Eluard, Aragon, Lorca: İz bırakan ‘yabancı’ şairler

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com

Yazımızın bir önceki Paul Eluard’a değindiğimiz bölümünde Birinci Dünya Savaşı yıllarında, savaşın barbarlığına, sanat alanındaki ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa karşı protesto olarak doğup gelişen ve var olan sanatsal düzenlerin reddedilmesine dayanan “Dadaizm”in 1922’de etkisini yitirdiğini belirtmiştik. Ancak sanat, edebiyat ve şiir alanında süren yoğun arayışın devam ettiğini de dile getirmiştik. Bu arayışın sonunda sürrealizmin ortaya çıktığını ve biçimlendiğine de dikkat çekmiştik. Andre Breton’un ilk sürrealist bildirisinin altında imzası olan şairlerden birinin de Paul Eluard olduğunu da anımsatmıştık.

Yazımızın Paul Eluard’la ilgili yarım kalan kısmını tamamlayacağımız bu bölümde değineceğimiz bir diğer şair Louis Aragon olacak. Fransalı iki şairden başka bu bölümde yer vermeyi düşündüğümüz diğer şair İspanya’dan; Federico García Lorca. Lorca, modern Türkçe şiirde iz bırakan, hatta bıraktığı izlerin alabildiğine derin olduğunu söyleyebileceğimiz şairlerdendir.

Paul Eluard

PAUL ELUARD

Kaldığımız yere, sürrealizme ve Eluard’a dönelim. Paul Eluard’ın sürrealist serüveni uzun sürmez. Ancak bu çıkışla birlikte şiirinde köklü dönüşümler oluşmasına yetecek kadar dalganın içinde yer alır. Sürrealizmin, yayımlanan bildirilerin de gösterdiği gibi aslında dalga dalga ve hızla yükseldiğini ama geri çekilmesinin hiç öyle hızlıca olmadığını söyleyebiliriz.

Yerleşik algı kalıplarına karşı ve uçucu anla bellek arasındaki boşluğu doldurabilmek adına girişilmiş en ilgi çekici, en azimli girişim olarak da tanımlanan sürrealizmin, ilk manifestosunun yayımlanışının dört yıl sonra yüzüncü yılı olacak. Büyük olasılıkla önemli değerlendirmeler, yorumlar, eleştiriler, incelemeler, konuşmalar ve benzer etkinlikler düzenlenerek bir daha bakılacaktır o tarihsel deneyime, zaman içinde oluşan birikime.

Sürrealizm dalgasının oluşturduğu deneyime, sanata, kültüre ne getirip, ne götürdüğüne deyim yerindeyse sıcağı sıcağına bakanlardan biri Walter Benjamin olmuştur. Benjamin, sanatı ve dolayısıyla kültürel alanları etkilemiş, dönüştürücü rol oynamış bu dalgayı değerlendirmek için önemli bir perspektif sunar. “Gerçeküstücülük Avrupalı Aydının Son Fotoğrafı” başlığını taşıyan makalesinde söz konusu dalgayı, Bakunin’den sonra izleri kaybolan “radikal bir özgürlük anlayışını” Avrupa’ya yeniden tanıtan avangart bir çıkış olarak tanımlar. Konuyla ilgili okuyacağımız alıntı, Nurdan Gürbilek’in Son Bakışta Aşk adıyla yayına hazırladığı ve Metis Yayınları’ndan çıkan seçme yazılardan: “Sarhoşluğun gücünü devrime kazanmak – işte tüm kitapları ve çabalarıyla gerçeküstücülük bunun peşindedir. En özgün görevinin bu olduğunu söyleyebilir. Her devrimci eylemin içinde bir kendinden geçme öğesi olduğunu bilmek onlara yetmez. Bu öğe, anarşik olanla özdeştir. Ama yalnızca bunu vurgulamak, yöntemli ve disiplinli bir devrim hazırlığını, tümüyle alıştırma ve peşin devrim kutlamaları arasında salınan bir pratik karşısında arka plana iter. Sarhoşluğun doğasının yetersiz, diyalektik olmayan bir biçimde kavranması da buna eklenir. Esrarı ancak gündelik hayat içinde bulduğumuzda, yani gündelik olanı anlaşılmaz, anlaşılmazı da gündelik olarak gören diyalektik bir bakış sayesinde anlayabiliriz. (…) Kolektif olanın da bir bedeni vardır. Kolektif olan için teknikte kendini örgütleyen fiziksel dünya, tüm politik ve olgusal gerçekliğiyle, yalnızca din dışı aydınlanışın bize kapılarını açtığı imge dünyasında üretilebilir. Beden ve imge dünyası tüm devrimci gerilimleri kolektif bir bedensel uyarıya, kolektifin tüm bedensel uyarılarını da devrimci bir boşalmaya dönüştürmek üzere teknik içinde birbirine sımsıkı kenetlendiğinde, işte yalnızca o zaman gerçeklik Komünist Manifesto‘da istenen ölçüde kendini aşmış olacak. Şimdilik bunun zorunluluğunu anlayanlar yalnızca gerçeküstücüler. Onlar, tek tek her biri kendi mimiklerinin yerine, dakikada altmış saniye çınlayan bir çalar saatin kadranını geçirdi.”

Sürrealizmin Türkiye’deki serüveniniyse Ferit Edgü şöyle özetliyor: “Sürrealizm sözcüğünü Türkçeye çevirerek ‘gerçeküstücü’ olarak nitelemişlerdir. Oysa sürrealizm yalnız bir sanat okulu değil, bir dünya görüşüdür. Akımlar ve okullarla dolu 20. yüzyıl sanat dünyasında, insanı ve dünyayı değiştirmeyi amaçlayan tek sanat akımıdır.”

“Sürrealist olarak başlamış, direniş şairi olarak devam etmiştir”; galiba Paul Eluard ve onun şairliğiyle ilgili bulunabilecek en uygun tanımlama bu olabilir. Eluard, sürrealizmin içinden de dada deneyiminin içinden geçtiği hıza yakın bir süratle geçmiştir. Ama etkileşimin ve dönüşümün boyutu büyük olmuştur.

Şairin ilk kitabı 1926 yılında Acının Başkenti (Capitale de la Douleur) adıyla yalımlanır. Ardından 1929 yılında Aşk, Şiir (L’Amour, La Poésie), 1932’de Peşin Yaşam (La Vie Immédiate), 1934’te Halk Gülü (La Rose Publique) ve 1936’da Verimli Gözler (Les Yeux Fertiles) kitapları okurla buluşur. Bu dönemde yayımladığı şiirlerde sürrealist tavrı ve bu tutumuna bağlı olarak gelişen biçim ve biçemi, gerçek dünyayla düşsel evren arasındaki gelgitler olarak dışavurulur. Acının Başkenti‘nden anımsatma niyetiyle bir betik okuyalım:

Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi,
Bir raks, bir dinginlik çemberi,
Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli,
Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan
Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni.

Paul Eluard, iki dünya savaşı arasındaki “bunalımın” yönelttiği arayışın sonucu olarak gelişen sürrealizmden otuzlu yılların sonu gelmeden uzaklaşır. Doğrudan siyasal bir tutum içine girer ve siyasal şiire yönelir. Bunda şairin komünist partiyle olan ilişkisinin ve Sovyetler’de Stalin yönetimi altında gelişen Jdanovcu sanat anlayışının da etkili olduğunu düşünmek gerekir. Eluard’ın “Asıl Adalet” başlıklı şiirinden iki dörtlük aktaralım:

İnsanlarda tek sıcak kanun,
üzümden şarap yapmaları,
kömürden ateş yapmaları,
öpücüklerden insan yapmalarıdır.

İnsanlarda tek zorlu kanun,
savaşlara, yoksulluğa karşı
kendilerini ayakta tutmaları,
ölüme karşı yaşamalarıdır.

Ancak Paul Eluard deyince akla daha çok, Türkçe çeviride önce “Hürriyet”, sonra “Özgürlük” adını alan şiiri gelir. Bu şiirin ilk çevirmenleri de şiir kadar ünlü isimlerdir; modern Türkçe şiirin öncü ve usta şairleri Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday tarafından çevrilen şiir bilindiği üzere, bir hayli uzun. Anımsatma niyetiyle ilk üç dörtlüğünü paylaşıyoruz:

Okul defterlerime
Sırama ağaçlara
Kumlar kar üstüne
Yazarım adını

Okunmuş yapraklara
Bembeyaz sayfalara
Taş, kan, kağıt veya kül
Yazarım adını

Yaldızlı tasvirlere
Toplara tüfeklere
Kralların tacına
Yazarım adını

Başlangıcında yer aldığı sürrealist deneyim Paul Eluard’ın şiirinde nasıl izler bırakmışsa o da modern Türkçe şiirde benzer etkiyi yaratmıştır. Kırklı yılların toplumcu gerçekçi şairlerini olduğu gibi altmış sonrasında “ikinci toplumcu yeni gerçekçi” şairlerin şiirini de derinden etkilemiş olduğunu söyleyebiliriz.

Paul Eluard’ın, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın Alman Nazilerinin işgaline karşı direniş hareketine şair olarak verdiği desteği de anmadan geçmemek gerekir. Sabahattin Eyüboğlu tarafından Türkçeye çevrilen ve aşkın pekâlâ güçlü bir bir direniş eylemi de olabileceğini dile getiren “Karartma” şiirini de bu vesileyle alıntılayalım:

Kapılar tutulmuş neylersin
Neylersin içerde kalmışız
Yollar kesilmiş
Şehir yenilmiş neylersin
Açlıktır başlamış
Elde silah kalmamış neylersin
Neylersin karanlık bastırmış
Sevişmezsin de neylersin.

Okuyunca muhtemelen siz de Cemal Süreya’nın şu dizelerini anımsamışsınızdır:

Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım.

.

LOUIS ARAGON

Birinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği, ikincisininse kaçınılmazlığının duyumsandığı, epi topu yirmi yıldan ibaret olan zaman aralığında dadaizmi hem yenileyen hem de aşan ve bu kısa sürede algı kalıplarını kırarak dünyayı değiştirecek kadar güçlü bir hamle yapan sürrealizm dalgasının içindeki Fransalı şairlerden biri de Louis Aragon’dur.

Aragon’un şair olarak portresinin en belirgin çizgileri bizce sosyalist ve eylemci oluşudur. Onu da Eluard gibi tanımlamak gerekse herhalde en uygun cümle şu olurdu: “Sürrealist olarak başlamış, aşk ve tutku şairi olarak devam etmiştir.” Aragon aynı zamanda Fransızcanın yirminci yüzyıldaki en önemli şairlerinden biri olmuştur.

Sürrealizm dalgasının ilk döneminde içinde olan Aragon da, Eluard gibi bir süre sonra, otuzlu yıllara gelindiğinde başka bir çizgiye yönelir. Her iki şairin de sürrealizmden kopuşunda komünist parti politikalarının etkili olduğunu düşünülebilir. Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında savaşı lanetleyen ve barışı savunan dadaizmin mirasını devralan sürrealizm, milliyetçiliğe de karşı çıkar. Oysa dönemin komünist partileri, “komünist anavatanın” savunusu söylemi altında gelişen “başka tür bir milliyetçiliği” benimsemişlerdir. Bu durumda sürrealizmden kopuşlarda enternasyonalizmi terk eden ve milliyetçileşen Komünist Parti’nin ve politikalarının etkisi söz konusu değildir diyemeyiz.

1927’de Komünist Parti’ye katılan Louis Aragon, ertesi yıl Elsa Triolet’le tanışır. (Elsa Triolet, Mayakovski’nin sevgilisi Lili Brik’in kardeşidir.) Kısa süre sonra evlenirler. Aragon 1930’da sürrealizmle toplumcu gerçekçilik olarak da adlandırılan dönemin komünist partilerinin resmi sanat, kültür anlayışını uzlaştırma çabası içine girer. Aynı yıl Rusya’da toplanan Uluslararası Devrimci Yazarlar Kongresi’ne katılır. Bir süre Sovyetler Birliği’nde yaşar. Sanat anlayışını toplumcu gerçekçilikten yana değiştirir. Militan bir Komünist Partili şair olarak 1931’de yayımladığı “Kızıl Cephe (Le Front Rouge)” adlı şiir, sürrealistlerle arasında bir uçurum oluşmaya başladığını gösterir. 1935’te sürrealizmden tamamen kopar. Sürrealizmi devrimci bir çizgide sürdürmeye çalışan eski arkadaşlarının çabasını artık önemsiz, değersiz bulmaktadır.

Bu arada sürrealizmin öncü ismi Andre Breton için de kısa bir parantez açmak gerekiyor. Breton, sözcüğün gerçek anlamında sürrealizmin öncüsü olmuş bir isimdir. Kendisi de tıp eğitimi almış olan Breton, Sigmund Freud’un düşüncelerinden etkilenir. Bu etki altında Breton, otomatik yazı tekniğini kullanmaya başlar. Breton’un sürrealizme giden yoldaki arayışları 1924’te yayımlanan manifestodan önce başlamıştır. Manifestoyla birlikte sürrealist dalganın öncüsü konumuna gelir. Bundan sonra da katkıları hem uygulamada hem de kuramsal boyutta sürer.

O da Eluard ve Aragon gibi 1927’de Komünist Parti’ye katılır, ancak 1933’te partiden ihraç edilir. 1938’de Meksika’ya gider ve Troçki’yle buluşur. Bu buluşmada Troçki’yle birlikte sürrealizmin ikinci bildirisi olarak da bilinen “Devrimci, Özgür Bir Sanat İçin (Pour un art revolutionnaire independent)” adlı manifestoyu yazarlar. Manifesto Breton ve Diego Rivera’nın imzalarıyla yayımlanır. O dönemlerde imkânsız olarak gözüken “sanatta özerklik ve tam özgürlük” çağrısı yapılır.

Bu arada galiba şu noktanın da altını çizmek gerekir. Dadaizmin içinden gelerek sürrealist dalganın oluşmasında ve yükselmesinde öncü rol oynayan Andre Breton, modern Türkçe şiirde Paul Eluard ve Louis Aragon’la kıyaslandığında adeta yok sayılmış gibidir. İlk kez Selahattin Hilav tarafından hazırlanan ve 1962’de yayımlanan iki ciltlik “Sürrealizm” kitapçıklarında adına ve şiirinden örneklere rastlanır. İkinci defa Türk Dili dergisinin 1981’de yayımlanan “Yazın Akımları” özel sayısında sürrealizm konusu çerçevesinde adından söz edilir ve yapıtlarından örneklere yer verilir. Bundan sonra Gergedan dergisinin 1987’de yayımlanan 6. sayısının “Gerçeküstücülük” konulu dosyasında adına rastlanır. Yapıtlarından en önemlisi olan “Nadja”nın ilk Türkçe çevirisiyse 1992’de yayımlanır. Bir soru: Andre Breton’un Türkçedeki varlığının 1992’ye kadar “kısıtlı” kalmış olmasında, acaba Troçki’ye bağının ve onun görüşlerine yakın oluşunun bir etkisi var mıdır? Konu üzerinde düşünmeye değmez mi? Madem Andre Breton’dan söz ettik ve onun sürrealizmin öncüsü olduğunu vurguladık, şiirlerinden kısa da olsa bir örnek vermeden geçmeyelim. Hem böylece sürrealizmin otomatik yazı tekniği uygulamalarından bir başka örnek de okumuş oluruz. Çevirisi İlhan Berk’e ait “Olmak” başlıklı düzyazı şiirden küçük bir bölüm:

Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Kanadı yok
umutsuzluğun, akşam vakti deniz kıyısında bir taraçada,
toplanmış bir sofrada kalayım demiyor. Umutsuzluk bu, o bir
sürü olayların dönüşü değil bu, tıpkı akşam karanlığında bir
karıktan öbürüne giden tohumlar gibi. Bir taşın üstündeki
yosun ya da su bardağı değil o. Kardan elenmiş bir gemi o, ya
da düşen kuşlara benzetebilirsiniz, ama kanlarının en küçük
bir kalınlığı yok. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu.
Başa takılan süslerle çevrilmiş küçük bir şey o. Umutsuzluk o.
Kopçası bulunamayan inci gerdanlık, bir ipe gelmez, böyle bir
şey işte umutsuzluk. Gerisinden, ondan hiç söz etmeyelim.
Başlamışsak bitiremeyiz umutsuzluğu. Saat dört sularında
avizeden umutsuzlanırım ben, gece yarısına doğru da
yelpazeden umudumu keserim, tutukluların cigaralarından
umutsuzlanırım.

Louis Aragon, modern Türkçe şiirde daha çok Elsa’nın Gözleri, Elsa’ya Şiirler ve Mutlu Aşk Yoktur adlı yapıtlarıyla tanınır. Orhan Veli’nin Türkçeye aktardığı “Elsa’nın Gözleri” şiirinden üç dörtlük okuyarak devam edelim:

Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
Yaz meleklerinin eteklerinden bulutlar biçer
Göklerin en mavisi buğdayların üzerinde

Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgâr
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın karılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar.

Elbet siz de okurken örneğin bir yandan da Attila İlhan’ı, onun “Ben Sana Mecburum”unu ya da diğer şiirlerini düşünmüşsünüzdür. Yeri gelmişken sadece bu şiiri değil, Aragon’un tüm şiirlerini okumanızı hararetle tavsiye ettiğimizi belirtelim.

Aragon, Elsa’ya Şiirler‘de de yirminci yüzyılın “Romeo Juliette”, “Leyla ve Mecnun” anlatılarındakine benzer tutku, aşk ve âşık özne kimliğini inşa etmeyi sürdürür. “Elsa’ya Şiirler”den kısa bir bölüm okuyalım:

Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları,
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam.
Sevgilim.

Yirminci yüzyılın toplumsal ve bireysel varlıkla, varoluşla ilgili sorunlarını aşmak için “tutkulu aşk”ı çözüm olarak öneren Aragon bu amaçla “Elsa ile Aragon”un efsanesini işler şiirlerinde. Hem tutkuyu yansıtır hem de aşk anlayışını yeni bir boyut kazandırır şiirin diliyle. 1943’te yazılan “Mutlu Aşk Yoktur” da bunun örneklerinden biridir. Şiir toplumun mutsuzluğu söz konusuyken bireyin mutlu olmasının imkânsızlığına dikkat çekme amacındadır. Gertruda Durusoy ve Ahmet Necdet çevirisinden “Mutlu Aşk Yoktur” şiirinin ilk betiğini okuyalım:

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

.

Fransa şiir açısından, iki dünya savaşı arasındaki dönemin ilk on yılını sürrealizmin yarattığı büyük dalganın etkisinde geçirirken komşu ülke İspanya’da, otuzlu yılların ikinci yarısı başlar başlamaz, bir süredir çalan savaş tamtamları susar ve silahlar ateşlenir.

İki yıl sürecek ve sonunda darbe yapan faşist Franko’nun iktidarı ele geçirmesiyle sonuçlanacak savaşın ilk kurbanlarından biri şair Federico García Lorca olur. Lorca, İspanya’da 1975’e kadar iktidarda kalacak faşist Franko’nun askerleri tarafından 1936’da kurşuna dizilerek katledilir. Arkasında kitaplar dolusu şiir, binlerce dize bırakır.

Yazımızın gelecek bölümündeki turuna, Lorca’nın şairliği ve modern Türkçe şiirdeki izlerini sürerek başlayacağız

Yazar EB / Aktüel Sanat

EB / Aktüel Sanat
portal için içerik derleyici

Öneri yazı

Cristiano Ronaldo, sahip olduğu tüm otelleri hastaneye dönüştürüyor

Portekizli futbolcu Cristiano Ronaldo, ülkesine yeni tip corona virüsünün yol açtığı Covid-19 salgınyla mücadeleye yardım …