hikayesini 33 Düş Yolcusu ile buluşturduğunuzu, 10 Ekim katliamında yitirdiklerimizin öfkesini bir kez daha harladığınızı“ yazmış. Bir dönem şiiri mi yazdığınız?

Aslında yaşanan dönemin şiiri diyebiliriz. 2015-16 daha dün gibi yakın olmasına rağmen adeta —ve aynı zamanda bizim nezdimizde- tarihten silinmeye çalışılıyor. Zaferleri-yenilgileri, acıları-sevinçIeriyle o dönemi anlayamaz ve anlatamazsak, bu memlekette hiçbir şey tamamlanamaz, yarım kalır. O kadar acı ve kaybın üzerinde yeni bir sistem kurdular mesela; ama bir türlü tamamlanamıyor, yerli yerine oturmuyor. Geride bıraktığını sandığı siyasi yekün sırtında kambura dönmüş; artık gövdesi çekmiyor. Muhalefet de yarım. Kırıla kırıla bir yere geldi, tayin edici çizgiyi aşamıyor.

Ne kadar başardım bilemem ama Türkiye’nin bir dönem çarpıcı olarak yükselen devrimci demokratik değişim ruhunu duyguyla, imgelemle yansıtmaya çalıştım.

Yaşanan acıların şiirini mi yazdınız?

Bir yanıyla öyle. Ama “acıların ve dayanmaların şiiri” demek daha doğru olabilir. Belki de bıçkın bir mağduriyetin şiiri… Bizim halkımızın öyle bir özelliği vardır; bir kavgada yenilse de ezdirmez kendini. Kazanma gücünü de oradan alır. Şiirler bunu yansıtıyor diyebilirim. Kararı okuyanlar verir son tahlilde.

Suna Aras’ın önsözünde bir dize var:

‚Galiba aşkı şimdi anladım/

Ama ne yazık/

taşmayan bir nehir gibiyim…‘  Bu, gerçek hissiyatınız mı?

O dizeler 12 yıl önce gerçek hissiyatımdı tabii. Şimdi taşkınlık heveslisi biri olmayı bıraktım. Kendi yatağında akan bir nehir gibiyim. Alıntıladığınız dizeler, kitaptaki onca şiir arasında tek aşk şiiri olma özelliğine sahip (Gerçi „aşk şiiri“ tanımlaması da tartışmalı bir konu). Ben dikkat bile çekmez diye düşünmüştüm ama önsözde ve sorularınız arasında rastlayınca şaşırdım. Sonra da şaşırdığıma şaşırdım. Zira aşkın algıda ve edebiyatta tuttuğu özel yer zaten malum. Bir de benim gibi bir siyasetçinin aşk derse, her şeyden önce projektörler oraya döner tabii…

Bu nedenle sorunuzu doğrudan cevaplayıp kurtulmayı düşünüyorum; çünkü merak eden, soru soran çok olacak anlaşılan.

Yanılmıyorsam 2008’de eşim hapishanede, ben de dışarıda aktif siyasetin zorlu ve tantanalı zamanlarından birini yaşarken yazdım o şiiri… Ayrılık, kavuşma isteği ve aşkı her şeyiyle kabullenme duygusu vardır içinde… Taşamadığı için üzgün ama taşacağını bildiği için kendinden ve aşktan emin bir nehir metaforuyla hayata dair bir şeyler anlatmışım. Bu hissiyatın şimdiye uyan tarafları da var ama içimdeki aşkın yatağı genişledi artık, taşmama gerek yok:) Yaşadıklarım, ayrı düşülen yardan öte, insanlık, kadın ve doğa hakikatin tutkuyla bağlanmayı, aşkla sevmeyi daha köklü anlattı bana. Yani aşkı her gün yeniden anlayabilirsin.

Sizi etkileyen şairler kimler?

İstikrarlı bir şiir okuyucusuyum. Gülten Akın Füruğ Ferruhzad, Nazım Hikmet, Ahmed Arif ilk sayabileceğim beğendiğim şairler… Ama daha birçok şairi beğenerek okuyorum. Ve bu edebi türe emek verenlere saygı duyuyorum. Şiir en eski ve en fazla süzülmüşlük gerektiren edebiyat dalı… Sadece yeteneğe sahip olmak, biriktirmek yetmiyor yani. Her duyguyu, düşünceyi, imgeyi, metaforu süzüp işlemek gerekiyor. Bir roman cümlelerle, paragraflarla yazılıyor örneğin; ama şiir hecelerle, dizelerle yazılıyor. Bırakalım tek kelimeyi, heceyi işlemek zorundasın. Bunu iyi yapanlar şair ya da iyi şair oluyor.

Ben bir şiirsever olarak, bu kitapla insanlara şiiri sevdirmek, okunmasını, okutulmasını sağlamak için katkı yapmaya çalıştım. Hayatında şiir olmayan toplumun ruhu kurur, çoraklaşır. Dallanıp budaklanmaya, şiirsel-sanatsal berekete faydam olursa ne mutlu. Şiir biçimi, dili bakımından kendimi yetkin görmüyorum ama öğrenmeye açık bir talebeyim. Okuduğum şiirlerin de esas olarak duygusuna, neye dokunduğuna bakarım.

Şiirleri dışarı çıkarmakta idareyle bir sorun yaşadınız mı?

Hayır, dışarı çıkarırken sorun olmadı. Ancak bu röportajı nasıl dışarı çıkar diye kara kara düşünüyorum. Kitap 1 Eylül’de piyasaya çıktı; en azından ilk haftasında bu röportajı yetiştirmem gerekir, ama şartlar müsait değil. Son 6 ay içerisinde gönderdiğim yazı ve makaleleri içeren 10 mektubum hakkında disiplin soruşturması açıldı. Karalama-çizme kararı veriliyor genellikle ve çizilmiş olarak da çok geç gönderiliyor. Kamuoyu, partimiz bizden yazı, görüş, katkı bekliyor ancak bunu yapmamız sistematik olarak engelleniyor. Hapishane idarelerinden çok, merkezi idareyle ilgili bir durum… Siz de bilirsiniz; „Yaşadığına şükretmiyor, hala bir de yazıp çizip konuşuyor mu?“ diye yaklaşıyorlar bize…

Enstrüman çalmaya da başladığınızı duymuştuk? Ne çalıyorsunuz?

Enstrüman çalmaya burada başladım. Daha önce çok müzik dinlerdim ama müzik yapmayı hiç denememiştim. Bağlama çalıyorum, biraz da erbane ve ritim öğrendim. Yeteri kadar müzik kulağımın olduğunu biliyordum ama statik bir potansiyel taşıdığımı da anladım böylece… Hapisliğe iyi tarafından bakmanın gerekçesi oldu benim için…

Nasıl geliştirdiniz?

Dışarıda, aktif siyasetin ortasında müzikle bu derece ilgilenmez, enstrüman çalmayı aklımın ucundan bile geçirmezdim. Hapishanede yaygın deyimle „altın bilezik“ sahibi oldum. Bağlamanın temelini cezaevinin kurs-atölye alanını değerlendirerek öğrendim, sonra kendim geliştirdim; hala da fırsat bulunca kendi kendime çalışıyorum. Ama yanımızda bulunduracağımız enstrüman sayısı l’le sınırlı. Atölyeye çıkamadığım ve yanıma da alamadığım için erbaneyi geliştiremedim bu yüzden… Başka enstrümanlar denemek istiyorum; bakacağız artık…

Dinleyicileriniz memnun mu? Çıkışta o da bir albüme dönüşür mü?

Dinleyici memnuniyeti kısmı biraz tartışmalı. Oda arkadaşım dinleyiciden çok maruz kalıcı sayılır:) Onun dışında çatıyı, havalandırmayı ziyaret eden kargalar, kumrular, muhtelif kuşlar ve yakın hücrelerdeki arkadaşlar dinliyor. Arada sırada moral, kutlama gibi etkinliklerde çalıp söylüyorum. Kim ne kadar duyarsa artık… Sevgili yoldaşlar nazik insanlar olduğundan, daha çok memnuniyet bildirimi alıyorum. Daha da bir şey demeyeyim artık.

Albüm sorusunu ise dostça bir latife olarak kabul ediyorum.

Hapishane koşullarına gelirsek… Bugüne kadarki süre nasıl geçti? Daha önceden hapishane deneyiminiz olduğunu biliyorum. Sürenin uzaması, sizde nasıl etki yaptı?

Hapisliğimiz 4 yılı bulmak üzere. Bu süre yoğun geçti ve elbette kolay değildi. Ama en önemlisi, bu tutsaklığın Türkiye halklarına ve demokrasi, özgürlük hareketine yapılan çok büyük bir haksızlık olması… Bizim nezdimizde adil, özgür ve zenginliklerin hakça paylaşıldığı bir yaşam ve ülke isteyenler cezalandırılıyor. Topluma „Bakın onları yıllardır hapiste çürütüyoruz“ mesajı vererek umudu, başarma kararlılığını kırmaya çalışıyorlar. Yoksa bizler neleri kaldırdık, hapislik koşullarını, tutsaklığın uzamasını mı kaldıramayacağız. Nitekim yine mücadeleye, üretmeye, gelişenin içinde olmaya devam ediyoruz.

En birincil amacımız ve beklentimiz, demokrasi güçlerinin, muhalefetin kazanma istek ve iradesini her gün daha güçlü kılması… Kendine ve hak ettiği yaşama inanarak asla yılgınlığa, durağanlığa kapılmaması…

Özellikle salgın koşullarında dışarıyla bağınız sınırlanmış olmalı? Ziyaretçi kabul edebiliyor musunuz? Avukatlarınızı, ailenizi ne kadar sıklıkla görebiliyorsunuz?

Dışarıyla bağımız oldukça zayıf… Zaten istediğimiz gazete, dergi gibi şeyleri alamıyoruz. Kitaplar da sınırlandırıldı. Bunun üstüne görüş kısıtlamaları eklendi. Ailemizle ayda iki kez, en fazla iki kişi sınırlamasıyla, kapalı olarak görüşebiliyoruz. Avukatlarımızla da kapalı görüş mekânında kısıtlı ve kayıt altına alınan görüşler yapabiliyoruz. Duruşma, savunma süreçlerinin zorunlu gereklerinden bile mahrumiyet durumu yaşanıyor. Bunların toplamı, dış dünyayla bağı oldukça kısıtlıyor. Ortalığa düşmüş bir sürü haberi bile haftalar sonra alabiliyoruz. Korona süreci hapishanelerde birçok ihlal ve baskının gerekçesi oldu.

Hapishanede sağlık koşulları nasıl? Virüse karşı iyi korunduğunuza inanıyor musunuz?

Burada virüse karşı tedbirlerde özel bir sorun yok. Mahpuslarda herhangi bir yakaya rastlanmadı. Ancak hastane sevklerinde sorun var. Çok hayati durumlar dışında sevk yapılmıyor. Gidenler de dönüşte 14 gün tek başına karantinada kalmak zorunda. Ciddi sağlık sorunu olan biri nasıl o kadar süre tek kalabilecek, sorunlu ihtiyaçlarını nasıl karşılayacak gibi soruların cevabı yok.

Virüse karşı korunma ve sağlık tedbiri başlığı altındaki uygulama ve kısıtlamalar tersten bir sağlık sorununa dönüşüyor. Bu nedenle gerekli korunma tedbirleri dışındaki kısıtlama ve mahrumiyet koşullarının değiştirilmesi gerekiyor.

Siyasete gelelim:

2016 Kasım’ında evinize yapılan polis baskınının görüntüleri hala hafızamızda… Orada ne yaşandığını bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Yansıyanlar dışında söylenecek fazla şey yok. Zaten dokunulmazlıklarımızın kaldırılmasından sonra beklediğim bir durumdu. Gecenin köründe evim basılıp kapım kırılarak gözaltına alınmam, özel olarak gerilim yaratma, provoke etme amacı taşıyordu. O anlarda nasıl bir siyasi hınçla yüz yüze olduğumuzu, adeta nefret objesine dönüştürüldüğümüzü daha canlı gördüm.

Hani birilerinin canını yakmışsındır, onlar da daha fena can yakarak intikama kilitlenmiştir; öyle bir ruh hali yansıyordu. Böyle bir tavra hedef olmamızın nedeni ise iktidarı tek başına seçim kazanamaz hale getirmekti. Canlarını yakan buydu ve bizlere canlarıyla bir tuttukları iktidarlarını kaybetme korkusunu yaşatmanın bedelini ödetmek istediler. Ne kadar derin iz bırakmış ki hala hazımsızlıkları, kinleri yatışmıyor. Gözaltı gecesi böyle bir siyasi çerçevenin, haleti ruhiyenin somut ve keskin manzarasıydı.

Halen hakkınızda ne kadar kesinleşmiş ceza ve süren kaç dava var?

Toplam 8,5 yıl ceza var; bir kısmı Yargıtay’da. Tutuklu olduğum birinci-ana dava-devam ediyor. Onun üstüne, ana dosyada yer alan bir fezlekenin (6-8 Ekim) çekilip alınması suretiyle açılan soruşturmadan ikinci kez tutuklandım. Daha sağlam olsun diye çift dikiş tutukluyorlar sanırım. Son olarak üç yeni dava daha açıldı. Yine aynı gerekçeler; konuşmalar, parti faaliyetleri…

Beni kırmayıp Cumhuriyet Gazetesi’nin 23 Nisan resepsiyonuna katılmıştınız. CHP Genel Başkanı ile buluşmuştunuz. 2015 Haziran seçimleri sonrası hepimiz, bir baskı döneminin sonuna geldiğimize inanmıştık. Sonra ne oldu?

Bir tarafı eski bir hikâyeye dayanıyor. Türkiye ne zaman değişim eşiğine gelse, Kürt sorununda çözüm, iç barışın sağlanması ve asıl temel sorunlara yönelme iklimi oluşsa buna bir darbe vuruluyor. Yakın tarihe sadece göz atmamız bile yeterli bunu görmek için. Bizim memlekette statükonun kökü çok derinlerde…

Bu nedenle iyiye giderken geri savrulmaları sadece aktüel politik sebepler ve muhataplarla açıklayamayız. Türkiye merkez siyasetinde ve devlet yapısında değişime ayak direme, demokratik süreçleri berhava etme refleksi ve organizasyonu çok güçlü. Mesela 7 Haziran sonrası-dokunulmazlıkların kaldırılması sürecinde değişimi temsil eden HDP’ye karşı adeta bir statüko koalisyonu oluştu. 7 Haziran’dan sonra savaş çıkaran sadece AKP-saray değildi; bütün statüko klikleriyle şu ya da bu düzeyde kurulan ittifak ve iş birlikleriyle, ülkeyi o günlerden bu günlere getirdiler.

Sizce önce Gezi’de, sonra 2015 yazında esen değişim rüzgârı ne oldu da bugünkü tufana dönüştü?

2015 sürecinde değişim talebi ve hareketi güçlü olduğu için, statükonun darbesi de güçlü oldu. Kürt politik realitesi düzleminde bölgede yaşanan gelişmeler, bilhassa da HDP’nin seçim başarısı yapısal değişim, demokratikleşme basıncını artırdı. Mevcut iktidar bunlarla paralel olarak, zaten üstünde emanet duran sivil demokrat gömleğini çıkarıp statükoya sığınarak ve bütünleşerek kendini kurtarma ve bunu yaparken de demokrasiyi, özgürlükleri tepeleme hareketine girişti. Aslında iki siyasi klikte kendini kurtarmak için birbirini kurtarmak zorunda kaldı diyebiliriz.

O dönem bir kısım muhalefet, topun ağzına konan sadece bizler oluruz, sonra olay biter diye bekliyordu, ama bekleye bekleye ülke bu hale geldi. O dönemde asgari müştereklerde buluşup kötü gidişata bir ölçüde bariyer olmak mümkündü. Sizin ve o dönem Cumhuriyet kadrosunun söz ettiğiniz girişiminde de yansıdığı gibi önemli bir kamuoyu beklentisi ve çabası da vardı. 1 Kasım’a giderken bizim doğrudan girişim ve temasımız da oldu ancak kötüye gidişi durdurmaya yarayacak bir yanıt alamadık.

Karanlığın gün be gün kesifleştiğini, bu karanlığın bir karamsarlığı beslediğini görüyoruz. Bu karanlığın dağılması, karamsarlığın aşılması, “duvarların yıkılması” için ne yapmalıyız? HDP’ye ve ülkenin demokratik güçlerine bir çağrınız var mı?

Her şeyden önce muhalefetin ve tüm değişim isteyenlerin kendi arasındaki duvarları yıkması gerekiyor. Çokça sözünü ettiğimiz demokrasi ittifakının, hayati meselelerde çözüm odaklı iş birliğinin geliştirilmesi de böyle mümkün olabilir. HDP Barışa Çağrı Deklarasyonu açıkladı. Barış ve demokrasi çerçevesinde geniş tabanlı bir buluşma mümkün.

Ülke bir hapishaneye dönüştürülmüş olabilir ama hapislik psikolojisine kapılmazsanız o hapishaneye girmezsiniz, sığdırılamazsınız. Duvarlara, sınırlara alışma hali kötü. Toplumu da bireyi de bölünmüş alanlara sığışmak adına küçültür, iğdiş eder. İyimser olacağımız nokta şu; sığma ve sığdırma koşulları gittikçe ortadan kalkıyor. Muhalefetin ve emek, demokrasi dinamiklerinin bu süreçte daha sorumlu davranması, doğan olanakları heder etmemesi şart. Bunun yanısıra, hakim korku ve baskı yönetimine karşı politik cesaret ve dayanışma yaşamın her hücresine yayılabilmeli.

Çok emek verdiğiniz kadın hareketine dair bir soruyla bitirmek isterim: İktidar, sokağı, yargıyı, basını, medyayı ne kadar kontrolü altına alsa da kadın hareketine set çekmeyi bir türlü başaramadı. Kadınların özgürlük mücadelesi, neredeyse iktidarın baskısına paralel artıyor. Bu durum size ümit veriyor mu?

Mevcut iktidar erkek egemenliğinin en katı, bağnaz türevini temsil ediyor. Böyle bir yapı karşısında kadınların geri adım atma şansı yok. Eğer atarsa başta kendisinin ama onunla birlikte çocuklarının ve kim bilir kaç kuşak kadının, çocuğun yaşamı karartılacak. Başta kadın hareketi ve bireysel düzlemde baskıya, şiddete hayır diyen kadınlar, iktidarın ideolojik, politik karakterini daha net bilince çıkardı. Güncel politik yönetimin, zaten köklü ve süreğen olan kadın sorununu ne kadar ağırlaştırdığını bizzat günlük yaşamlarında deneyimliyorlar. Kadınların varlık ve gelişim haklarının korunması bakımından hayati dönüm noktasına gelindi. Böyle bir aşamada kadınlar ileri yürümenin tek hayati seçenek olduğunu kavrıyor ve geri basmıyor.

Bu yanıyla toplumsal mücadele güçlerine de umut ve cesaret aşılıyor elbette. Ama genel siyasi alandaki partiler, merkez dinamikler aynı ölçüde kadınların hak ve özgürlük hareketine katkı yapmıyor. Bu bir makro siyaset hastalığı ve yenilmesi için daha çok uğraşmak gerekecek. Buna rağmen kadın hareketi özgün cins bilinci ve dayanışmasıyla bağımsız, güçlü bir kanal açtı ve o kanaldan daha da gelişecek.

Dünya konjonktürü de böyle bir gelişmeyi destekliyor. Birçok dünya ülkesinde eşzamanlı ve eşgüdümlü olarak yeni bir kadın özgürlük dalgası yükseliyor. Türkiye’de ise siyasi aidiyet ayrımı gözetilmeksizin temel hakları savunmada ortaklaşma, şiddete ve istismar-tecavüz mengenesine karşı birleşerek mücadele etme eğilimi daha da güçlenecektir. Evet, zorlu ama bir kadar ümit verici düzeyde gelişiyor kadın hareketi.