EYLÜL’DEN SONRA

12 Eylül’ün 40. Yılı nedeniyle kitlesel olmasa da gerek sosyal medya gerekse toplantı ve açıklamalarla cuntaya karşı tepkiler dile getirildi. Ama bunlara baktığımızda bir arpa boyu bile yol aldığımız söylenemez. Hep bilinen klasik genel geçer şeyler. Oysa ortada bir gerçeklik var: 12 Eylül, bir ülkenin özgürlükçü devrimci evlatlarını hapsetmedi sadece, aynı zamanda ülkenin üzerine de gök kübbede asılı demir bir kafes geçirdi. Ve o kafes hala asılı durmaktadır. Kısacası, 12 Eylül AKP eliyle sürdürülmektedir. Bugün, bu duruma ilişkin bir takım politika ve önermeler geliştiremeyenlerin sadece basit bir cunta değerlendirmesiyle bir yere varabilmeleri mümkün değildir.

Devrimcilerin görevi bugünkü gelişmeleri ortaya çıkarmaktır. Yoksa 12 Eylül öncesi ve sonrası birtakım başarılarla övünmek bugünü açıklamaya yetmemektedir.

Önemli olan aşağıdaki soruya cevap verebilmemizdir. Bir gerçek var! Eskinin tekrarı, örgüt ve partilerin isim değiştirmeleri ve bilindik kongrelerle bu işin olmayacağı kesin ve aşikâr.

NASIL BİR MÜCADELE

Ekonomik sömürü insan hakları ihlali değil midir? Eğer öyleyse, peki nasıl oluyor da demokrasi, hukuk ve birey haklarına gelince mangalda kül bırakmayanlar, söz konusu ekonomik sömürü olunca bu ekonomik sömürü çarklarını çevirenlerin demokrasi, hukuk ve birey haklarını savunan aynı kurumlar olduğunu görmezden gelebiliyorlar? İnsan hakları konusunda dünyanın en gelişmiş sayılan ülkeleri olan İskandinav ülkeleri de dahil olmak üzere tüm Kuzey Avrupa’ya bir bakın! Batı burjuva devletlerinde kişilerin ifade özgürlüğü, çalışma, toplanma, örgütlenme hakkı, yani aklınıza gelebilecek tüm hukuksal, demokratik ve bireysel haklar olan biçimsel demokrasinin tüm kurumları eksiğiyle gediğiyle tıkır tıkır çalışır ve dünyanın geri kalan ülkelerine demokrasi ve özgürlük dersleri vermekten ve o ülkelere şeker dağıtır gibi, tabii çıkarları doğrultusunda, demokrasi ve özgürlük dağıtmaktan geri durmazlar. Oysa tüm bu gelişmiş ve medeni batılı ülkelerde gerçek demokrasi-ekonomik eşitliğin olması bir yana insan haklarına aykırı bir şekilde muazzam bir ekonomik sömürü sistemi hakimdir. Ve bu sömürü çarkını çeviren ve ona işlev kazandıran da aynı kurumlardır. Bu, dillendirilmese de gayet açık ve belirgindir. Bu ülkelerde yaşayan tüm işçiler ve hatta tüm göçmenler bu sömürü çarkının dişlileri arasında ezilmeyi iliklerine kadar hissederler.

Peki bu sömürü çarkı nedir?

Sadece hepimizin karşı olduğu soyut bir kapitalizm midir? Eğer öyle düşünürsek gölge boksu yapmaya başlarız çünkü karşımızdaki soyut bir düşman olur. Tüm bu çarkı çeviren ve ona işlev kazandıran devlettir… Eğer ona karşı mücadele yürütmezsek kapitalizme karşı nasıl mücadele yürütebiliriz? Tüm hukuksuzlukların ve insan hakları ihlallerinin yaratıcısı devlettir. Kapitalizmin uygulayıcısı, hizmetkarı ve ayakta kalmasının sağlayıcısı devlettir…Bu gerçekliği görmek göstermek gerekir.

Bir Marxistin görevi görünmeyeni, yani özü görmek ve görüntünün aldatıcılığını ve yalanını teşhir etmektir. Marxistler için devletin hiçbir gizemli tarafı yoktur. Çünkü devlet egemen sınıfın sömürüsünü sürdürebilmesinde bir araçtır. Ve bu devletin tüm kurumlarına da burjuva sınıfı hakimdir. Diğer bir deyişle devletin tüm kademelerinde çalışan memurlar aslında burjuva sınıfının maaşlı hizmetkarlarıdır. Nasıl mı? Anayasa ve hukukun üstünlüğü sayesinde.

Engels, tarihsel olarak devletin, toplumun, çözülmez sınıf karşıtlıklarıyla sıkışmış hale geldiği nispette üretici güçleri geliştirdiği noktada ortaya çıktığını söyler. Şöyle der:

„Ama karşıtlıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu, kısır bir savaşım içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan, çatışmayı hafifletmesi ”düzen” sınırları içinde tutması gereken bir erklik gereksinimi kendini kabul ettirir: işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve ona gitgide yabancılaşan bu erklik devlettir.“

Engels’in düzenin sınırları içinde tutmaktan kastı „silahlı kuvvetler“dir. Kısacası devlet bu silahlı kuvvetleri besleyen egemen sınıfın elindeki bir güçtür ve bu anlamda devlet toplum üzerinde tarafsız değildir. Fakat günümüz toplumlarında kapitalist burjuva sınıfının özel ordular beslemesine ihtiyaç kalmamıştır. Onun yerine bu görevi Anayasa Mahkemeleri ve hukukun üstünlüğü yerine getirir. Herkes Anayasa Mahkemesi’ne ve hukukun üstünlüğüne boyun eğmek zorundadır. Üretim araçlarının gelişimde gelinen nokta bunu gerektirir.

Tüm bunlar batının burjuva devletleri için geçerlidir tabii ki. Bir de Türkiye gibi aykırı örnekler vardır.

Türkiye’de burjuva sınıfı devlet beslemesidir. Burjuva sınıfından kastımız sadece patronlar değil; burjuva sınıfına dahil olan tüm akademisyenler, ideologlar, sanatçılar, yazarlar vb. Devlet eliyle beslenmişler ve devletin himayesinde var olmuşlardır. Bu yüzden hükümetler değiştikçe patronlar da sanatçılar da yazarlar da değişirler ancak devletin kontrolündeki burjuva sınıfının genel çizgileri değişmez. Türkiye’de milli burjuvazinin olmamasına veryansın edilir. Milli burjuva devrimlerin olmamasından yakınılır. Oysa batıda demokratik haklar „burjuva sınıfı sayesinde değil burjuva sınıfına rağmen“ işçilerin zorlu sınıf mücadeleleri ve sosyalist hareketler ile alınmıştır. Burjuva devleti liberalizme sarmalanan yapısından dolayı bu hakları işçilere vermek zorunda kaldı, aksi takdirde sınıfsal varlığı tehlikeye girecekti. Benzer şekilde Türkiye’de demokratik talepler işçi ve devrimciler tarafından 60’lı ve 70’li yıllarda mücadeleye döküldü. Ve darbelerle sekteye uğradı.

Eğer Türkiye bir burjuva devleti olsaydı, anayasal krizler devlet yapısı üzerinde geliştiğinden egemen sınıfın varlığını tehlikeye atardı. Çünkü parlamenter sistem ve hukukun üstünlüğü, üstyapı kurumlarına egemen sınıf olan burjuvazinin hâkim olduğu bir toplumda „evrenin dokusuna örülmüş“ „olmazsa olmaz ve değiştirilemez fikirler“ olarak muamele görür.

Dolayısıyla, her ne kadar Anayasa devleti sürdüren, sınırlayan ve yönlendiren bir yapı iskelesi olsa da diğer bir deyişle burjuva sınıfının devleti yönetenlerin yularını gerektiğinde çekmek için kullandığı bir kurallar dizisi olsa da tüm bunlar başta dediğimiz gibi burjuva devletlerinde geçerlidir. Türkiye gibi binlerce yıllık despotik bir devlet yönetim anlayışının, yani toplumun üzerine bir „karabasan gibi çöken“ binlerce yıllık nasırlaşmış gerici gelenek ve göreneklerin yol açtığı kulluk anlayışının bireyler üzerinde baskılandığı bir etkinin ve şu anki başkanlık sistemi adı altında dayatılan otoriterliğin olduğu bir ülkede Anayasa Mahkemesi kararları ve Hukukun Üstünlüğü geçerli değildir. Tamamen başta bulunan kişinin keyfiliği söz konusudur. Eğer alınan yargı kararları tek adamın hoşuna gitmezse hiçbir bağlayıcılığı ve yaptırımı yoktur. Eğer tek adam kararları beğenirse ne ala… Birkaç örnek bu durumu anlatmaya yeter…

Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ilgili, „. . . Danıştay’dan bunu soracak, oradan izin alacak, müsaade alacaksak o zaman ben bu makamda durmayayım, çekeyim gideyim.“

Anayasa Mahkemesi kararıyla ilgili, „Verdiği karara uymuyorum. Saygı da duymuyorum“

Burjuva sınıfı geçmişin despotik devlet anlayışından farklı olarak günümüz modern toplumunda devletin farklı bölümlerinin (yasama, yürütme ve yargı) ayrılması, insan hakları antlaşmaları ve sayısız diğer yasal ve siyasi mekanizmalar yoluyla devletin yetkilerine sınırlar koymuştur. Ve bu haklar, teoride, mahkemeler yoluyla hareket eden her bireyin yasal haklarıdır. Aslında tüm bunların görüntüsünün aksine özünde devletin başındakilerin dizginlerini elinde tutma kaygısı vardır. Her ne kadar devletin bağımsızlığı ve tarafsızlığı Anayasa ve Hukukun Üstünlüğü tarafında garanti altına alınıyor görünse de her ikisi de sınıf savaşının birer araçlarıdır. İşçi sınıfının sosyalist mücadelelerini önlemek ve tek adamlığın astığı astık kestiği kestik yönetim tarzını engellemek içindir.

İşte bu nedenle, anayasal güvencelerin işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesini kazanmasına yardımcı olabileceğine dair bir algı yanılmamız yok. Ancak burada kendimize sormamız gereken bir soru ortaya çıkıyor.

Burjuva sınıfının egemenliği ve kontrolünde de olsa en ufak bir bireysel hakkın esamesinin bile okunmadığı otoriter bir tek adam rejiminde burjuvaziye karşı sınıfsal bir mücadeleyi nasıl vereceğiz?

Ortada bir burjuva sınıfı yok ki! Ortada bir Anayasa ve Hukukun Üstünlüğü yok ki! Ortada bir burjuva muhalefeti yok ki! Daha da vahimi ortada adı sanı olan bir işçi sınıfı dahi yok ki! (Tüm dünyada ve Türkiye’de sendikaların durumuna ve tarihinin en düşük seviyesine ulaşan sendika üyeliği rakamlarına bakmak kâfi ve en basit bir örnektir.)

Var olan tek şey: Gerici bir milliyetçilik ve yobaz bir ümmetçiliğin pençesinde toplumun en çok ezilenlerinin, kendilerini en çok ezen otoriter bir tek adamı iktidara taşımaları.

Sahi, bizler nasıl bir mücadele vereceğiz?

Mustafa Kumanova

 

Yazar: Mustafa Kumanova

Mustafa Kumanova

Öneri yazı

YALANIN GERÇEKLİĞİNDE

„İki türlü ahlak vardır; söyleyip de uygulayamadığımız, uygulayıp da söyleyemediğimiz.“ BERTRAND RUSSELL İstisnasız tüm iktidarlar …

instagram default popup image round
Follow Me
502k 100k 3 month ago
Share