Aktüel Yorum

BANKALAR

Ülkemizde enflasyon, faiz, çapraz kur, tahvil ve diğer ekonomik terimler ne manaya geliyor diye yoldan geçenlere sorsak çoğunluk bu kavramların neyi ifade ettiklerini bilmez. Ne olduklarını bilmesek bile bu terimler günlük hayatımızın olmazsa olmazlarına ve rutin yaşantımızın vazgeçilmez bir parçasına dönüştürülmüşlerdir. Dikkatimiz hep bu ekonomik göstergelerin olumlu ya da olumsuz iniş-çıkışlarına çevrilir. Daha doğrusu egemen sınıf tarafından dikkatlerimiz bu yönde manipüle edilir. Çünkü bir taraftan ekonomik krizlerin ve ekonomilerimizin, diğer bir deyişle gelirlerimizin bozulmasının nedenleri olarak bu parametreler olduğuna inanmamız sağlanırken, diğer taraftan birkaç devasa şirket, banka ve finans kurumu dünya üzerinde saltanat tahtlarını kurmaktadır. Bizler suçu enflasyonda, cari açıkta, dövizde ya da faizde ararken, paranın çoğu mutlu bir azınlık sınıfının elinde toplanmaktadır. Buna rağmen bu sınıfın gözü doymaz; her krizden daha da zenginleşmiş olarak çıkmasına rağmen devlet eliyle çalışan emekçileri sömürmeye ve diğer yandan yine devlet yardımıyla vergi kaçırmaya ve vergiden kaçınmaya devam eder.

Oysa kapitalist ekonomik sistem içindeki en büyük sorun bu ekonomik parametreler değildir. Öyleymiş gibi algılamamız sağlanır. Ancak en büyük sorunlardan biri, bu sorunların kaynağında olan bankalardır. Bankaların kendisidir. Ve bu bankacılık sistemi değişmediği sürece de bu böyle devam edecektir. Bankaların devletleştirilmesi bir çözüm değildir. Çünkü modern devlet dediğimiz yapının tüm üst yapı kurumlarına hâkim olan egemen sınıfın sömürü kültürüdür. Devletleştirme sömürünün diğer bir azınlık seçkinler sınıfına geçmesinden başka bir şey değildir. Çözüm çalışan emekçilerin bankalar üzerinde demokratik kontrol mekanizmalarını kurmaları ve bu mekanizmalar üzerinde söz sahibi olmalarındadır. Bu da bir bakıma bugünkü bankacılık yapılanmasını temelden değiştirmek anlamına gelir.

Bugün dünyanın en ciddi ve tanınmış tüm bankaları geçmişte yaptıkları hatalar yüzünden yetkililere büyük cezalar ödemelerine rağmen hala milyarlarca dolar kara para aklamaya devam etmektedirler. En son ele geçirilen FinCEN belgeleri tüm bu gerçekliği gözler önüne sermektedir. Bu belgeler uluslararası suç şebekeleri ve tanınmış bankalar arasındaki kirli ilişkileri açığa çıkartıyor. Aslında bu tür ilişkiler yeni değildir. Bilinmedik de değildir. Kapitalist sistemin kendi doğasından kaynaklanan akıldışılığın dışa vurumundan başka bir şey değildir. Bunu önlemenin yolu da bankaları salt kamulaştırmaktan değil, finans ve bankacılık sistemini kamu yararına dönüştürerek yatırımı toplumsal fayda sağlayacak şekilde demokratikleştirecek binayı inşa etmek ve tüm bu yapı üzerinde de halkın çalışan ve ezilen kesimlerinin doğrudan demokratik denetimine açık olabilecek hesap verebilirliği tesis etmektir. Bunu yapabilmek için de devleti dönüştürmek ve demokratik ekonomiyi koordine edebilecek örgütlü organları oluşturmak gerekmektedir. Bu örgütlü organlar ise Merkez Bankası ve Hazine’nin demokratikleştirilmesinden başka bir şey değildir. Diğer bir deyişle işçi sınıfının demokratik kontrol mekanizması ve denetimi.

Yazarın önceki son iki yazısı

Şu anda Türkiye’de özel bankaların batık kredilerini kurtarmaya yönelik çeşitli tedbirler, yani müjdeli kurtarma paketleri, hükümet tarafından alınmaya çalışılmaktadır. Hemen hemen her ülkede olduğu gibi emekçileri soyup soğana çeviren bankalar devlet eliyle karşılıksız olarak kurtarılmak istenmektedir. Siz hiçbir bankanın, kredisini ödeyemeyecek duruma gelen bir işçiye, ekonomik krize giren bir işçiye bedava para verdiğini duydunuz mu? Ancak tüm dünyada merkez bankalarının karşılıksız para basarak tahvil ihracı adı altında bankalara ve şirketlere bedava para dağıtmasını her gün okuyorsunuz. Hele ki şu salgın günlerinde… Bugün bakkaldan bir ekmek çalsanız yıllarca hapis cezasıyla karşı karşıya kalırsınız. Oysa bankalar ve finans kurumları aracılığıyla çalarsanız Malta adasından vatandaşlık alırsınız. Bankaların ne olduğuna ilişkin teknik açıklamalar ya da örneğin 2018 yılı itibariyle bir Deutsche Bank ya da Danske Bank’ın karıştığı iddia edilen yüz milyarlarca dolarlık tarihin en büyük kara para aklama ya da Türkiye’deki toplam mevduat ve toplam krediler arasındaki farkın hangi borçlarla veya nasıl kapatıldığı ile ilgili ekonomik rakamlarla insanların çoğunluğunun anlamadıkları bir konuda kafalarını karıştırmaya hiç gerek yok. Son sözü kapitalizmin kalesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından üçüncü başkanı Thomas Jefferson’a bırakalım:

“…Bankacılık sistemini hukuk çerçevesine sokamadık. Bu zayıflık bir gün gelip anayasal düzeni yıkabilir. Bugün dahi birtakım ahlaksızlar halkın ekmeğiyle kumar oynamaktalar. Bankacıların bu arsızlığı gelecek kuşaklara yük olacaktır […] Amerikan halkından önce hiçbir ulusun kaderi para hırsına ve özel kişilerin hokkabazlığına terk edilmemişti. O kişiler ki ticaret aracı olan paranın dolaşım miktarını milletin ihtiyaçlarına değil kendi çıkarlarına göre arttırırlar. Bir kâğıt seliyle mülkiyetin cari fiyatını şişirirler, sonra o mülkiyeti yok pahasına alırlar […] Serbest ticarete ve rekabet kurallarına aykırı olan bu iş yapıldı ve yine yapılacaktır. Üstelik kanun yapıcıların gözü önünde hatta koruması altında! Adalet, erdem, ödev bize emrediyor: Bütün memleket yağmalanmadan önce bu hırsızlar durdurulmalıdır …”

“… inanıyorum ki bankalar sınırlarımızı tehdit eden ordulardan daha tehlikelidir […] Fonlama adı altında gelecek kuşakların ödeyeceği harcamaları yapmak büyük çapta istikbal dolandırıcılığından başka bir şey değildir […] Kâğıt paranın bir değeri yoktur, o paranın hayaletidir, kendisi değildir.”

Sonuç olarak, sorun ekonomik göstergeler sorunu değil, o sorunun yaratıcısıdır. Sorun faiz, döviz ve enflasyon sarmalı değildir. Sorun bizzat merkez bankaları ve bankaların kendisidir. Ve değiştirilmediği sürece de görüntüyle aldatılıp özün farkına varması engellenen emekçiler her on yılda bir durmadan aynı şekilde soyulup soğana çevrileceklerdir.

Mustafa Kumanova

 

Schaltfläche "Zurück zum Anfang"